
Cihan DENİZ
Türkiye dış politikası da iç politika gibi bir kriz ve kaos içinde çıkmaz bir yola girmiştir. Diğer ülkelerle yaşanan ilişkilerdeki krizin en temel nedeni, tıpkı içte siyasete hakim olan kriz durumunda olduğu gibi, yeminli Kürt düşmanlığıdır. Kürtlerin siyasi, toplumsal, iktisadi taleplerinin sözde bir “beka” sorunu olarak görülmesi ve ne pahasına olursa olsun bunların engellenmesinin siyasetin ana gündem maddesi olması, Türkiye’yi içte olduğu kadar dışta da krize sürüklemektedir.
Kürt sorununda Temmuz 2015’den sonra iktidarın girdiği toptan imhayı amaçlayan yolun içeride nelere yol açtığını her gün yaşayarak görüyoruz. Daha önce de belirttiğimiz gibi, bu ittifak, Cemaatle yollar ayrıldığı bir süreçte mutlak Kürt karşıtlığına dayanan bir siyaset karşılığında AKP iktidarının devam etmesine dayanmaktadır. Dolayısıyla Kürt sorununda çözümde değil savaşta ısrar siyaseti, mevcut iktidar denkleminde varoluşsal bir zorunluluktur. Bunun sonucu ise her gün daha fazla kan ve gözyaşı ile buna paralel olarak Beyaz Türk Faşizmi ile Yeşil Türk Faşizmi’nin ittifakının ürünü bir rejimin adım adım inşası.
Ülke içinde otoriter ve totaliter bir rejim inşası sürecine paralel olarak Kürt karşıtlığı temelinde yürütülen siyaset, dış politika bağlamında da sadece kriz üretmektedir. Bedeli ne olursa oldun Kürtlerin başta Rojava’da olmak üzere kazanımlarının ortadan kaldırılması siyasetsizliği, bugün Türkiye’yi ikili, bölgesel ve küresel ölçekte tüm ilişkilerinde krize sürüklemektedir.
Bugün Türkiye’nin istikrarlı bir ilişki içinde olduğu tek bir devlet yoktur. Tüm ilişkilerinde örtük veya açık bir kriz durumu vardır. Kürt sorunundaki çözümsüzlük ısrarı, özellikle büyük güçler açısından bir koz durumuna gelmiştir. Kürt sorunun iktidarın güttüğü tüm siyaseti ipotek altına alması, aynı zamanda Türkiye’yi büyük güçlere daha da bağımlı hale getirmiştir. ABD askerlerinin Suriye’den askerlerini çekeceğini açıklaması sonrasında yaşananlar bunu çok net ortaya koymaktadır. Türkiye, Rojava’ya askeri müdahale izni için bir o kapıyı bir bu kapıyı çalan, bunun karşılığında her türlü tavizi verecek bir ülke durumuna gelmiştir. Bunun sonucu ise bir o yana bir bu yana savrulan, bugün dediği ertesi günü söylediğini tutmayan inandırıcılıktan uzak, güven vermeyen bir dış politikadır. Türkiye ile ilişki içinde olan herkes bu durumun farkındadır. Bundan dolayı da büyük güçler aslında hiçbir şey vermeden ama açıktan da isteklerini reddetmeden Türkiye’yi oyalamakta ve bu arada istedikleri her şeyi Türkiye’den alabilmektedir.
Türkiye’nin Kürt karşıtlığı temelinde bölge ülkelerine karşı yürüttüğü müdahaleci siyaset sadece devletler açısından tepkiye yol açmamaktadır. 26 Ocak 2019’da Şêladizê halkının Türk askeri operasyonları sonucu yaşanan sivil ölümleri protesto etmek için Türkiye’ye ait askeri üssü basması örneğinde çok net bir şekilde görüldüğü gibi, bölge halkları açısından da büyük tepkilere yol açmaktadır.
İzlenen bu siyasetin sonucunda Türkiye gerek bölgesel ve gerekse de küresel ölçekte her gün daha da yalnızlaşmaktadır. Anlık bir şeyler kazanıyor gibi gözükse de uzun vadede Türkiye’nin önüne konulacak fatura her geçen gün kabarıklaşmaktadır. Ve maalesef bu faturayı iktidarda olanlar değil ama kanıyla, canıyla ve cebindeki son kuruşa da el konularak yoksul Türkiye halkları ödeyecektir.
Tam bu noktada durup tüm Türkiye halklarına yaşananların bir kader, bir zorunluluk olmadığını bir kez daha hatırlatmak barış ve demokrasi mücadelesi veren güçlerin en temel görevlerinden biri olmalıdır. AKP iktidarı, 2013 Newroz’unda okunan manifestodaki çağrıya kulak verseydi; bu tarihsel virajda sadece Kürt sorununa bir çözüm olarak değil tüm Mezopotamya ve Anadolu’ya barış, özgürlük ve demokrasi getirecek demokratik ulus projesine samimi yaklaşsaydı bugün bambaşka bir coğrafyada yaşıyor olabilirdik. En kadim uygarlıklara beşiklik etmiş Mezopotamya ve Anadolu, her ulusun, her inancın özgürce ve barış içinde yaşayacağı bir halklar bahçesi haline gelebilirdi. Kendi demokrasi sorununu çözmüş, kendi içindeki farklı halkları, inançları bir beka sorunu olarak değil ama bir zenginlik olarak gören Türkiye, diğer ülkelerle ilişkisinde kriz üreten bir ülke olmazdı.
Bu bağlamda Abdullah Öcalan üzerinde böylesi devletin kendi hukukuna paralel özel bir hukuk oluşturma pahasına bir tecrit siyaseti yürütmesi tesadüf değildir. Zira tecridin en önemli amaçlarından bir kuşkusuz, iktidarın tercihi ile bir boşa çıkartılan barışın, kardeşliğin ve özgürlüğün hakim olduğu başka bir coğrafyanın mümkün olduğu ihtimalini unutturmaktır. Ama Leyla Güven şahsında tecride karşı bir mevsimdir devam eden direniş bunun mümkün olmadığının kanıtıdır.