Ramazan MARANKOZ


‘2005-2015 Türkiye-PKK Görüşmeleri/Kürt sorununun çözümüne ilişkin ‘çözüm süreci’ operasyonu’ adlı kitap Gazeteci Amed Dicle tarafından hazırlandı, Mezopotamya Yayınevince basıldı. Kitap, görüşmelere ilişkin akıllarda kalan soru işaretlerine cevap niteliğinde.

 ‘2005-2015 Türkiye-PKK Görüşmeleri/Kürt sorununun çözümüne ilişkin ‘çözüm süreci’ operasyonu’ kitabının yazarı Amed Dicle sorularımızı cevapladı.


Kürt meselesinin önemli bir sürecine dikkat çeken böylesi bir kitabı yazma fikri nereden çıktı? 

Daha önce düşünce olarak vardı. Bu düşüncenin hızlanması Temmuz 2015’te başlatılan savaş süreci ile oldu. Gelişmeler düşünceyi hızlandırdı ve somut, aynı zamanda kaçınılmaz, bir projeye evirildi. 




Kitabı yazarken ne tür zorluklar ile karşılaştınız? Ne kadar zaman da tamamladınız? 

Böylesi çalışmalarda bilgi ve belgelere ulaşmak zor oluyor. Sonra elde ettiğiniz bilgi ve belgeleri incelemek, kurgulamak, bunları farklı kaynaklardan teyit etmek, mümkün oldukça farklı taraflarını irdelemek daha da zor oluyor. Tabi, esas zorluk ‘hassas konu’ olması. Konu önemli olduğu için herhangi bir yanlışa girmemeye aşırı özen göstermek gerekiyor. Konu bir varlık-yokluk belgesi olunca yanlış yapma lüksün kalmıyor. Bunu yapmaya çalıştık. Konuya vakıf, bu görüşmeler sürecine
katılan, bir şekilde rolü olan çok sayıda kişiyle görüştüm, saatlerce söyleşiler yapıldı, yüzlerce belge ve yazı okundu, farklı materyaller incelendi, önemli bir arşiv taraması yapıldı ve sonuçta birçok kusuru olmasıyla birlikte böylesi bir çalışma ortaya çıktı.


Bu kitap neden şimdi yazıldı? Neden daha sonra değil de şimdi?

Pek çok sebep sayılabilir ama birinci sebep, Kürt gerçekliği bağlamında ‘tarih ve hafıza’ ile ilgilidir. Totaliter-faşist tüm yapılar kendini sağlama almak için tarihi yeniden yazar ve üretirler. Bunu yaparken diğer tüm gerçekleri olabildiğince görünmez kılarlar. Yani ‘geçmişi’ ele geçirip, ona müdahale ederler. Savaş dönemlerinde bu çok daha kolaydır. Son iki yıldır, devletin söylemlerine sirayet eden, yaptıklarının yanında ortaya koydukları ideolojik argümanlara bakıldığında çarpıtmanın boyutu daha net görülecektir. Faşizm, bedenlere yönelmeden önce hakikate yönelir. Belgeler bu noktada çok değer kazanıyor. Çünkü belgeleri hatırlamak, onları gün yüzüne çıkarmak, bir nevi hafıza ve hakikati da kurtarmaktır. İnkârı önlemektir. Daha başka bir şekilde ifade edecek olursak, iktidarın yalanlarına ve ürettiği tarihe şerh koymaktır. Önüne set çekmektir.

 İkincisi, zamanın bir ruhu, kendine has sezgisi vardır. O ruhu yakalamak lazım. Böylesi kitapları istediğiniz zaman yazamıyorsunuz. Bunlar geçmiş süreçlere dair ve bilinmesi gereken bilgiler. Şimdi bir savaş süreci yaşanıyor ve mevcut savaş sürecinin anlaşılması için özellikle son on yıllık sürece bakmak gerekiyor. Şuan yaşanan savaşı halen çoğu kesim yanlış yorumluyor. Özel savaşın dili ile konuşuyor. Halen birçok çevre bu savaşın neden başladığına şaşırmış gibi. Oysa bu
süreçlere bakıldığında mevcut savaşın kaçınılmazlığı görülür. Çünkü ‘barış görüşmesi’ adıyla savaş, saldırı, imha ve soykırım planları yapılmış. Zaten bu konsept 2014’te bu ‘Çöktürme Planı’ olarak son halini almış. Bu planlar son olarak Temmuz 2015 itibariyle başka bir boyuta ulaştı, kentler yıkıldı, katliamlar oldu. Ve bu süreç halen devam ediyor. Bu çalışmamız aynı zamanda bu savaş sürecinin nasıl hazırlandığını irdeliyor. Haliyle belki geç bile kalmış bir çalışma denilebilir. 

