Hakikatin kendisini oluşturmakta olduğu süreç, bilebildiğimiz en eski başlangıç noktası olan (öncesinin de olabileceğini gözden kaçırmadan) büyük patlama ile başladı ve işliyor. Bugün bunun adına evrim (evrenin kendisini yaratma süreci) diyoruz. Özünde bir gerçekleşme, kendi anlamına kavuşma olan bu süreç evrensel zeka ile yakından bağlantılı bir oluşumu ifade etmekte. Hakikat nesnel gerçekliğin düşüncedeki yansıması olarak ifade ediliyor. Bu anlamıyla tüm evrensel tasarımlar aynı zamanda bir düşünceye tekabül ediyor yani bir hakikate kavuşuyor. Töz, tin, zeka, tanrı-ruh, tanrı-doğa adına ne derseniz, belli bir amaç doğrultusunda, iradi bir gelişim seyrinin kendisini vücuda kavuşturduğu açık. Tamamlandı mı, yoksa anlama kavuşan her gerçekleşme ile kendisini biraz daha kendi amacına mı yakınlaştırıyor?

Bu amaç ne midir? Kürt Halk Önderi A.Öcalan’ın “Özgürlük adeta evrenin amacıdır diyesim geliyor. Evren gerçekten özgürlük peşinde midir diye kendime sıkça sormuşumdur” cümleleri ile aslında evren hakkındaki meylini ortaya koydu. Evreni işleten zeka, özgürleşme eğilimi içerisinde her geçen gün kendisini daha fazla gerçekleştirme kararlılığındadır. Her gerçekleşme aslında bu amacın bir sonucu olmaktadır. Amaçsızlık, anlamsızlık, başıboşluk evrende asla kabul edilmeyen ve olmayan bir durumun ifadesi olmaktadır. Ve varlığa kutsallık atfeden de bu gerçekleşme biçimi olmaktadır. Kutsallık bu anlama sahip olma, bu amaca sadık kalma ve bunun gereklerine göre kendini yaratmanın kendisi oluyor. Zıddını ifade eden ise lanetliliğin ta kendisidir.
Tabi evren özgürlük amacıyla kendisini yaratırken bunun bir ispatının da olması gerektiği açık. Anlam anlaşılma çabasından kaynaklansa gerek. Eğer bir tanık (birbirine tanıklık) olmayacaksa varlık nedir ki? İnsan kendisini düşünen evren olarak tanımladığında evrenin kendisini neden düşünmeye gerek duyduğu sorusu karşımıza çıkıyor. O zaman evren aslında kendisini kendisine kanıtlamaya ve tanıtmaya çalışıyor demek gerekmektedir. Tüm yaratımlar evrenin kendisini tanımasının yolları oluyor. Evren insan üzerinden kendi kokusunu alıyor, kendi renklerini görüyor, kendi sesini duyuyor, seviyor, üzülüyor, mutlu oluyor ve acı hissediyor yani kendi farkına varıyor. Bu nedenledir ki insana kendi farkında olan doğa deniyor.

Toplumla beraber üretmiş...
Demek ki kendi farkına varma, kendini bilme bir evren eğilimi, evrensel aklın en temel çabası oluyor. İnsanın kendisini tanımasıyla beraber başlamış olan hakikat arayışçılığı da bu eğilimin bir sonucu. İnsandaki ilk kendi farkına varma ise insan toplulukları olarak toplumsallığa geçişle beraber gerçekleşen bir durum. İlk klanın düşünüş biçimleri hakikati en derinden anlama çabaları olmaktadır. Kendisi ve çevresi hakkındaki ilk tahayyülleri aslında kendisi ve evren-doğa hakkında ulaştığı anlam kırıntıları olmaktaydı. Bu kırıntılar her ne kadar gerçeğin çok sınırlı bir gözlemine ve bilgisine dayansa da düşünüş biçiminde sezgisellikten kopmamış olmak onu en temel hakikat bilgilerine ulaştırmaktaydı. Toplumsallık da onun hakikati yaşayış biçimi olarak şekil almaktaydı. Hakikatin özüne bu yaşam içerisinde varılmış, aidiyetler bu kültür içerisinde vücut bulmuş ve her türlü kavram gücü bu toplumsallaşma içerisinde gerçekleşmiştir.
Hakikat, toplumla beraber üretmiş ve tüketmiştir. Kimse bir başkasının emeği üzerinde kendisini yaşatmayı aklına bile getirmemiştir. Emeksizliğin insanın tükenişi olduğunu çok iyi anlamış ve çalışmaya ait ne varsa kutsamıştır. Tüm faaliyetlerini toplumsallığın yüceliğine varmanın coşkusuyla, bayram havasında yerine getirmişlerdir. Hayatın kendisi bayram havasında yaşanmıştır. Toplum biçiminde var olmak en büyük mutluluk kaynağı olurken toplum dışı kalmak anlamdan kopmakla, lanetlilikle eşdeğerde tutulmuştur. Toplumsallığa ait her şey kutsanmıştır.
Bütün var oluşlar, tek bir birliğin içerisinde kendi farklılıklarıyla meydana gelmiş hakikatler olarak anlamlarına kavuşurlar. Günümüzün bile en karmaşık teolojik, felsefik, sosyolojik disiplinlerinin halen cevap vermekte zorlandıkları bu hakikat konusu, ilk klan insanın kendi yaşam gerçeğinin adıdır. En çocuksu düşünce yapısıyla bile tüm varlıkların kendi anlamları içerisinde bir bütünü ifade ettikleri düşüncesine ulaşılması klan insanlarının hakikate ne kadar yakın olduklarını, ne kadar hakikatli yaşadıklarını göstermektedir. Yani klan yaşamı, günümüzdekinden çok daha fazla yaratılışın özüne uygun düşmektedir. Çünkü klan yaşamı, hakikatin kendini ispatlama çabası olarak her an daha fazla farkına varılan bir kutsanma hali anlamına gelmektedir. Orada hakikatin yolu, hakkın yoluna o da insana açılan kapıya çıkmaktadır. Bir anlamda da insanın kendisi hakikatin gerçek yolu demektir.

