Neredeyse tüm siyasetini, sadece Ortadoğu ilişkilerinde değil ABD ve AB ülkeleriyle alış-verişlerinde de, Kürt-karşıtlığı üzerine kuran Türkiye’nin her türlü Kürt kazanımına düşmanca saldırmasının yüzyıldan uzun bir geçmişi var. Tarihsel akışın farklı noktalarında bu siyasetin değişme imkânları oldu; ancak hiçbir zaman esaslı bir dönüşüme evrilmedi. Bu siyaseti, farklı dönemlerde iktidar olmuş herkes sürdürdüğü gibi tekil örnekleri saymazsak muhalefeti de hep aynı noktada durmayı tercih etti. Bu şoven siyaset, başta medya ve her seviyede okullar olmak üzere tüm alanlarda, hayatın her kademesinde kurumsallaşmış, derin bir şekilde kök salmış durumda. Bu yüzden de kolay değişmediği gibi en ufak değişim olasılığına sert bir şekilde saldırılıyor.
Hiç şüphesiz HDP, içeriğiyle biçimiyle bu siyaset kültürüne karşı tek ciddi alternatifti. Elbette işi hiç kolay değildi. Ama uzun soluklu bir yürüyüştü. Bu yola katılan herkesi, her kesimi, örgütü dönüştürerek ilerleyecekti. Devleti, kurumlarını, muhalefetini gerçek bir demokratik zemine çekecekti. Doğrusu, çok kısa sürede bu potansiyelin sinyallerini de Selahattin Demirtaş’ın öncülüğünde güçlü bir şekilde verdi.
Rojava devrimi güçlendikçe, hem HDP’nin yürüyüşüne ivme kazandırdı hem de Türk devletine seçim yapma şansı verdi. İki ihtimal vardı. Birincisi, iç siyasette gerçek bir demokratikleşme ortamı yaratmak, çoğulcu bir anayasa yapmak, devletin ve toplumun evrensel değerlere göre dönüşmesini sağlamak ve benzeri adımları atmak; dış siyasette Rojava ve Irak’ta Kürtler ile ortak bir siyaset yürütmek. Sayın Öcalan’ın Newroz mektubunda ‘Eşme Ruhu’ olarak tanımladığı ortaklık tam da böyle bir tarihi dönüşümün sembol adımı olabilirdi. İkinci ihtimal de içeride HDP’nin linç edilmesi, dışarıda Rojava devriminin boğulması için seferberlikti. Birinci ihtimal, devletin köklü dönüşüm sürecini başlatırdı; ikincisi Türk devletinin asırlık siyasetinin sürdürülmesi olacaktı.
Her gün en ağır şekilde yaşayarak ve tanıklık ederek gördüğümüz üzere, devlet ikinci yolu seçti. Ancak geldiğimiz an itibariyle, bu seçim Kürtler için de Türk devleti için de artık hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağı bir dönem başlattı. Kürtler için artık statüsüz, en temel insani ve kültürel haklarından bile yoksun olarak yaşamak kabul edilemeyecek bir durumdu. Türk devleti için ise, mevcut despotik iktidarını sürdürebilmek adına ölüm-kalım mücadelesiydi. Türk devleti, öyle bir hamle yapmalıydı ki hem HDP’yi zayıflatmalı, siyasetin dışına itmeliydi hem de Rojava devrimini boğmalıydı.
Her iki taraf için de hala devam eden bir sürecin içindeyiz. Son 8 ayda esas olarak askeri mücadelenin fazlasıyla önplana çıktığı, diğer alanlarda söz söylemenin kifayetsiz kaldığı bir dönem yaşadık. Bakur sahasında askeri mücadelenin nereye doğru evrileceği şimdiden öngörülemez durumda. Söylenebilecek tek şey, Türk devletinin başta Cizre’de olmak üzere, Sur, Silopi ve Hezex’de kullandığı vahşetin akıl ve ahlak sınırlarının çok çok dışına çıktığı, savaş hukukunu bile çiğnediği bir pratik. Devlet, bu pratiğe başvurarak hem yeni askeri cepheler açılmasını önlemeye hem de halkı dehşete düşürerek sindirmeye çalışıyor. Şimdilik bu planı, özellikle halkı sindirme noktasında, işliyor gibi görünüyor. Öte yandan, Rojava sahasında tüm hamlelerinin boşa çıkması, dünya arenasında onu gittikçe daha da köşeye sıkıştırıyor. Kimilerine göre Türk devleti, Rojava ve Suriye politikalarındaki başarısızlıklarının faturasını Bakur halkına kesiyor.
Önümüzde Newroz var, bahar var. Askeri alanda da, siyasal ve toplumsal alanda da ne tür gelişmelerin olacağı belirsiz. HDP’li vekillerin dokunulmazlıkları kritik gündemlerden biri. Irak ve Suriye’de IŞİD’e karşı mücadele hızlanacak gibi. Güney Kürdistan bağımsızlığını ilan etmeye en yakın noktada. Suriye’de, Kürtlerin statü sahibi olacağı bir federasyon sistemi ufukta görünüyor.
Türk devleti, HDP’yi tasfiye edebilir, siyaset yapılmasını tamamen anlamsız hale getirebilir, katliamlarına yenilerini ekleyerek devam edebilir. Ancak Kürt iradesi, kırılma noktasını çoktan geçti. Devletin yapacağı her türlü vahşet ancak kendi sonunu hızlandırır. Dış siyasette ise, bir dönemin sonuna çok az kaldı. Sonuç olarak, Türk devleti ölüm-kalım savaşını kaybetmeye yakın. Kürtler olarak her alanda çok daha hazırlıklı olmamız gereken bir süreçteyiz.