Genelde Kürt, özelde Dersim sürgünleriyle ilgili ilk yazım 1990’da yayımlanmış: (Nesimi Fıratlı: Kürt Sürgünleri Türk Irkçılığıyla Yaşıttır, Riya Azadi, Temmuz- 1990). O tarihlerde, bir kardelen gibi 12 Eylül faşist karabasanını delerek ortaya çıkmaya başlayan demokratik Kürt hareketini bastırmak ve susturmak için Hükümet tarafından, bizim “SS Kararnameleri” olarak nitelendirdiğimiz “Sansür- Sürgün Kararnameleri” çıkarılmış, kimi Kürt aydınları Batı illerine sürülürken, Kürt kimlikli basın- yayın organları üstünde de terör estiriliyordu. Biz ise, 1988/89 yıllarında çıkardığımız Özgür Gelecek Dergisi’ni, iki tutukluluğun ve açılan 30 davanın ardından çıkaramaz olmuştuk.
1990’da yayına başlayan Deng dergisi, konuya ilişkin bir soruşturma açmış ve benim de görüşlerime başvurmuştu. Özetle, şunları söylemiştim:   
“SS Kararnameleri, başka bir deyişle Yeni Takrir-i Sükun yani Susturma Yasası; 1925’te yürürlüğe konan Takrir-i Sükun’un ve ona bağlı olarak ikame edilen Şark Islahat Planı’nın yeni bir örneği ve günümüzdeki devamıdır. Resmi ideolojinin 1925’te Şark Islahat Planı ile temellerini attığı Kürt politikası, son derece acılı bir süreçten geçerek bugünlere geliyor. Bundan dolayıdır ki, Kürdistan’a yönelik yönetim yasaları hep farklı olmuş. Takrir-i Sükun ve bu çerçevede düzenlenen Havali-i Şarkiye’de İdare-i Örfiye Mıntakasında Tatbik Edilecek Sansür ve Sürgün Talimatnameleri, 1927’de çıkarılan Bazı Eşhasın Şark Mıntıkasından Garp Vilayetlerine Nakline Dair Kanun, bugünkü Koruculuk sisteminin öncelini oluşturan İzale-i Şekavet Kanunu, 1934’te yürürlüğe konan Mecburi İskan Kanunu, daha sonra gelen Tunceli Kanunları hep bu politikanın ürünleriydi ve büyük bir toplumsal yıkıma yolaçmıştı.” (Bkz. Deng, Sayı:6/1990)
İnsanlık tarihi boyunca koşullara göre çeşitli cezalandırma yöntemleri uygulanmıştır ki, bunlardan yaygın olarak başvurulanlardan biri de “Sürgün”dür. Sözgelimi Osmanlı devleti, kimi zaman sürgünleri, Prof. Ömer Lütfü Barkan’ın deyişiyle bir “iskan ve kolonizasyon” yöntemi olarak kullanılırken; çoğu zaman da bir cezalandırma yöntemi olarak uygulamıştır. (Bu konuda yeni bir çalışma olarak bkz. Kemal Daşçıoğlu: Osmanlı’da Sürgün, Yeditepe yay. İst. 2007).

