Strateji: “Önceden belirlenen bir amaca ulaşmak için tutulan yol” olarak tanımlanıyor kimileri. Yine; “Strateji, girilen bir mücadelede rakibe karşı üstünlük sağlamak için bizim ve rakibin kaynaklarını, yeteneklerini, pozisyonunu ve nihai amacını gözeterek tasarlanan ve yürütülen bir eylem planıdır. Amaç, yapılan yatırımın ve fedakarlığın üzerinde başarı sağlamak, rakibi saf dışı bırakmak veya işbirliği yapar hale getirmektir” diye de tanımlayanlar da var.

Ancak daha geniş bir şekilde ise: “Strateji; bir toplumun politik duruşunun belli bir dönem içerisinde planlanmasına deniyor. Toplumsal ilişki ve çelişkileri, onlar arasındaki mücadeleyi çözümleyen bilimdir. Belli bir dönemde bir toplumun ulaşması gereken, toplumun çıkarlarını temsil eden hedefleri öngörüyor. Bir toplumun çıkarları doğrultusunda belli bir dönemde ulaşılması gereken ilke ve hedeflerin belirlenmesine program oluşturmak deniyor. Strateji bir politika unsuru olarak, bilimi olarak her şeyden önce bir programa tabidir. Belli bir programın gerçekleştirilmesini, hayata geçirmesini hedefler, ifade eder, onunla bağlantılıdır. Belli politik ilke ve hedeflerin hayata geçirilmesi öngörülmüştür, ama içinde bulunulan koşullarda bu ilke ve hedefler nasıl bir çalışmayla, örgütlenmeyle ve mücadeleyle hayata geçirilir; bu, temel stratejik örgütlenme ve mücadele tarzının belirlenmesini de ifade eder. Strateji, belli bir politik program hedefine dayalı mücadelenin temel yol-yöntemini, örgüt ve tarzını belirlemekle birlikte, böyle bir mücadele içerisindeki toplumsal ilişki ve çelişkilerin tasnifini de içerir. Toplum için oluşturulmuş bir programdır. Toplumsal ilişkilerin tasnifi, mevzilendirilmesi, toplumsal çelişkilerin tespiti stratejinin unsurları arasında oluyor.”
Dikkat edersek strateji çok geniş bir sahayı kapsar. Kimi zaman bir toplumun, ulusun hatta devletlerin geleceğini belirlediği bile söylenir. Bunun için stratejilerin sağlıklı bir şekilde oluşturulması olmazsa olmaz kabilinde bir zorunluluktur. Boşuna birçok ülke binlerce think thank kuruluşu kurarak en doğru stratejiyi oluşturma peşinde koşmamaktadır. Sağlıklı stratejiler oluşturmadan, günü birlik, konjonktürel duruma göre hareket edenlerin hangi tür kayıplarla, yenilgilerle yüz yüze gelmeleri tarihin sayfalarında bolca örnekleriyle görmek mümkündür.
Bugün Türkiye Cumhuriyeti devleti yeniden tarihi bir eşikte durmaktadır. Ortadoğu kaynarken, bu kaynayan kazan içerisinde hangi stratejiyle çıkacaktır? Hangi güçlere dayanarak yolunu sağlıklı bir şekilde çizecektir? Kimlerle bir araya gelerek, ortaklaşarak ya da ittifaklar kurarak yoluna sağlam devam edecektir?
Bugün bu sorular çok fazla önem arz etmektedir. Türkiye yine bir yol ayrımındadır. Tarihinde böyle çok önemli yol ayrımlarını Türkiye Cumhuriyeti'ni oluşturan yapılar yaşamışlardır. Üç tanesini bizler biliyoruz. İlkini bizler Anadolu’ya geçebilmek ya da yeniden topyekün sökülüp atılmak olarak yaşanan ikilemi olarak tanımlayabiliriz. Zamanında Türkler bu ikilemi Kürtlerle Bizanslara karşı stratejik ittifak kurarak çözmüşlerdi. Bu stratejiyle Bizansları Kürtlerin destekleriyle yenerek Anadolu’ya açılmışlardı.
İkinci bir ikilemi 1500’lerin başlarında Osmanlılar Safevilerle yaşamışlardı. Doğuda gelişen Safeviler hem Osmanlı'ya tehlike ve tehdit olurken, hem de Osmanlıların batıya açılmalarının sırtında bir hançer gibi durmalarıydı. Bunu da o zamanın Osmanlı padişahları Kürtlerle stratejik ittifak kurarak hem doğuda kendilerini sağlamlaştırmışlardı, hem batıya tereddütsüz yönelmişlerdi. Ve tabi bir de doğuya açılmalarının bir mükafatı olarak Kahire’de Hilafeti İstanbul’a getirmeyle Ortadoğu’nun kalbi olmuşlardı.