Kitabı okurken bir taraftan görüşmeler sürerken diğer taraftan da katliam ya da soykırım planlarının yani ‘oyalama taktiğini’n devreye konulduğunu görüyoruz. Bu konuda neler belirtebilirsin? 

 Bir taraftan görüşmeler bir tarafta ise saldırı, katliam ve suikast hazırlıkları... Bunlar birbirine ters şeyler gibi gelebilir ama öyle değil. Niye? Çünkü hiçbir zaman ‘Çözüm’ veya ‘Barış’ süreci olmadı. Devlet şu an ne düşünüyorsa bu görüşmelerin sürdüğü süreçte de aynısını düşündü. Şuan doğrudan saldırarak imha etmeyi düşünüyor ve yapmaya çalışıyor. Söz konusu süreçlerde de görüşerek aynı niyeti hayata geçirmeye çalışıyordu. Nitekim bunun pratiği de yapıldı. Belgeleri
okurken en çok dikkat çeken şey bu oluyor. Henüz görüşmelerin başladığı ilk süreçte -5 Aralık 2008- PKK yönetimine yönelik ciddi bir hava saldırısı oldu. Bu saldırı aracı heyetin Kandil’den ayrılmasından hemen sonra oluyor. Kitapta detaylı yazıldı bu olay. Silvan olayı, KCK operasyonları, Hakkari’de köylülerin katledilmesi... Birçok örneği var. Ve görüşmeler sürdüğü esnada Kürdistan ve Avrupa’da suikast hazırlıkları yapılmış. 

Mesele ‘Ozan’ isimli MİT yetkilisi değil. Bu bir devlet planı ve bir
kişiyle izah edilmez. Paris Katliamı gerçekleştiği için üzerine
konuşuyoruz. Aralık 2008’deki Kandil’deki saldırıda da doğrudan Murat Karayılan, Mustafa Karasu, Sozdar Avesta, Bozan Tekin hedef alındı. Bunlar aracı kurumlarla görüştükten sonra iki saat F-16’larla bombalandı. Yani suikast hazırlıkları sadece Paris’te yapılmadı. Çok yapıldı ama başarılamadı. Oslo, Cenevre veya Brüksel’dekiler gelenler devletin en güvendiği
kadrolar. Bu kadroların sayısı toplamında 6’dır. Emre Taner, sonra Hakan Fidan, Afet Güneş, Muhammet Dervişoğlu, Ozan ve Salih isimli kişiler. PKK ile masaya oturan bu zatlar. Bunlar hepsi birlikte gelmemiş ama örneğin Ozan ile Salih isimli MİT’çiler bütün görüşmelerde yer almış. Dervişoğlu, 2011 son Oslo görüşmesine katılmış. Kendisi o zaman MİT müsteşar yardımcısı ve daha sonra Kamu Güvenliği Müsteşarı (KGM) oldu, 2013 sonrası İmralı görüşmelerinde yetkili kişiydi. Emre Taner iki defa (Kasım 2007-Ekim 2009) Brüksel’de görüşmelere katılmış. Diğer görüşmeler ‘Oslo Görüşmeleri’ ve Hakan Fidan ile Afet Güneş başkanlığında yürütülmüş. Ama Ozan ve Salih yardımcı kişiler olarak her zaman masada hazır bulunmuşlar. Dolayısıyla bunlar devletin esas kadroları ve öyle görülüyor ki bunlar operasyon kadrolarıdır. Çünkü Salih isimli MİT yetkilisi daha sonra Rojava yönetimi ile yürütülen görüşmelere de katılmış. Bunların gerçek isimlerini de bilmiyoruz. 