Dersim için özel bir uygulama

Kürt sürgünlerinde asıl dönemeç ise, 1925 Takrir-i Sükun’u ve Şark Islahat Planı’dır. Bu Plan’ın birçok maddesi, doğrudan sürgün yoluyla Kürtler’in eritilmesini öngördüğü gibi, kimi maddeleri de “milliyetçi” nitelikteki Kürt önderlerinin sürülmesini kararlaştırmaktadır. Lozan Antlaşması imzalandıktan sonra birçok Kürt aydınının, belirlenen sınırların dışında kalarak “sürgün” durumuna düşmesi; kiminin 150’likler listesine alınması; 1925 Hareketinden sonra birçok Kürt aydınının idam edilmesi; geriye kalan çok sayıda önderin Batı’ya sürülmesi; sonraki yıllarda bu sürgünlerin devam etmesi; 1960 Darbesinden sonra da 55 Kürt aydınının sürgün edilmesi hep bu politikanın halkalarıdır.
İttihad- Terakki yönetimi döneminde, 1916-1917 yıllarından beri “toplum mühendisliği” görevi yapan ünlü ırkçılardan Şükrü Kaya, Dersim katliamından sonra yapılan “sürgün”ün de baş aktörlerinden biridir. 1930-40 yılları arasında İçişleri Bakanlığı yapan ve tüm aşamalarıyla Dersim soykırımında ve sürgününde düşünce, öneri ve uygulamalarıyla söz ve karar sahibi olan Şükrü Kaya’nın bu alandaki çabalarını görmek için, Bakanlığın Şark Islahat Planı çerçevesinde Kürdistan’da yapılan iskan ve sürgün uygulamalarına ilişkin yarı-gizli nitelikteki şu dokümanlarına bakmak yeterlidir: Dahiliye Vekilliği: Geçen Dört Yılda Yapılan ve Gelecek Dört Yılda Yapılacak İşler Hülasası(1935), Geçen Yıllarda Yapılan ve Gelecek Yıllarda Yapılacak Olan İşler Hülasası (1938). Ayrıca, “Umumi Müfettişler Toplantı Tutanakları-1936, Ank. 1937.
Bu önemli dokümanlarda; “genellikle Türk kültüründen olmayan ve Türk kültürüne bağlı bulunmayan” Dersim için özel bir uygulamanın planlandığı ve yapıldığı ortaya çıkmaktadır. Dersim’e ilişkin bir bölümde şöyle denmektedir: “Cumhuriyet idaresi 1935 senesine kadar yaptığı idari çalışmalarla bu zavallı halka hakikati öğretmeye çalışmış ise de, bu mıntıkada bulunan ve alelekser harici (genellikle dış MB) entrikalara ve gayrımeşru paralara temayül eden kalpsiz ve milliyetsiz bir-iki ağa, seyyid binbir tahrikat ve melanetlerle hükümetin bu müşfik çalışmalarına engel olmağa başlamışlardı. (…) Temiz Türk ülkesinin bu kısmındaki itaatsizlik ve asayişsizliği ortadan kaldırarak, onları ıslah ve salaha (kurtuluşa MB) doğru götürmek ve faydalı birer uzuv haline getirebilmek için 1935 tarihinde 1884 sayılı Kanun ile bu mıntıkada (Tunceli) adıyla bir vilayet teşkil edilerek, umumi idaresinde muhitin vaziyet ve icaplarına göre istisnai hükümler kondu. 1 Kanunsani (Ocak MB) 1940 tarihine kadar muteber olan bu kanun layık olduğu ehemmiyet ve hassasiyetle tatbik edilmekte ve lüzumlu devlet tedbirleri vaktinde alınmaktadır.” (Dahiliye Vekilliği, İşler Hülasası-1938, s. 226-227).