Ermiş, bilge, alim, filozof…

Kendisini insanlığın ilk hafızası olarak şekillendiren bu zihniyet yapıları, bu düşünüş biçimleri, bu toplumsal gerçeklikler en derin insan, toplum ve doğa hakikatlerinin oluşmasına neden olmuştur. Bunlar özgürlüğe, eşitliğe, komünaliteye, ortak mülkiyete, paylaşıma ve dayanışmaya dayalı hakikatler olarak şekillenmiş, asla vazgeçilmeyen değerler olarak tüm toplumsal dokularda kendisini yaşatarak günümüze kadar ulaşmışlardır.
Toplumsal yaşamın dayandığı bu zihniyet yapısı, ahlaki ve kültürel değerler, güçlü bir toplumsallığı ortaya çıkarırken kendisiyle beraber çok büyük maddi değerlerin de ortaya çıkmasına yol açmıştır. İşte, tarih içerisindeki çatallaşma bu dönemin arkasından bir takım faktörlerin de oluşması sonucunda ortaya çıkmıştır. Artık tarih iki ana nehir olarak yan yana akan ve sürekli bir mücadele içerisinde olan iki temel hakikat biçiminde gerçekleşmektedir. Bir tarafta tüm toplum yaratımlarına el koyarak bu değerler üzerinde kendisini talan, sömürü ve tekele dayalı yaşatan ve toplum yaşamını kendi iktidarına uygun olarak inşa etmek isteyen devletli uygarlık. Diğer tarafta ise kendi hakikatini paylaşımda, ortak üretim ve tüketimde bulan, kendi kimliğini toplumsal ahlak ve kültür değerlerinde ifade eden, komünal yaşam ilişkilerinden başka ölçü tanımayan demokratik uygarlık.
İnsanlığı devletin donuk zihniyet karanlığına boğmak isteyen merkezi uygarlık güçleri karşısında daha ilk elden toplumsal güçler kendi hakikat rejimlerini arama yoluna çıkmışlardır. Doğa-evrenden kaynağını alan ve toplumsal gerçeklikte bir ifadeye kavuşan hakikate dayanarak kendi düşünce sistematiklerini oluşturan ve bu çerçevede toplumsal gerçekliklerini iktidar karşısında korumaya çalışan bir gelenek böylelikle oluşmaya başlıyordu. Tüm çabaları evreni, doğayı, toplumu ve insanı tanıyarak varlığı gerçek anlamına kavuşturmak ve evrenin amacı olan özgürlüğe olanak sağlamak olan bu hakikat arayışlarının ortaya çıkardığı gelenek komünal toplum yapılarının zihniyet faaliyetlerini oluşturuyordu. Son tahlilde bunlara peygamber, ermiş, bilge, alim, filozof, bilim insanı gibi isimler de verilmiş olsa bunların özü itibari ile hakikat arayışçıları olarak adlandırılmaları belki de geleneği daha yerinde tanımlamış olacaktır.