Özetle bunlar devlet görevlileri, kendi kafalarına göre suikast
planlayacak kimseler değil. Devletin en üst düzeyinde görevlendirilmiş kişiler. Demek ki Paris katliamı devletin en tepesinde planlandı ve en ‘güvenilir eleman’ tarafından yürütüldü. Ozan’ın Paris katliamındaki rolü şu; 2013’te tetikçi Ömer Güney’le cinayeti planlayan iki kişi var. Bunların ses kayıtları halen internette var. Ömer Güney’le konuşan ve söz konusu kayıtta 1. Şahıs olarak tanıtılan kişinin ‘Ozan’ olduğu söyleniyor. PKK ile yapılan tüm görüşmelerin ses ve görüntü kayıtları ‘Aracı Kurum’ tarafından kayıt altına alınmış. Bunların hepsi arşivde. Ömer Güney’le cinayeti planlayan kişinin Oslo’ya giden Ozan isimli MİT yetkilisine ait olduğunu birçok kişi söylüyor. Bunu söyleyenler ‘Ozan’ı bilen, onunla konuşan, sesini tanıyan kişiler. Bu durumda ‘Ozan’ın ses kaydı ile Ömer Güney’le konuşan kişinin ses kaydı analiz edilse o zaman gerçek ispatlanmış olur. 

Aslında Paris katliamı avukatları, dava savcısı için bunlar birer delil niteliğinde. Gidip ‘Aracı Kurum’dan ses kaydını talep edebilirler. Ömer Güney öldü diye olayın üzeri kapatılamaz. 




MİT Müsteşarı Hakan Fidan’ın Oslo görüşmelerinin birinde Sabri Ok’un Fransa’da yapılan bir toplantıdaki sözlerini hatırlatarak ‘Devletlerin ilişkileri kötü olabilir ama istihbarat alışverişleri kesilmez’ sözleri ile ne amaçladı? 

Bu konuşma 2010 yılında oluyor. Paris cinayetinden çok evvel. Fidan, kendince PKK tarafı üzerinde bir basınç oluşturmak istemiş olabilir. Ama neden bunu söylediğini tam olarak bilemeyiz. Bildiğimiz tek şey; Avrupa devletlerinin Kürtlerin faaliyetlerine ilişkin MİT’e bilgi vermiş olduğudur. Zaten Sabri Ok’un bir toplantıda yaptığı konuşma Fransa istihbaratı tarafından MİT’e verilmiş ve Fidan bu toplantıda sarf edilen
bir cümleyi söylüyor. MİT’e bu kadar ayrıntılı bilgi veren Fransa
istihbaratının Paris katliamının nasıl yapıldığını ve MİT’in rolünü
bilmemesi mümkün mü?



İmralı Görüşmeleri başladıktan sonra aracı kurumlar/devletler ne oldu? O bölümleri isteyerek mi muğlakta bıraktınız? Bunlar da merak konusu? 

2013’ten sonraki görüşmeler doğrudan Sayın Öcalan tarafından yürütüldü. Burada bir muğlaklık yok. Görüşmelerin merkezi İmralı’ydı. Ancak ‘Aracı Kurum’ her iki tarafla hiçbir zaman irtibatını kesmedi. Süreci takip etti, periyodik şekilde
taraflarla ayrı ayrı bir araya geldi. Gidişatı esas belirleyen Sayın Öcalan olduğu için yoğunlaşmalarımız o yönlü oldu. Kurumlar arka planda kalıyor biraz bu dönem. Dediğim gibi sadece takip ediyorlar.


‘Dolmabahçe Mutabakatı’nın Erdoğan’ın bilgisi dahilinde yapıldığı kitabınızdaki bilgiler ışığında ortaya çıktı. Erdoğan, sizce masayı neden devirmek istedi? O masa sürecini biraz anlatır mısınız?

Erdoğan 2011’de de masayı devirmişti. Haziran 2011’de Oslo mutabakatına cevap olarak ‘Ben olsaydım Öcalan’ı idam ederdim’ dedi. O zamanki süreci bu cümleyle bitirdi ancak herkes ‘Silvan Olayı‘ diyerek süreci yorumlamaya başladı. Erdoğan’ın zihin dünyasında Kürtler’i kabul etme, Kürtler ile barışmak yok. Bunun iyice anlaşılmasında fayda var. Erdoğan
savaş ve barış olgusunu kendi iktidarı için araçsallaştıran biri. Mevcut durumda devletin imha-inkar siyasetini uygun bir siyasi profil. ‘Dolmabahçe Mutabakatı‘ndan önce faydalanmak istedi. Fakat artık eskiden olduğu gibi süreci oyalama, kaçamak yanıtlarla sürdürme imkânı kalmamıştı. Ya çözüm için gerçek adım atılacaktı ya da masa devrilecekti. Çözüm için niyet, çaba ve proje yoktu, halen de yok. Onun için masayı devirdi.


