Ahmet KAHRAMAN

Yazıya otururken, felaket haber veren ahir zaman tellallarını andırıyorlardı:

“Suriye’de şok gelişme: Esad, PYD ile masaya oturdu…"

Irkçılık böyle bir şey, dermanı olmayan bu tür bir ruh hastalığıydı. Suriye’nin kendi yurttaşı Kürtlerle barış masasına oturması, onların büyük felaketi, yani “şok gelişme" oluyordu.

Naziler de böyleydi, bir zamanlar. Yurttaşlarından yola çıkarak, yer yüzünün bütün Yahudileri, Romanları yok edilmesi gereken düşmandı. Çünkü, Romanlar (Çingen) “pis", Yahudiler de, “Almanya‘nın kanını emen hainler"di.

Almanlar, Nazilerin çöküşünden sonra,  katledilmişlerin yasını tutup, Nazileri lanetleyerek yüceldiler. Bugün ise Almanya’nın sokakları boyunca, bazı ev ve iş yerinin önünde, yere “prinç" plaketler çakılı ve üstünde isimler ile doğum, ölüm tarihleri yazılıdır.

Bu insanlar, bir zamanlar kapısı önünde yere plaket çakılı, o evlerde yaşıyorlardı. Günün birinde, daha sonra Kürtlerin başına geldiği gibi, alınıp götürüldüler. Bir daha geri gelmediler. O plaketler, onları anma adına, abide niyetine kapılarının eşiğine çakılıdır. İnsanlık yaşadıkça anılmaları ve ırkçılığın lanetlemesi için…

Almanlar, bu yoldan giderek, bir zamanlar ülkelerini ele geçiren, ırkçı kindarlıktan arındılar. Ama, Türk ırkçılığının adı yok. Onca kırım, yıkım ve yangına rağmen, üstüne alınan da…

Tersine, onlar dünyanın kırk tas suyla yıkanmış azizleri gibi dolanıyorlar, ortalıkta. Recep Erdoğan bile, futbolcu Özil’in Türk ırkçılığına yatan tutumunu yadsıyarak, onu ırkçı saldırıya uğramış sayıyordu. Çünkü, insanlık suçu olan ırkçılık, Türk devletinde şan ile şereftir. Bütün dönme ve dönekler, “saf kan, üstün yaradılışlı" Türk’tür.

Korkunç bir ırkçılık, ama Abdullah Gül Cumhurbaşkanıyken, Ermeni olduğunu söyleyen milletvekiline karşı hakaret davası açıyor ve onu mahkum ediyordu. Ermenileri aşağılama, Türk ırkını mahkeme kararıyla yüceltmeydi, bu.

Mesela Kürtler, “tedip ve tenkil" edilmesi gereken “pis ve vahşi eşkıya"dır, onlar için.  1920-1940 tarihler arasında, Kürdün adı yalnızca küfür, hakaretle anılıyordu. Kelli-felli yazarlar, devletten nemalanmak istedikçe, “vatan haini, eşkıya" kelimeleriyle girişiyorlardı, yazılara. Faik Bulut, kalemlerin bu sefaletini, ibreti alem adına kitaplaştırdı.

 Mehmet Ali Aybar’a varana kadar, en “ilerici" parti ve lider kadroları Kürtleri eşkıya olarak anıyor, daha çok ölüm vaad ederek, oylarını istiyorlardı. “Kısrak başı" deyimi ile şoven rüzgarlar estiren, kısacık boylu Atatürk’ü “ince uzun bacakları üstünde boz kurt gibi yaylanan" gösteren en büyük şairler, öte yandan balıkların yasını tutuyor, ama Kürtlerin ölümünü hiç görmüyorlardı.