Tarihte hakikati arayanlar


Tarihte karşımıza çıkan en eski hakikat arayışçısı İdris Peygamber olarak da bilinen Terzi Hermes’tir. Abderalı Hekaistos’un ‘Büyük Bilge’; Platon’un ‘Yazının, sayıların, astronominin kurucusu’; Sühreverdi’nin ‘Felsefenin Babası ve Başlatıcısı’; Sabiilerin ‘Filozofların Peygamberi’; Simyacıların da ‘İlk Simyacı’ olarak tanımladığı Hermes’in günümüzden yaklaşık olarak beş bin yıl önce (MÖ. 3000) Mısır’da yaşadığı tahmin edilmektedir. Hermes’i bu kadar önemli kılan onun yaşadığı dönemde bir Tanrı olarak görülmesi veya sonrasında ona yer veren bütün din ve öğretilerde ilahi bir yanına değinilmiş olması değildir muhakkak. Zaten Mısır’da yaşadığı dönem tanrı-krallar çağıdır. Ancak ortaya koyduğu öğretinin maddi bir tanrısallık ile çok da bir ilişiği yoktur.
Evrensel var oluşun temeline ışığı koyar. Madde ve ışık ilişkisini aydınlık ve karanlık ikilemi olarak görür ve yaşamın özünü bu ikileme dayandırır. Işığın kaynağı olarak gördüğü “zuhal yıldızı“ndan düşen ruhlarla dünyanın bir canlılığa kavuştuğu varsayılır. Yıldızdan düşen ruhlar dünyada madde ile birleşirler; ancak ona mahkûm olmazlar. Daha sonra tekrardan yıldıza doğru yükselirler. Bu anlamıyla insan ruhu tümel ruhun bir parçası, çocuğudur. Ruhun bu düşüşü bir sınavdır aslında.  Sınavı kazanamazsa, o ruhta bulunan tümel ışık (tanrısal nur) sönecek; ışık yalnız başına çıktığı yere dönerek ruhu karanlıkta bırakacaktır. Ruh da ışıksız kalınca karanlığın içinde eriyip tükenecektir. İşte kozmik boşluk, inen çıkan ve arada eriyip tükenen sayısız ruhların kasırgasıyla kavrulmaktadır. Sınavı kazanan ruhlar, yedi kat göğe başarıyla yükselip geldikleri yere döner ve böylece de ölümsüzlüğe kavuşurlar. Salt gerçeği (mutlak hakikat) öğrenirler, kök ve kaynak ile birleşirler, ‘bir’ olurlar. Bu pek çok açıdan Nirvana, Fenafillah, En’el Hak ve bir bütün olarak tasavvufçuların ‘evrensel birlik’ yaklaşımıyla örtüşmektedir.

Özgürlüğün yedi göksel aşaması...