İyi vatandaş olmak için zorunlu Türkçe

Halk arasında “Dersim Kasabı” olarak nitelendirilen “Tunceli Vali ve Komutanı ve 4. Umumi Müfettiş“ Korg. Abdullah Alpdoğan’ın, 1936’da Umumi Müfettişler toplantısına sunduğu rapor da, soykırımın habercisi niteliğinde son derece çarpıcı bir belgedir. Raporda, Dersim aşiret liderlerinin mektuplaşarak ya da aralarında toplanarak, Devletin başlattığı uygulamalar karşısında kimi kararlar aldıkları bildiriliyor ve bunlar şöyle sıralanıyor:
“A- Bizleri Ermeniler gibi kırıp imha edecekler,
B- Öldürücü havalı yerlere  göndermek /sürmek suretiyle öldürecekler,
C- Islahat yapıp hizaya getirecekler.
(A, B) maddeleri tatbik olunursa, silahla ölünceye kadar karşıkoymak kararı halk tarafından alınmış olduğu işitilmiş ve öğrenilmişti. Halkın kafasında esen rüzgar bu idi.” (Bkz. Umumi Müfettişler / Yapılan İşler Rapor ve Hülasaları, Başvekalet Matbaası, Ank. 1937; Yeni bas. Haz. M. Bülent Varlık/ Önsöz- Cemil Koçak: Umumi Müfettişler Toplantı Tutanakları-1936, Dipnot yay. Ank. 2010, s. 142- 143).
Alpdoğan, bu istihbaratı aldıktan sonra gerek kaymakamlar aracılığıyla, gerekse kendisinin bizzat halkla yaptığı görüşmelerde; amacın, bölgeyi ıslah ve imar etmek olduğunu, halkın esasen (Türk tohumundan ve aslından) geldiğini, iyi vatandaş olmak için hepsinin Türkçe öğrenmesi gerektiğini, kendilerine bir başka ırktan gelmiş insan muamelesi yapılmayacağını; Hükümetlerin Sünni ve cahil memurlarının bugüne kadar kendilerine (Kızılbaş ve gavurdan da aşağı dine bağlı) insan muamelesi yaptıklarını kendilerine telkin ettiklerini ve suç işleyenler dışında kimsenin cezalandırılmayacağını savunmaktadır…
                   
Sürgün’e gidenlerin ve dönenlerin dramı

Dersim soykırımında katledilen insan sayısı ya da sürgüne yollananların gerçek rakamlarını belirlemek, herhalde konuya ilişkin tüm arşivin açılmasıyla mümkün olabilecektir. Sözgelimi, şimdiye kadar ortaya çıkarılan bir resmi belgede, katledilenlerin sayısı 13.000’i aşkın kişi olarak verilmektedir. Oysa, belgenin üstündeki tarihlere dikkat edildiğinde bunun, sadece 1 ayın blançosu olduğu görülecektir… Öte yandan, dönemin İskan Müdürlerinden Reşat Tanyeri’nin kişisel arşivinden çıkan bir belgede, sürgüne gönderilen kişilerin sayısı 12.000 olarak veriliyor. Gerçek sürgün rakamının da bundan epeyce yukarda olduğu tahmin ediliyor.
Bu sayı nerelerde olursa olsun, II. Dünya Savaşı sonrası çıkarılan Af’tan yararlanarak 1947’den itibaren yurtlarına dönenlerin dramı ve yaşadıkları travma da başlıbaşına bir inceleme konusudur. Kıyım bir dert, sürgün bir dert, geriye dönüşler başka bir dert… Sözgelimi Sema Buz, sürgün travmasına ilişkin şu belirlemeyi yapıyor:
“Sürgün öncesi herhangi bir hazırlığa izin verilmez. Yasal güvenceler tanınmaz, geleceğin belirsizliği güven duygusunu da ortadan kaldırır. Sürgün yerine varıldığında ise yıkım duygusu daha da yoğunlaşır. Ailesini, sevdiklerini, evini, toplumsal çevresini yani bütün bir yaşam alanını kaybetmek; dilini ve kültürünü unutmaya zorlanmak, gelenek zincirinin kopması, bir tür (tarihsizleşme) olgusu; sürgün yerinde yaşanan dil ve uyum sorunları, yabancılık, kimsesizlik, aidiyet duygusunun kaybolması… Bütün bunlara, somut düzlemde yaşanan beslenme, barınma, sağlık sorunları, işsizlik vb. eklendiğinde ortaya çıkan manzara gerçekten dehşetlidir…” (R. Zarakolu:  Dersim-38 ve Zorunlu İskan, Agos Kitap, Eylül-2009).
Uzun bir korku, ürküntü ve suskunluğun ardından, şimdilerde Dersim’le ilgili çeşitli belgeseller yapıldığı gibi, sürgün yıllarının ve sürgünden dönenlerin yaşadıkları dramları anlatan çeşitli yazılar ve kitaplar yayımlanıyor. Bu anılar ve yaşanmışlıklar içinde son derece ilginç anekdotlara da tanık oluyoruz.
Araştırmacı Şükrü Aslan, bu konuda 100 yaşındaki Ali Oturan ile Keko Ergin’in anılarına ve izlenimlerine yer veriyor. Görgü tanıkları, 1938’deki büyük askeri operasyonlar üzerine ormana girdiklerini, ama birbirlerini kaybettiklerini, üstlerine mermilerin yağdığını ve topların atıldığını, herkesi can derdine düştüğünü; kadın, çocuk ve yaşlıların ne yapacaklarını şaşırdıklarını; kah ormanda kah mağaralarda saklanarak büyük bir korku içinde yaşamaya çalıştıklarını anlatıyorlar. Askerlerin eline geçmemek için, çocukların suya atılmasının bile konuşulduğunu kaydediyorlar. “Bir gün mağaradayken (milis) geliyor ve artık kırım yapılmayacak, teslim olursanız devlet sizi başka yere gönderecek ama öldürmeyecek” diyor. Bunun üzerine teslim olmaya karar veriyorlar…
Tunceli’de resmi işlemler yapıldıktan sonra kamyonla Elazığ’a getiriliyorlar. Orada, önce hamama götürülüyorlar. Saçları kesiliyor, yıkanıyorlar. Bir handa üç gün kalıyorlar. Sonra, Elazığ’dan kara trenlerle istif edilerek yola çıkarılıyorlar. Başlarında askerler var. 1938 yılı sonbaharında yapılan bu yolculuğun süresini hatırlamıyor ama ilk grup Kayseri’de indiriliyor. 25 dolayında aile, Kayseri’nin Develi İlçesine bağlı köylere yerleştiriliyor ki, bunlar arasında “Kopo” romanının kahramanı Kopo Hüseyin de bulunuyor. (Bkz. Ş. Aslan: Dersim Sürgünleri, Dersim’de İklim gaz. Sayı: 22-24/ 2005).