Yaşar Kemal’e kadar, romancıların kaleminde Kürtler, horlanan, aşağı görülen, “alay" edilen figürlerdi. Filmlerde, başına vurulan enayı bekçi…

Bir tek, dinci, ırkçı kesimin yazar ile şairi Necip Fazıl, bir makalesinde “yazık" dedi Kürtler için. Onu da CHP’yi yerde tekmeleyip DP’ye yaranarak para alma adına yaptı. Ama olayı, çarpık görüşlerine alet edip din davasına bağladı. Kısacası Kürtleri, yalanları, dolandırıcılıklarına malzeme yaptı. Buna rağmen, okuyan Kürtler sevindiler…

Kürtler söz konusu ise eğer, Türk sağcısı ve solcusu ortak paydada birleşiyordu. Ancak, sağın kimi “din tacirleri" her şeye rağmen kardeşlik sözünü ağızlarında eksik etmiyorlardı. Bu bir sahtekarlıktı. Bilen biliyordu. Bütün Kürtlerin öğrenmesi için de zamana ihtiyaç vardı. Bu devir, dönem, yani zaman AKP ile yakalandı. Baktık gördük ki, bunlar Selefilerin (İhvan) sülbünden gelmedir. Kıbleleri zulümkarlık…

Ne din tanıyorlar, ne inanç, ne de vicdan…

Mesela, bu satırları yazarken, Hakkari Milletvekili Leyla Güven, tutulduğu zindanda kılam mırıldandığı için, bir ay boyunca, görüşmecilerine gösterilmeme cezasına çarptırılmıştı. Allah’ın yaratığı sesi, melodiyi yasaklamak Allah’ı yadsımaktı. İnkar yani münafıklıktı.

Bir başka haber, Avesta yayınlarının derlediği Kürdistan Tarihi 17 yıl sonra yeniden yasaklanıyordu. Bir halkın tarihini ceza ile inkar münafıklığın öteki şekliydi.

Bunlar küçük örnekler. Dinciler şehirleri yıktılar. Katliamdan katliama koştular. Mazlumların tek suçu ise soylarını inkar etmemekti…

Öte yandan ırkçılık, bunların din tezgahında övünçtür. Katiller için, makamlarda yükseliş merdiveniydi. Şehir yıkan, Cizre’de diri diri insan yakanlar terfi ve para ile ödüllendirildiler.

1980’lerden çark yine böyle işliyordu. Valilik ve komutanlıklarda, her daim en gaddarlar birincidir. Acımasız diye ilk defa bir Korgenerali ordu komutanı yaptılar. Roboskîli çocukların düşman olduğunu tesbit eden, bugün Genelkurnay Başkanıdır. İlk kararı verip onaya gönderen de Savunma bakanı. Oysa, insaniyetin “i"sinin bulunduğu yerde, onların yeri hapishaneydi.

Kendi ırkçılığına isim bile koymayan bu anlayışın zulümü, her dönemde, ödüle değer insanlıktı, bunların dünyasında. Darbecilik (Ergenekon) suçlamasıyla içeriye düşen generaller, Kürt katliamlarını, madalya niyetine sallayarak salınmalarını istiyorlardı. Gülen davasının sanıklarından sonra, şarlatan dincilerden Adnan Oktar da, “Kürtler dururken, beni tutuluyorsunuz“ diyordu.

Bu dinciler döneminde, asker-polis-milis “trio"su, ilk defa Türk şehirlerindeki Kürt evlerine, mahallelerine hücum ettiler. Aralarında kiralık Kürtler (Hizbullah) da vardı. En büyük katliam Antep’te, talan ise İstabul’da yapıldı. Mazlumların suçu Kürt olmaktı. Saldıran ise “dindardı" sözde…

Mesela, Kürt geleneksel kıyafetini giyip fotoğraf çektiren ve bunu yayımlayan Abdullah Çay, Fethiye’de evinden alınıyor, linç darbeleri arasında kasabaya götürülüp Atatürk heykeli öptürülüyor, sonra linççilerden birine laf söylemekten mahkum ediliyordu

Demem o ki, Hitler’e de örnek, yani laboratuvar olmuş bir ırkçı akım hala yaşıyor. Irkçı dürtü, yani hayvansal güdülerle cinayetler işliyor, yangınlar çıkarıyor, sınırlar ötesinde katliama dalıyorlar. Kesik dilleri, viran ülkeleri, uğradıkları talan ve ıkımla, Kürtlerin hali meydanda. Ama menfaat dünyasında, ceza bir yana, bu ırkçılığının dünyada adı yok…