Hermes’in öğretisinde madde ile olan mücadelesinde ona boyun eğmeyen ruh böylelikle özgürlüğe doğru ilk adımı atarak hakikat arayışına çıkmayı başarmıştır artık. Bundan sonra kat etmesi gereken yedi göksel aşama vardır.
İlk basamak olarak Ay’a yükselir. Ay, düşünce dehasıdır; göğün ikinci katını yöneten Utarit yıldızıdır. Utarit, soyluluk dehasıdır; üçüncü katı Zühre yıldızı yönetmektedir. Zühre, aşk dehasıdır; dördüncü kat gök, güneşin egemenliği altındadır. Güneş, güzellik dehasıdır; beşinci katı Merih yıldızı yönetir. Merih, tüzenin (adaletin) dehasıdır; altıncı katı yöneten Müşteri yıldızıdır. Müşteri, bilimin dehasıdır; yedinci ve son katsa, ölümsüzlüğe kavuşulan büyük aydınlık, tümel aklın tüm sırrını saklayan Zuhal yıldızının katıdır.
   Bu her yedi katta ruhun yaşadığı sınavlar aslında hakikate doğru yolu açıkça ifadelendirmektedir. Düşünce, soyluluk, aşk, güzellik, adalet, bilim ve büyük aydınlık olarak ölümsüzlük... Son aşama olarak ölümsüzlük, hakikate ulaşma, gerçeğin anlamına kavuşma halidir. O da Zuhal yıldızında temsilini bulan ışığın ta kendisidir. Işığın ilk çağlardan beri enerjinin bilinen en açık ve saf hali olarak görüldüğü açıktır. Bugün açısından da ışığın enerjinin en aktif hali olduğu bütün sosyal ve fen bilimleri tarafından kabul edilmektedir. Ve enerji ise aslında doğadaki en özgür hal olmakta; hatta özgürlük biraz da enerji ile tarif edilmektedir. O halde Hermetik düşüncede de dile gelen ve ölümsüzlüğe ulaşılan hal olarak değerlendirilen ışığa ulaşma hali, aslında özgürleşme hali olarak ifade edilebilir. Hermes’teki hakikat yolcusu özgürlüğe ancak üç aşamalı bir eğitim ile ulaşabilir.
1. Beden eğitimi
2. Hayvansal ruh eğitimi
3. İnsani ruh eğitimi
İnsan ancak insani ruh eğitiminden sonradır ki evrenin görünmez kuvvetleriyle ilişkiye geçebilir ve onlardan feyz alabilir. Bu yolla nefsine egemen olur ve tanrısal özgürlüğe kavuşabilir ve ancak böyle bir kimsedir ki diğer insanlara doğru yolu gösterebilir. Hermesci mistikler, kendilerini bütün varlıklarla birlik halinde görürler. Onların elde ettikleri ruhsal arınma ve aydınlanma, onlara evren ile ortaklık şuurunu getirir. Ayrıca hakikate ulaşmak ancak akla, sezgiye ve iç görüye, iç deneyime dayanarak gerçekleşebilir. İnsan bu meziyetleri sayesinde ışığı görebilir, kendisini eğitebilir ve yeniden doğumu gerçekleştirebilir. Hermes’e göre:
“Osiris semadadır, fakat Osiris aynı zamanda her insanın kalbindedir. Kalpteki Osiris, semadaki Osirisi tanırsa o zaman insan tanrısal bir ermiş olur ve parçalanan Osiris tekrar toplanır.”
Hermes’in tapınaklara kazınan şu ifadeleri de hayli çarpıcıdır: “İnsanlar ölümlü tanrılar, tanrılarsa ölümsüz insanlardır. Nûr sizsiniz ve bu nûr daima parlasın.”
Bu düşünce tarzının kendisinde sonrası için de bir esin kaynağı olduğu anlaşılmaktadır. Sadece düşünce yapısı ile değil varlığı tanımlaması ile, oluşumu hikayelendirme biçimi ile, insana biçtiği misyonla ve daha birçok açıdan Hermes’in, sonrasında ortaya çıkan bütün mitolojik anlatımları, teolojileri, felsefeleri, tasavvuf akımlarını etkilediği bu kısa anlatımdan da oldukça net bir biçimde açığa çıkmaktadır.

Birbirini izleyen üç Hermes...

Örneğin Hermes’in çıkışı açısından da aslen 3 farklı dönemde 3 ayrı Hermes’in varlığından bahsedilir. Bu kendisine en yakın felsefik ve dini düşünce sistematiği olarak görülen Zerdüşti çıkış için de dile getirilen en temel noktadır. İlki tufandan önce yaşamış olan ve asıl hikmetlere -yani hakikatin özüne- ulaştığı söylenen, ikincisi tufandan sonra Babil’de yaşadığı düşünülen ve üçüncüsü de Mısır’da yaşayan ve yakın dönemi en fazla etkilediği iddia edilen üç ayrı Hermes olduğu varsayılmaktadır. Bu konuyu da bir rastlantı olarak değerlendirmek yanlış olacaktır. Bu üçlemelerin aslında bir sürekliliği ifade ettiği açıktır. Yaşadıkları iddia edilen dönemler insanlık açısından dönüm noktaları veya toplumsal hakikatlerin kendisini bir sisteme -rejime- kavuşturdukları dönemlere tekabül etmekte. Tufanın tanrıların buyruklarına uymayan insanların üzerine salınmış bir tanrı laneti olduğu bütün mitolojilerin ortak kanısıdır. Demek ki tufan öncesi toplumun hiyerarşik düzen karşıtı bir düşünüş sistemine ve yapılanmalara sahip olduğu tahmin edilebilir. Kastedilen ilk Hermes aslında dönemin hakikatinin sembolü oluyor. Sonrasında ortaya çıkan Hermeslerin de bu geleneğin bir devamı oldukları ve bu hakikatin kendisini oluşturma biçimi oldukları anlaşılmaktadır. Özünde hiyerarşi ve iktidar öncesi toplumsal hakikati, toplumun kendisini ve çevresini tanıma ve ilişkilenme tarzını ifade ediyor. Bu nedenle kendisinden sonra gelen hangi mitolojide, hangi dinde, hangi felsefede, hangi düşünce akımında Hermes’e ilişkin bir iz varsa, orada toplumsal hakikatten bir izin olduğunu çıkarsamak yanlış olmaz.
Bir Aryen orijini olarak Zerdüşt’ün Zagroslardaki çıkışı da aynı geleneği ifade etmiş oluyor. Kullandıkları argümanlardan dayandıkları temel zihniyet yapılarına kadar ortaklaşan yönleri nedeniyle, özünde ortak hakikatin ürünleri oldukları şüphe götürmez.


SİNAN ŞAHİN