Türk kamuoyu siyasi partileri, medyası, burjuva (sermaye) kurumları, sendika ve dernekleriyle, hiç bu kadar ırkçılıkla paralize olup, bu denli kin, gaddarlıkla hizalanmamıştı.
Bir misal vermek gerekiyorsa eğer, Kürtler 12 Eylül darbesinde bu vahşiliği yaşamdılar. Zulüm ağır ama, ırkçılıkta topyekün konsesyum yoktu.
Mesela, en karanlık demlerin bir gününde, haber ajansları "Diyarbakır cezaevinde neler oluyor?" başlıklı bir haber geçiyor, ertesi gün gazeteler, olayı tutuklulardan Muzaffer Ayata’nın anlatttıkları diye yayımlıyor, böylece Türklerin gazete okuyan kesimi ile dünya kamuoyu, Türk ordusunun esirlerini lağımlara yatırıp onlara "b...k" yedirdiğini, karavanalarına ölü fareler kattığını, elleri bağlı esirleri çırılçıplak köpeğe saygı duruşunda tuttuğunu, işkenceye direnen dört kişinin de kendilerini yakarak yaşamlarına son verdiğini öğreniyordu.
İnsan öldürmek üzere eğitilmiş generaller, haber konusunda bunlar kadar yasakçı değildi, yani...
Yine bu süreçte, Erbil Tuşalp "Bin Belge" ve ben de "Sanık Ayağa Kalk" adıyla, Türk ordusunun işkence çeşitlerini ve adaletini hikaye eden kitaplar yazıyorduk. Ardından, Kenan Evren‘in yazarı saklı kalan "Zorti" başlıklı portresi ve benim "Bana Evren Paşa Deyin" kitabım bile yayımlandı.
Bugün gün, "ayağı xırikli" mahalle kalpazanları, sokak dolandırıcısı çocukların devranı, üniformasız darbecilerin karanlık günleri, "Müslüman Kardeşler İslamı" ile Kemalisto-Faşisto çetesi koalisyonun baharıdır. Bu devranda her şey yasak, övgü serbesttir.
Dünyaca okunan bir kalem olan Ahmet Altan ve gazeteci Nazlı Ilıcak "darbeyi hayal etme" suçundan ömür boyu hapse mahkumdur, bugün. Çoğu Kürt, en az 127 gazeteci tutuklu.
Nusaybin’in sokağa çıkma yasağı günlerinde, 10 yaşındaki Elif Akboğa’nın tuttuğu günlükleri haberleştiren ve haberini yıkılmış şehrin resimleriyle destekleyen Kürt ressam- gazeteci Zehra Doğan, 2 yıl 9 ay, 22 günlük hapis cezasına mahkumdur.
Çocukların sabah, akşam iki defa "ne mutlu Türküm diyene" diye bağırtıldığı, mahalle futbol takımı maçlarında bile istiklal marşının çalınarak ülkenin ırkçı, şoven uğultularla boğulduğu, dağların "bir Türk dünyaya bedeldir" naralarıyla donandığı 1980’lerin sonundan, 2000’lerin başına kadarki süreç de bu denli vandal değildi.
O zaman, siyasi partiler Kürt düşmanlığı üzere, tek görüşlü değillerdi. Partilerin farklı görüşleri, renkli sloganları vardı. Tansu Çiller Bask modelini, Özal da herkesi federasyonu tartışmaya çağırıyordu. Bugün ise Faşizmin "tek"lik sloganı, Müslüman Kardeşler’in (IŞİD) tekliği ile bütünleşiyor.
Kürtleri hariç tutarsak, "ben Türküm" diyen nüfusun oy oranı yüzde 85’tir. Bu oylar, Kürt düşmanlığında tekleşen AKP, CHP, MHP, İyi Parti arasında bölüşülmektedir. Birinin herhangi bir Kürt’e selam vermesi, rakibe hücum vesilesi, yani muhalefet yapma fırsatıdır.
O nedenle CHP’nin başkanı, kendini saklayarak Kürt Ahmet Türk’le buluşuyordu.
Oysa, 1980’lerin sonu 2000’lerin başı sürecinde, gerçek Kemalist İsmet İnönü’nün oğlu ve Atatürk’ün verdiği bursla okumuş Erdal İnönü’ün başında bulunduğu CHP, Kürtlerin partisi HEP’le işbirliği yaparak seçime giriyordu. CHP’li Fikri Sağlar ve arkadaşları, katil askerlerin izini sürüp Sıddık Bilgin’in cesedini karakol bahçesinden çıkarıyorlardı. Bu insanlığın unutulmadının umuduydu...