Üçüncü bir ikilemi ise 1920’lerin başında Birinci Dünya Paylaşım Savaşı'nda büyük bir yenilgiyle çıkan Osmanlı İmparatorluğu'nun yaşadığı kriz içerisinde yaşamışlardı. Bu ikilemi ya da krizi de yine Kürtlerle Atatürk’ün sağladığı stratejik ilişkilenme sonucu aşmışlardı. Sonuç ortaya çıkan Türkiye Cumhuriyeti Devleti olmuştu.
Şimdi yine stratejik bir ikilemle Türkler karşı karşıya. Ortadoğu kan gölü. Kaos diz boyu. Her geçen gün daha fazla karışan bir Ortadoğu. Ve görülen odur ki bu kriz, kaos ve bunalımlı durum daha da derinleştirilecektir. Bunu sağlamak için Ortadoğu’yu çapta düşürerek kendi yayılma sahaları haline getirmek isteyenler, her yolu reva ve mubah görerek bunu yapmaktadırlar ve de yapmaya devam edeceklerdir.
Ortadoğu’yu karıştırmak isteyenler, en son DAİŞ diye bilinen uluslararası toplama çetelerden oluşan bir yapıyı Ortadoğu halklarının başına musallat ettiler. Siz bakmayın şimdi geniş bir koalisyon oluşturarak imha etmek istediklerini söylemelerini. DAİŞ önemli oranda oynayacağı rolü oynamıştır. Geriye kalan özgürlükçü Kürtlere yöneltilmeleri ve de Türkiye’dir. Denilecek ki bu DAİŞ çetelerine en çok destek sunan TC devletidir. Elbette öyledir. Mevcut durumda bu çetelere en çok desteği sunan, hatta örgütleyenin TC devleti olduğu doğrudur. Ancak bu belayı TC devletinin başına bela edenler yine emperyalistlerdir. Bu durum bir bombanın pimini çekerek birinin eline vermeye benzer. Kendince çok akıllı olan TC devletinin tüccar zihniyetli yönetimi, fırsat bu fırsat diyerek bu fırsatın üzerine çullanmıştı. Güya Ortadoğu’yu emperyalistler bezirgan kültürüyle şekillenmiş olan tüccarlara vereceklerdi. Halbuki herkes bilir ki emperyalistler hiçbir zaman bir atla yarışmaya girmezler. Koşuya ya da yarışmaya sürdükleri bir atları Türkiye ise, diğer birkaç atlarını ise Arapların gerici güçleri içerisinde derledikleri kesindi. Tabii İsrail gibi başka birçok a’ta cabası…
Sözü uzatmadan belirtelim ki emperyalistler Ortadoğu’da çok büyük bir oyun kurgulayarak yem olarak TC devletinin ve de tüccarlarının önüne bu DAİŞ’leri atmışlardır. Oltaya yem takmışlardır, TC ise bu yeme balıklama dalmıştır. Belki bu yem ile TC devleti hem de tüccar kültürüyle politika yapanlar bir dönem bir şeyler kazanacaklardır. Çokça dile getirilen bir koyarak üç alma politikası güya budur. Gerçekten de dediğimiz gibi konjonktürel olarak bu bezirganlar bir şeyler kazanabilirler. Belki büyük vurgunlarda yapabilirler. Ama unutulmasın ki, uzun vadede bu politika kesinlikle bir bumerang gibi bu tüccarlara dönecektir. Nedeni açıktır, kasaba politikacılığıyla hiçbir zaman tarihi davalar kazanılmamıştır. Günü birlik politikalarla tarihi süreçler atlatılmamıştır. Tam tersine kasaba politikacılığı ile günü birlik siyasetlerle ya da hızla ucuz kazanmak isteyenler her zaman kaybetmişlerdir.
“Strateji; bir toplumun politik duruşunun belli bir dönem içerisinde planlanması, toplumsal ilişki ve çelişkileri, onlar arasındaki mücadeleyi çözümleyen bilim” ise o zaman bu bilimin gereklerine göre yaklaşım esas olmalıdır. Bu bilimin gereklerine göre hareket etmeyip dar çıkarlarla, günü birlik politikalarla, pragmatik yaklaşımlarla tarihi olaylara yaklaşanların hep dediğimiz gibi kötü kayıp ettikleri bilinen gerçeklerdir. Böyle kayıp etmelere yol açan duruma; Stratejik Körlük, Stratejik Beyinsizlik ya da Stratejik Akılsızlık deniliyor.
Büyük Stratejik Derinliklerde söz edenlerin tarihi bu dönemeçte, Kürtlere karşı özelde de Kobanê’de sergiledikleri politikaların hiçbir derin strateji içermediği, hatta büyük bir Stratejik Akılsızlık içerdiğini tarih hem de yakın tarih bize çok çarpıcı bir şekilde gösterecektir.