‘Kara vagonlarını layık gördüler bize’

Dersim sürgünü Keko Ergin de, gerek katliama, gerek sürgün yerine, gerekse sürgünden dönüşe ilişkin son derece ilginç anekdotlar aktarıyor: “Gece olunca çıkıp ölülerimizi buluyorduk. Nerede buluyorsak hemen orada toprağı kazıp öyle gömüyorduk. Nasıl cenazelerini kaldıralım ki. Birçok kadın da intihar etti. Munzur suyuna attılar kendilerini.” (Agy, Sayı:24-2005) Kekolar’ın sürgün yılları ilk dönemlerde çok zor geçmiş. Yoksulluk ve kültürel farklılık en büyük sorun olarak ortaya çıkmış. Herkes, “Kürt sürgünleri” olduğunu hemen anlıyormuş, çünkü hepsinin üstü-başı perişan vaziyetteymiş…
Sürgünlere ilişkin çarpıcı bir anekdotu da, altı yaşında katliama tanık olan ve sürgüne yollanan Dersimli Hasan Alpaslan anlatıyor:
“Anlatırken bile içim acıyor. Düşman düşmana yapmazdı ki onların yaptığını. Ne isyanı, ne eşkıyalığı. Silah bile bırakmamışlardı ki köyde askerler. Katliamda yakınlarımı, komşularımı, ailemi öldürdüler. Ortalık resmen kan kokuyordu. Yanan evlerin tahtalarından çıkan sesler hala kulaklarımda… Sonra sürgün lafı çıktı. Çıkmaz olaydı, doğruymuş.