Medya, her şeye rağmen, Kürtlerin kişiliğinde, insanlığa diş bilemiyordu. Mesela Cumhuriyet gazetesinin Genel Yayın yönetmeni Hasan Cemal, Kürt köylülere kendi pisliklerini yedirilmesi haberini manşetten yayımlıyor, inançlı bir Kemalist ve bu doğrultunun savaşçısı olan İlhan Selçuk, 1994 yılında DEP’lilerin zindana sürüklenme şekline karşı çıkıyor, 1995 yılında düşüncenin suç olmaktan çıkarılıp Kürt davası nedeniyle mahkum İsmail Beşikçi, Fikret Başkaya, Haluk Gerger, Mehdi Zana, Yılmaz Odabaşı’ların salıverilmesini savunuyordu.
Ve bugün, insanların diri diri yakılması, 10 şehrin yok edilmesinin haberi bile yasaktır. Günün muktedirleri ise utanıp arlanmadan, kendi devletinin geleceğini, bekaasının garantisini yurttaşım dediği içerdeki Kürtlerle, bitişik topraklarda yaşayanların bastırılıp yok olmasında arıyorlar. Amaçları için, yardım almak almak üzere Rusya ile al-ver pazarlığına oturuyor, Amerika’ya şantaj yapıyorlar...
Yer yüzünde, bunun bir başka benzeri yoktur. Oysa ülkelerin sınır boylarında bitişiğin dil konuşulmaktadır. Orası ayrı bir devlettir. Bu böyle diye, ta Hitler’den beri kimse, kendi "bekaa"sını karşı tarafın yok olmasında aramamaktadır. Yurttaşlarının akrabaları var ve orada özgürce yaşıyor diye o ülkeleri işgale kalkışmıyorlar.
İyi de, bütün bunlara, sen ne dersin Türk?
Ağa babalarının işlediği suç yüzünden, yer yüzü boyunca Ermeni katili diye yuhalanman yetmiyormuş gibi, Müslüman Kardeşler İslamıyla ambalajlı ırkçı rejim, şimdi seninin boynuna, resmen Kürt katili yaftasını asmakla meşgul...
Bu kimileri için, iftihar ise eğer, hayırlı olsun ama, dünya Kürt katillik kara bir kirdir ki, dünya durdukça çıkmıyor. Çünkü, İlhan Selçuk’ün "yüz yüze de bakamayacağız" dediği kerte de aşıldı. Bundan haberin olsun, onurlu Türk!...
Ve soruyorum sana, istikamet nereye dostum?.. Türk, istikamet nereye dostum?
Türk kamuoyu siyasi partileri, medyası, burjuva (sermaye) kurumları, sendika ve dernekleriyle, hiç bu kadar ırkçılıkla paralize olup, bu denli kin, gaddarlıkla hizalanmamıştı.
Bir misal vermek gerekiyorsa eğer, Kürtler 12 Eylül darbesinde bu vahşiliği yaşamdılar. Zulüm ağır ama, ırkçılıkta topyekün konsesyum yoktu.
Mesela, en karanlık demlerin bir gününde, haber ajansları "Diyarbakır cezaevinde neler oluyor?" başlıklı bir haber geçiyor, ertesi gün gazeteler, olayı tutuklulardan Muzaffer Ayata’nın anlatttıkları diye yayımlıyor, böylece Türklerin gazete okuyan kesimi ile dünya kamuoyu, Türk ordusunun esirlerini lağımlara yatırıp onlara "b...k" yedirdiğini, karavanalarına ölü fareler kattığını, elleri bağlı esirleri çırılçıplak köpeğe saygı duruşunda tuttuğunu, işkenceye direnen dört kişinin de kendilerini yakarak yaşamlarına son verdiğini öğreniyordu.
İnsan öldürmek üzere eğitilmiş generaller, haber konusunda bunlar kadar yasakçı değildi, yani...
Yine bu süreçte, Erbil Tuşalp "Bin Belge" ve ben de "Sanık Ayağa Kalk" adıyla, Türk ordusunun işkence çeşitlerini ve adaletini hikaye eden kitaplar yazıyorduk. Ardından, Kenan Evren‘in yazarı saklı kalan "Zorti" başlıklı portresi ve benim "Bana Evren Paşa Deyin" kitabım bile yayımlandı.
Bugün gün, "ayağı xırikli" mahalle kalpazanları, sokak dolandırıcısı çocukların devranı, üniformasız darbecilerin karanlık günleri, "Müslüman Kardeşler İslamı" ile Kemalisto-Faşisto çetesi koalisyonun baharıdır. Bu devranda her şey yasak, övgü serbesttir.
Dünyaca okunan bir kalem olan Ahmet Altan ve gazeteci Nazlı Ilıcak "darbeyi hayal etme" suçundan ömür boyu hapse mahkumdur, bugün. Çoğu Kürt, en az 127 gazeteci tutuklu.