Bir görüşmede, Erdoğan’ın Rojava için sarf ettiği ”kırmızı çizgimiz” sözünün Öcalan’a aktarılması üzerine Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan da ”Siz de Tayyip Bey’e söyleyin Rojava benim de kırmızı çizgimdir” diyor. Görüşmelerin kesilmesinde  Rojava nerede duruyor?

Sadece Rojava konusu bile Ankara’nın Kürt düşmanlığını özetliyor. Düşünün bir tarafta güya Kürtler çözüm süreci sürdürülüyor ama diğer yandan IŞİD gibi barbarlar sürüsünü örgütleyip Rojava’ya saldırtıyor. Böyle yapan bir zihniyetin çözüm ve barış getirmesi mümkün mü? Kürtler Rojava’da başarılı olmasaydı Türk devleti daha fazla saldıracaktı.
Başarılı oldukları için yine de saldırıyor. 2013-2015 arası süreçte Türkiye sınırları içerisinde ateşkes vardı gibi görünüyor. Bazıları halen (iyi niyetle belki de) bu sürece ‘barış süreciydi, ne güzeldi’ diyor. Oysa bu iki yıl savaşın en yoğun olduğu yıllardır ve berbat yıllardır. Savaş Rojava’da olmuştur. Sadece 25 Haziran 2015 günü Murşitpınar Sınır Kapısı’ndan Kobanê’ye saldıran MİT destekli gruplar 250 sivili katletti. Rojava’ya saldırılar, Kobanê saldırısı hepsi bu süreçte oldu. Devlet son 30 yılda en çok karakol, kalekol ve savaş amaçlı baraj, yol yapım çalışmasını bu iki yılda yaptı. Bu iki yıl doğru okunmadan
mevcut süreci tespit etmek mümkün değil. Devlet, Kürt Hareketi’ni Rojava’da yenmek istedi, Kürt Hareketi ise Rojava’da direnilerek, Ankara’nın oyunlarını boşa çıkaracağını biliyordu. Nitekim Ankara’nın Rojava planı boşa düşünce ve IŞİD yenilince savaş tekrar Kuzey’e geldi. Kobanê’de yenilenler intikamı Cizre, Sur ve Şırnak’ta almaya girişti...


”6-8 Ekim Kobanê Serhildanı” sonrası tarihin en uzun MGK toplantısı yapıldı. Çözüm süreci ve ateşkesler de dahil olmak üzere sadece adı geçen ‘serhildan’da 40’tan fazla HDP’li katledildi, provokasyonlar yapıldı. Sizce ateşkes ya da çözüm sürecinin baltalanmasında başka gruplarında rolü var mı?

6-8 Ekim Kobanê serhildanları, Ankara yönetiminin yeni bir muhasebe yapmasına sebep oldu. İmha ve inkâr planı zaten masadaydı ama buna ivme kazandırdılar. Kürt öfkesini bir daha derinden hissetiler. Çöktürme Planı hızlandırıldı. Başka gruplar vs. yok. Zaten Erdoğan, Davutoğlu ve diğer yetkililer açık açık ‘imha ederiz’ dediler. Sürecin o kadar karmaşık olduğunu düşünmüyorum. Her şeyi açık söylediler.




Siz kitabı hazırlarken KCK yetkilileri ile görüşmeler de yaptınız. Aracı kurumlar ya da devletle yeni görüşmeler olabilir mi sizce? Nasıl bir izlenim ya da intiba edindiniz? 

Öyle bir izlenimim olmadı. Ayrıca bu sorun artık görüşme ve
müzakerelerle çözülecek bir sorun değil. Öncelikli olarak çözüm
zihniyetinin olması gerekiyor. Ankara’da çözüm zihniyeti olmadığı için olası bir görüşme ve müzakere girişimleri çözümden ziyade çözümsüzlüğü derinleştirir. Bu zihniyet iktidarda olduğu müddetçe görüşmelerin bir anlamı yok diye düşünüyorum. Bu kişisel görüşü duygusal değil, okuduğum
yüzlerce sayfa belge ve birebir yaptığım görüşmelerden edinerek belirtiyorum. 



Kitaba uluslararası boyutta talep var mı? Varsa hangi kurumlar? 
Bu görüşmelere arabuluculuk yapan yetkililer talep ettiler, okuyorlar. Medya çevrelerinden talep var. Bunun dışında konu ile ilgili herkesten, özellikle siyaset çevresinden de yoğunca ilgi var diyebilirim.