‘Dokuz yıl sonra döndük yıkılmış Dersim’imize…’

Harput’ta topladılar bizleri. Ölmeyip de sağ kalanları. Esir kampı gibi bir yer. Bizi Batı’ya süreceklermiş. Batı neresidir, nasıldır, gidip ne yapacağız bilmiyoruz ki. Trenler geldi bizim için. Trenlerin de kara vagonlarını layık gördüler bize. Hani hayvan taşınan, ağırlıklı da kara sığır götürülen o vagonları. Bindirildik onlarca insan. Hayvan kokusu neyse de o kadar kalabalık, nefes alamıyoruz. Kapılar üstümüze kapatılmış. Ben dahil çocuklar ağlar, analar susturmak ister, susmayınca analar da ağlar… Saatler günlere karıştı. Kaç gün oldu bilmiyorum vallahi. Durdu tren, indik vagonlardan. Balıkesir’miş getirildiğimiz yer. Tam dokuz yıl kadık Balıkesir’de. Sonra af çıktı, dönebilirsiniz dediler, döndük yakılmış, yıkılmış Dersim’imize…” (Bahar ve Remzi Budancir: Katliamı Yaşayan Tanıklar Anlatıyor, Taraf gaz. 26 Kasım 2011).
Sürgünden dönenlerin yaşadıkları dramın ilginç örneklerinden birini, Dersim’in Pülümür İlçesinin Danzik nahiyesinin Çirik köyünden, çocuk yaşlarda ailesiyle birlikte Kastamonu’ya sürülen ve halen Almanya’da yaşayan Hüseyin Kaya anlatıyor:
“Etrafı dağlarla çevrili Pülümür’de sabah oldu. Güneşli ve umutlarla dolu bir gündü. Köye vasıta yolu yoktu. Tanyeri istasyonundan gelişi beklenen at, inek ve öküzlerin sırtına yükler sarıldı. Yollarda soğuk pınar suları içilerek, beş saatlik bir dağ yolculuğundan sonra köye gelindi. Dokuz buçuk yıl önce Devlet Babamızın (!) emriyle askerlere yaktırılan evlerin yıkıntılarının yanıbaşındaki ağaçların altına indirildi göçler. Köyün etrafındaki yüksek dağların tepelerine kar düşmüştü. Genelinde sevinçli olmaları gereken insanlar, üzüntülü görünüyorlardı. (Birkaç haftaya kalmaz, kar köye de iner) deniliyordu. (Biz bu karda- kışta kalabileceğimiz bir evi nasıl inşa edebiliriz? Devlet Babamız(!) görünürlerde yok) yönlü konuşmalar oluyordu. Zorluklar karşısında yılmayan insanlar, kısa zamanda köyü bir inşaat şantiyesine çevirdiler.
Her aile kışı geçirmek amacıyla, arsalarının üzerine moloz taşlardan ve çamurdan birer kulübe yapmaya başladı. Türkiye’nin çeşitli bölgelerinden gelen sürgünlerin çocukları değişik şivelerle konuşuyorlardı. Giyim ve kuşamımızda bile farklılıklar vardı. Bu farklılıklar nedeniyle biz çocuklar, birbirimizle dostluk ve arkadaşlık kuramıyorduk. Yapılmakta olan evlerin inşaatlarına yardımcı oluyorduk. Planlanan evler, bir göz ev damı, bir ahır ile samanlıktan ibaretti. Biz çocuklar, o kışı hayvanlarımızın nefesiyle ısınan ahırların bir köşesinde geçirdik. Kış çok zorlu geçti ve metrelerce kar yağdı. İnsanlar bu ani iklim değişikliğinden oldukça etkilendi ve hastalananlar çoğaldı. O kar ve soğuktan hastaları Pülümür’deki hükümet tabibine veya Erzincan’a götürmek mümkün olamıyordu. Pülümür’de hastane de yoktu zaten. Aşağı yukarı 500 kişiden fazla insanın en ilkel koşullarda yaşadığı köyde ne bir ebe ne de bir sağlık memuru görevlendirilmişti. Epeyce insan, belki de kurtarılabilecekken yaşamını yitirdi.