Nusaybin’in sokağa çıkma yasağı günlerinde, 10 yaşındaki Elif Akboğa’nın tuttuğu günlükleri haberleştiren ve haberini yıkılmış şehrin resimleriyle destekleyen Kürt ressam- gazeteci Zehra Doğan, 2 yıl 9 ay, 22 günlük hapis cezasına mahkumdur.
Çocukların sabah, akşam iki defa "ne mutlu Türküm diyene" diye bağırtıldığı, mahalle futbol takımı maçlarında bile istiklal marşının çalınarak ülkenin ırkçı, şoven uğultularla boğulduğu, dağların "bir Türk dünyaya bedeldir" naralarıyla donandığı 1980’lerin sonundan, 2000’lerin başına kadarki süreç de bu denli vandal değildi.
O zaman, siyasi partiler Kürt düşmanlığı üzere, tek görüşlü değillerdi. Partilerin farklı görüşleri, renkli sloganları vardı. Tansu Çiller Bask modelini, Özal da herkesi federasyonu tartışmaya çağırıyordu. Bugün ise Faşizmin "tek"lik sloganı, Müslüman Kardeşler’in (IŞİD) tekliği ile bütünleşiyor.
Kürtleri hariç tutarsak, "ben Türküm" diyen nüfusun oy oranı yüzde 85’tir. Bu oylar, Kürt düşmanlığında tekleşen AKP, CHP, MHP, İyi Parti arasında bölüşülmektedir. Birinin herhangi bir Kürt’e selam vermesi, rakibe hücum vesilesi, yani muhalefet yapma fırsatıdır.
O nedenle CHP’nin başkanı, kendini saklayarak Kürt Ahmet Türk’le buluşuyordu.
Oysa, 1980’lerin sonu 2000’lerin başı sürecinde, gerçek Kemalist İsmet İnönü’nün oğlu ve Atatürk’ün verdiği bursla okumuş Erdal İnönü’ün başında bulunduğu CHP, Kürtlerin partisi HEP’le işbirliği yaparak seçime giriyordu. CHP’li Fikri Sağlar ve arkadaşları, katil askerlerin izini sürüp Sıddık Bilgin’in cesedini karakol bahçesinden çıkarıyorlardı. Bu insanlığın unutulmadının umuduydu...
Medya, her şeye rağmen, Kürtlerin kişiliğinde, insanlığa diş bilemiyordu. Mesela Cumhuriyet gazetesinin Genel Yayın yönetmeni Hasan Cemal, Kürt köylülere kendi pisliklerini yedirilmesi haberini manşetten yayımlıyor, inançlı bir Kemalist ve bu doğrultunun savaşçısı olan İlhan Selçuk, 1994 yılında DEP’lilerin zindana sürüklenme şekline karşı çıkıyor, 1995 yılında düşüncenin suç olmaktan çıkarılıp Kürt davası nedeniyle mahkum İsmail Beşikçi, Fikret Başkaya, Haluk Gerger, Mehdi Zana, Yılmaz Odabaşı’ların salıverilmesini savunuyordu.
Ve bugün, insanların diri diri yakılması, 10 şehrin yok edilmesinin haberi bile yasaktır. Günün muktedirleri ise utanıp arlanmadan, kendi devletinin geleceğini, bekaasının garantisini yurttaşım dediği içerdeki Kürtlerle, bitişik topraklarda yaşayanların bastırılıp yok olmasında arıyorlar. Amaçları için, yardım almak almak üzere Rusya ile al-ver pazarlığına oturuyor, Amerika’ya şantaj yapıyorlar...
Yer yüzünde, bunun bir başka benzeri yoktur. Oysa ülkelerin sınır boylarında bitişiğin dil konuşulmaktadır. Orası ayrı bir devlettir. Bu böyle diye, ta Hitler’den beri kimse, kendi "bekaa"sını karşı tarafın yok olmasında aramamaktadır. Yurttaşlarının akrabaları var ve orada özgürce yaşıyor diye o ülkeleri işgale kalkışmıyorlar.
İyi de, bütün bunlara, sen ne dersin Türk?
Ağa babalarının işlediği suç yüzünden, yer yüzü boyunca Ermeni katili diye yuhalanman yetmiyormuş gibi, Müslüman Kardeşler İslamıyla ambalajlı ırkçı rejim, şimdi seninin boynuna, resmen Kürt katili yaftasını asmakla meşgul...
Bu kimileri için, iftihar ise eğer, hayırlı olsun ama, dünya Kürt katillik kara bir kirdir ki, dünya durdukça çıkmıyor. Çünkü, İlhan Selçuk’ün "yüz yüze de bakamayacağız" dediği kerte de aşıldı. Bundan haberin olsun, onurlu Türk!...
Ve soruyorum sana, istikamet nereye dostum?..