Hey vatanım, bacım, 

sağdıcım, emmim

senden bir yara her yerimde

(Turgut Uyar)


Giderek daha çok seviyoruz Turgut Uyar’ı. Ölümü üstünden 32 yıl geçmiş, dizeleri içinde gözümüze değmeyen herhalde kalmamış. Eskimemiş, yenilmemiş; giderek daha da güçlenmiş. Çünkü, “bir sürekli kaşınmadır” yaşadığımız, “törelere ve alışkanlığa karşı.” Ve, “korkulacak hiçbir şey yok ortalıkta, her şey naylondan o kadar.”

O bize, yitirdiklerimizi anlatır. Özlemini çektiklerimizi ve çoğu zaman aramaya dahi cesaret edemediklerimizi. Dileriz ki, bir Turgut Uyar şiiri gibi sevelim birbirimizi. Dileriz ki, “bu dünyada yediğimiz ekmekler, içtiğimiz sular, dizlerimizdeki bu güç, derimizdeki tat, karşı koymak için olsun, kaçmak için değil.”

Dünya kirlenir, biz kirleniriz. Eksilterek ve ‘öyle’yerek yaşamak, bir çıkmaz sokaktır artık. Boynumuzda ağrısı, gerildiğimizin. Dileriz de dileriz, bu dünyadan her zaman. 

“Örneğin en sıcak ülkelerin yazında, en soğukların kışında, yanarız üşürüz berbat oluruz.” Ama yine de sevmekten yoksun gezeriz. Beceremeyiz belki, belki hiç bilmeyiz. Turgut Uyar yetişir, dinleriz ama öğrendiğimizi çokça bugüne giydiremeyiz. İyi gelir yine de. Çünkü böylesi de var, bize uğramasa da var böylesi, hiç değilse biliriz.

***

Turgut Uyar, hasretini çektiğidir neslimizin. Hani ufak ufak dizelerini paylaşıp ah vah ediyoruz, Facebook hesabımızda. Biliyoruz, adımız gibi eminiz, kimseyle bakamayacağız öyle, göğe. Biz baktık diyelim hadi, gök öylece duruyor mu ki yerinde? “Dönmeyeceğimiz bir yer beğensek” asla gidemeyiz. Bir tatminsizlik çağıdır bu, bitmeyiz, bitirmeyiz. Sükûnet, eskimiş bir kelimedir, anlamını bilmeyiz.

Yine de severiz, sevmek isteriz. Sevmeye mecburuzdur, sevmesek edemeyiz. Boş vaktimizde, mesai izin verdikçe, giydiğimizin yettiğince severiz, seviliriz. Sonunda bir gün kendimizle ve kentimizle yetinir, yaşar gideriz.

Arada içip de şöyle okkalı küfrederiz, yedi ceddine. Ama gün döner, geri döneriz kente. Kent, darılmaz, gücenmez; kentin kapkalındır derisi. Yeter ki bozulmasın, kulunun, köpeğinin gömlek ütüsü.

***

Ağustos’ta doğup ölmüş bir başka şair, dönem şairlerinin ağzı çiçekli işçisi: Can Yücel. O da neslimizin hasretini çektiklerinden. Bakmayın, bizim nesil çok okumaz ama hasretini Facebook’ta, Twitter’da paketleyerek belirtir. Can Yücel, en talihsizlerindendir belki bu hasretin. Ona ait olmayan bir sürü şiir, onun imzasıyla aramızda gezinir. Bazıları saçma sapan, hani Can Yücel yaşasa nasıl küfrederdi, kimbilir. Bazıları ise Ömer Hayyam misali. Hani Hayyam da böyledir ya, üstelik ortada Facebook filan da yokken: İmzasını atamadığı söze, “Hayyam’ın” der geçer herkes. Okuduğumuz rubailerde halkın sözüyle Hayyam’ınki birbirine karışır. Can Baba’nın küfrü de, halkın yutkunduğuyla karışıktır.

***

Bu yazının sonuna en çok yakışan sanırım, Can Yücel’in 1982’de, darbe sonrası karanlık günlerde yayımlanmış Rengahenk kitabından bir şiir olabilir: Kibar Hırsızın Türküsü

Anamın ipiyle indim gökdelen damınızdan

Kelebek gibi girdim kelebek camınızdan

Taksinize mülkünüze dairenize...

Heceleyerek üzerinde ayak ve el uçlarımın

Belledim seyyarenizi ve kelimelerinizi...

Gözlerinize baktım, mukaddes ciltlerinize, büfelerinize

Vesairenize...

Şiir fenerimle de baktım, son çığlık!

Aşk yokmuş sizde beş paralık!

Gidiyorum ben boşçakallar

Sıçmışım ortalık yerinize

Kıçımın fosforuyla aydınlanın siz artık