
Günlerdir Dêrason-Baxoz’dan gelen görüntülere ve fotoğraflara bakıyorum şimdi.
Beni günlerce esir alan bir yarım görüntü var ki, sonrası için aklım çıkıyor! O aşağılık yaratıklar bir salonda. Salonun dibine sinmiş Êzîdî kadın ve kız çocukları var. Çocuklar ağlaşarak sokuluyorlar analarına. Analar çaresiz. Hem kendilerine ağlıyorlar hem çocuklarını korumaya çalışıyorlar. Ama nafile, biliyoruz. Görüntüde 2 adam var, konuşarak ilerliyorlar sıkıştırılmış kadın ve çocuklara doğru. Birinin elinde satır benzeri bir alet var.
...
Bir başka görüntü geliyor sonra.
Yine bu aşağılık yaratıklar bir odanın içinde yayılmışlar. Odanın tam ortasında yerde oturmuş biri ve elinde iki çamaşır var... Ya da bana öyle geldi. Gülüyorlar ha bire. Sonra... Arka planda önce ne olduğunu anlamadığım ama sonra tekrar tekrar dinleyince nefessiz kaldığım bir ses duyuluyor: Kadın çığlığı... Evet, bir kadının yan odaların birinde canhıraş çığlıkları o anı karartıyor...
İçeride bağıran kadın, salonun içindekilerinin eğlencesi. O seslere gömülerek yaşadıkları hayatın sonsuzluğuna inanıyorlar. İçerideki kadın bir insan olarak herhangi bir değer taşımıyor, salonda oturanların fanatizm dünyasının değeri olarak bağırtılıyor. Kurbanları tek tek sunağa çıkarılıyor, abartısız ayinler eşliğinde kurban ediliyor. Ama kime ve niye?
Bu soruların yanıtları yine kadınlardan geliyor.
O karanlık perdeyi aralayanlar da hayatlarını, hayallerini “özgürlük” için adayanlar da kadınlar. Ve kuvvetle muhtemel ki yaşamlarına tecavüz edenlerin gadrinden kurtulanlardır onlar. Özgürlüğe duyulan aşkın büyüttüğü savaşçı kadınlar... Perdeyi onlar çekip parçalıyor ve ışığını büyütüyor bir çağın.
Ve sonra dünyanın bambaşka köşelerinde “kurban” kadınlar sille tokat hayatın perdesini yırtarak yeni bir çağı müjdeliyor:
Kadın çağı! Oysa o çağ Ortadoğu’nun orta yerinde gencecik ve dünyalar güzeli kadınlar tarafından çoktan başlatılmıştı. Özgürlük ordusunun savaşçı kadınları. Şarkı söyleyen, halay çeken, ağız dolusu gülen ve her bakışında zarafet dökülen bu kadınların başlattığı halay Amerika’dan Afrika’ya, Hindistan’dan İsveç’e kadar uzadı ve cesaret aşıladı.
Ve şimdi sarsılmaz denen tüm yapılarda bir kadın isyanı var. Üstelik aynı dünyayı farklı iklim ve koşullarda yaşayan kadın dayanışmasını da büyüterek... İşte o an, ayrı ülkelerde ama tek kalple karşı koyulan yerleşik sistem silkelenmeye başladı. Eril akla haklı bir öfkeyle atılmış büyük bir tokattı bu. Üstelik kadının eli ağırdır hep!
Kadın çağı... Kulağa hoş gelen bu söz mührüydü zamanın. Şimdiye dek çekilmiş tüm acılara, boyun eğilmek durumunda bırakılan sistemli baskılara; evden sokağa, sokaktan fabrikaya, üst kattan alt kata, hemen her alanda var olmaya çalışan kadın öfkesinin bir çağa çığlığıyla attığı imza...
Ve Leyla Güven’in 100 günü aşkın süredir özgürlük için tuttuğu oruç... Bedeni küçüldükçe kendisi büyüyor, sözleri büyüyor, gölgesi büyüyor. Strasbourg’dan 3 kadın sürekli şarkılarla ölüme meydan okuyor. Cezaevlerinde kadınlar özgürlük korosunun en güzel notalarını işliyor hayata. Sol anahtarı sol cevahir tapınağının yuvasına girdi artık!
Kadınların yeni araladığı çağın perdesi henüz tül. Fetihler ve savaşlar manzumesi olan insanlığın (eril) yaktığı ateşin ardından kalansa bir avuç kül..
Ve bu kül, o savaşların ganimeti sayılan kadın ve çocukların külü.
Sakince avuçlayacağız o külü ve yaşamın harcına katacağız. O çocuk ve kadınlardan sayacağız yılları. Êzidîxan’da, Kongo’da, Gever’de, Yemen’de ve her yerde...