İnsanlar açlığa mahkum edildi
İlk yıl, gelirken birlikte getirilen erzakla sorunsuz geçirildi. İkinci yıl tükenmeye başlayan erzakı, köylülerimiz ellerindeki  hayvanlarının bir bölümünü, köye gelen hayvan simsarlarına ucuz, pahalı satarak temin ettiler. Hayvan fiyatları konusunda köylünün pek deneyimi yoktu. Simsarlar, sürgünden gelen bu insanların sırtından vurgunlar vuruyorlardı.
Arazinin dar ve gelir kaynaklarının kıt olduğu köyümüze, gelişimizin üçüncü yılının karakışında, açlık başgösterdi. Bu durumda bu yoksulluk ve sahipsizliğe dayanamayan bazı aileler, yine gözyaşlarıyla yıllarca hasretini çektikleri Dersim’in kutsal mekanlarından, köylerinden ve tanıdıklarından ayrılarak geldikleri sürgün yerlerine gerisin geri gittiler…
Köyde açlık hüküm sürdüğünden, Kaymakamlık, ilçeye bağlı köylerin muhtarlarına, Çirik köyü halkının çektiği açlığa çare olarak un toplama emri verdi. Köyün genç insanlarından oluşturulan gruplar, sürgüne tabi tutulmamış ve Kaymakamlıkça belirlenen köylere gideceklerdi. Kara batmamak için (leken) denilen kar ayakkabılarıyla yollandılar. Gittikleri yerde, köyün bekçisinin refakatinde, kapı- kapı dolaşarak, toplayabildikleri bir-iki çuval unu getirdi gruplar. Değişik köylerden getirilen unların tamamı birleştirildi ve dağıtım sonunda her haneye iki pişirimlik un düştü.   
Böylece Devlet Baba (!) aç insanlarına büyük hizmet (!) vermenin mutluluğuna kavuşmuş oldu. Devlet silolarında bulunandan bir-iki kamyon zahireyi açlık çeken bizlere yollayabilirdi, ama bunu bizlere layık germedi ve yapmadı. Dünyayı kana bulayan Alman faşizmine yüzbinlerce ton buğday gönderilirken, kendi insanları açlıkla savaşıyordu dağların başında çaresiz. Daha da ileri giderek Devlet Baba (!) köyün insanlarını dilenci ederek, o kar ve kışta, diğer köylerdeki zaten yoksul olan insanların kapılarına yolladı. Bu utanç, o zamanki hükümetin hanesine kaydedildi mi bilemiyoruz. Ama bizler bu rezaleti nasıl unutabiliriz ki? Bu utanç, yüreğimizde kanayan bir derin yaradır ve hala işliyor…” (Dersim’de İklim, Ekim-2004)
Bilmem, sürgünden dönenlerin dramını ve yaşadıkları travmayı bu kadar özlü biçimde anlatan bu anekdottan sonra fazla söz söylemeye gerek var mı? Bence yok. Biz yine de, sözü, tüm bu travmaları yaşayan Dersim’in sürgün çocuğu şair Cemal Süreya’ya bırakalım:

“Biz kırıldık daha da kırılırız
Ama katil de bilmiyor öldürdüğünü
Hırsız da bilmiyor çaldığını
Biz yeni bir hayatın acemileriyiz
Bütün bildiklerimiz yeniden biçimleniyor

Şiirimiz, aşkımız yeniden
Son kötü günleri yaşıyoruz belki
İlk güzel günleri de yaşarız belki…”


Dersimli çağdaş şairlerden Fadıl Öztürk de “Sürgün”ü şöyle şiirleştiriyor:


“Şimdi, bir yerde doğup, bir yerde büyüyüp,
Adı gurbet olan bir yerde ölüyoruz.
Yurdumuzda gömülmek ya gözümüzde,
ya da vasiyetimizde kalıyor sadece.
Doğduğumuz yerde yaşlanmayı
bizden aldılar.
Bizim de sularımız gibi hayata akmak,
dağlarımız gibi omuzları dik durmak,
mevsimleri karşılayıp uğurlamak gibi hakkımız var…”


MEHMET BAYRAK