Korku filmlerinin sahnelerini andıran TC’ye ilişkin yazı yazıyorsanız, şaşkına dönersiniz. Çağımızın insanlık yangını destancısı Yaşar Kemal’in deyimiyle „yanımız, yöremiz cehennem“dir. Dehşeti gören yüreğiniz cehennem ateşi yanığıdır. Yangından yazı çıkmıyor. Benim gibi hangisinden başlayayım kararsızlığıyla kalakalır, sonra akıp giden zamanın telaşı içinde, „bu gün de böyle olsun“ aceleciliğine kurban gider, savruk cümleli bir yazıyla okur karşısına çıkarsınız.
Söz gelişi, bu günkü yazıyı Recep Tayyip atmasyonlarından „soykırım“ demetine dokunmak istiyordum. „Böyledir TC’nin yalan, dolan taklaları halleri“ diyerek, Fransa’nın Ermeni soykırımına soykırım dememeyi suç sayan girişimine verdiği „hiç bir tarihçi, hiç bir siyasetçi, bizim tarihimizde soykırım göremez“ cevabına…
TC’de yalan söylememek suç, en büyük yalancı her zaman, yalancılar yarışının birincisi olarak nimetlerin efendisidir. Altta da işler böyle yürüyor. Yalan söylemek, vatana hizmet tertibinden fazilet, ak-pak temiz olmaktır, çünkü. Korku rejiminin dibacesi (başlangıcı) böyledir. Nitekim devletin yüksek katları (Milli Güvenlik Kurulu) kararıyla seri cinayetler işlemekle görevlendirilen polislerden Ayhan Çarkın yalan söylemeyince tutuklu, katiller serbest…
Recep Tayyip „hiç bir siyasetçi, hiç bir tarihçi“ söylemine de bu açıdan bakmak gerekir. İdeal siyasetçi, süreki ayak, ağız değiştiren, söylediğine ertesi gün tüküren kendisi, tarihçi de sabahın köründe kapısında beklemeye başlayan İlber Ortaylı’dır.
Dünyanın yarısı korosunun, „Ermeni soykırımı var, katil ayağa katil ayağa kalk“ dediği yerde onlar, hangisiyle tarihleri, „bizim tarihimizde soykırım yoktur“ demekte…
Ve yalanlarıyla kendilerini de yalanlayarak…
Oysa, Recep Tayyip’in ataları her kimse, „bizim“ dediklerinin soykırımından bir demeti kendisi açıkladı. Hastalığı nedeniyle, aldığı ilaçlar hafıza haybına uğratmıştır düşüncesiyle hatırlatalım. Recep Tayyip, yalnız Dersim’de soyu kurtulan insan sayısını 50 bin olarak açıklamış, bir kaç hafta önce de parlamentoda „resmi rakam 13 bin 800’dir“ demiş, Atatürk rejimini „kırımcı“ ilan etmiş, insanlık suçundan ötürü özür bile dilemişti.
Hani ya, senin tarihinde sokırım yoktu! Parlamentoda tükürdüğü yerde duruyor. Geli e Zilan, Sason en başta, Kürdistan’daki kırımın öteki mezbahenelerine, en son eklenen  dört bin Kürt köyü (tarihi ve kültürel dokuyu tahrip etmek de soykırımdır) ve 17 bin 500 faili meçhul sivil cinayete ne demeli? Bunlar, „bizim“ dediğin tarihinin şeref madalyaları mı?
Bunları da geçelim. „Atma Recep din kardeşiyiz“ KCK adıyla bilinen, ne kadar adı bilinen Kürt varsa hepsini toplama kamplarına dolduran tutuklamalar da „siyaseten“ soykırımdır. Yalancıların, bu konudaki „biz bilmez, karışmayız, adalet bağımsız“ yalan mumunu da, Başbakan Yardımcısı Beşir Atalay övüne tertibinden söndürdü. Atalay, „KCK operasyonları tartışılmış, planlanmış ve yürütülmektedir“ diyordu.
Faşizm bu ve çark böyle döner. Zalim planlar, polis ve adalet memurları harekete geçer. Atatürk döneminde böyle, darbeler sürecinde de böyle dönerdi, Türk adalet sistemi. Hukuk mu, maksat var desinler içindir, o. Kürdistan cenderesinin kolonları gündelik emirle gevşetilip, sıkıştırılarak gele geldi. Hitler Almanya’sında, toplama kampı mukimi olmak için Yahudi ya da Roman olmak yeterliydi. TC’de Kürt olmak…
Atatürk, rejiminde yakınlarını ihbar eden, kellesini getiren Kürt, „Anasını sevdiğim Kürdü“ diş gıcırtısıyla takdir görüyordu. Bu gün, 80’inde bir kere daha dönekleşmiş, dinci mafyaya selam çakıp, propaganda düdüğü oluvermiş „İngiliz Kemal“ler, sabah traş olurken, „ayna ayna, ben bir kemik uğrunda mazlum ve masum halkımı ısıran bir köpeğim“ diye kendine söverek güne başlayan onuru çürük Kürtler makbüldür. Bunlar gazetelerde yazar, televizyonlarda fikir beyan eden aydın olarak efendiden yem takdiri görürler. Ama „halkımın çiğnenen onuru, benim şerefimdir“ diyenler, gizli çekilmiş fotoğraflarına bakılarak, Kürtçe şarkı söylediği hükmüne varılan üniversite öğrencileri, 14 yıl ağız hapis cezasına çarptırılırlar. Ötekinin Sokakta yürüyüş teröristlik hükmünde karar delilidir.
TC, aylardan beri bütün savaş gücü, psikolojik savaş düdüğü medyası, siyasi partileri, dinci mafyası, Kemalistiyle topyekün olarak Kürdistan’ı fethetme taarruzunda.
Öbür yanda Kürdistan gerilla güçleri, top atışları, napalm bombaları ve zehirli gaz yağdıran savaş uçakları, helikopterlerin kesintisiz saldırısı altında. Türk medyası, katliamlara övgü yarışında, kan banyosuyla mutlu olanlar ise zafer çığlıkları atıyor.
Ama, topyekün savaşla Kürdistan’ı fetih seferi ilk, kanla beslenen hortlak da yeni değildir. 1920-1940 arasında daha ağırını denediler. 1990’lar, onun tekrarıydı. Kürt halkı direnerek dayanırken, kan ve ateşin içinden fırlayan gençler, yönlerini dağlara çeviriyorlardı. Bu gün de Kürtlere başka seçenek bırakmıyorlar.
Topyekün yok edilmeye hedef olan bir halkın çocukları, yarın cevap vermeye başladığında, „ciğerimiz yanıyor“ feryatları yalanı, yavrusunu yutan timsahın sindirim zorluğundan döktüğü göz yaşı olmayacak mı?