Dün 30 Ağustos Zafer Bayramı’ydı.Bir tür "Ordu Bayramı" da sayılabilir.

Öyle olunca, biz ordunun dört subayının şahsında, güncel gelişmeleri yorumlayabiliriz.

Bunlardan birisi, Genelkurmay Başkanı’dır. Onun durumunu bizden önce Hürriyet yazarı Ertuğrul Özkök yorumladı. İki ilginç soru sordu: Birincisi, "Devletin ismi değişti mi?" sorusuydu. İkinci soru ise, "Cumhurun haberi olmadan savaşa mı girdik" şeklinde formüle edilmişti.

Soruların sorulmasının nedeni, Genelkurmay Başkanı’nın 30 Ağustos’ta yayınladığı mesajda, "Türkiye Cumhuriyeti" yerine "Türk Cumhuriyeti" ifadesinin yer almasıydı. Ayrıca Genelkurmay Başkanı, kendisini "Başkomutan" olarak ilan etmişti. Bilindiği gibi, "barış zamanlarında" "Başkomutanlık Cumhurbaşkanına ait bir rütbe". Genelkurmay Başkanı ancak "savaş zamanında" "Başkomutan" oluyor. İşte bu iki ifade nedeniyle de Özkök, haklı olarak "Devletin ismi mi değişti?" ve "Savaşa mı girdik?" diye merakla soruyor.

Ben de bir soru ekleyeyim: "Eğer hala barış zamanındaysak, Genelkurmay Cumhurbaşkanını Başkomutanlıktan azl mi etti?" Ya da "darbe dinamiği mi?"

İkinci Subay, hayatını kaybeden yüzbaşının ağabeyi olan Jandarma Yarbayı’dır. Onun sorduğu soru ilkesel bir sorudur: "Çözüm diyordunuz, ne oldu da sonuna kadar savaş diyorsunuz?" Bu soru, "savaş karşıtı" bir tutumu yansıtır. Çünkü "sonuna kadar savaşa" karşı çıkmadan "barış" olmaz. Yarbay "sonuna kadar savaş" siyasetine karşı çıkmıştır.

Üçüncü subay bir kadın astsubay. Evladı hayatını kaybetmiş bir annenin koluna girmiş, mezarlıktan dönüyorlar. Kadın astsubay, "zenginler asker olmaz, şehit de olmaz" diyor. İşte bu da, ordudaki "sınıfsal" tepkileri temsil ediyor.

Ve şimdi de dördüncü subayla ilgili haberi hep birlikte okuyalım:

"Tunceli İl Jandarma Komutanlığı'nda görevli olan ve Erzincan'dan dün öğlen saatlerinde özel otomobiliyle eşi ve çocuğuyla Tunceli'ye gitmeye çalışan ismi öğrenilemeyen Astsubay, Tunceli'nin Pülümür vadisinin Alacık köyü yakınlarında kalabalık bir grup PKK'lının yol kestiğini görünce acil dönüş yaparak yönünü değiştirdi. Yol kontrolü yapan PKK'lılar otomobilin geri dönerek hızla uzaklaşmaya çalıştığını görünce lastiklerine ateş etti. Otomobilinin lastikleri patlamasına rağmen durmayarak geldiği istikamete kaçan Astsubay ancak 4 kilometre gidebildi. 4 kilometre gittikten sonra durdurduğu aracından inen Astsubay, bölgeden geçen bir başka araç ile olay yerinden uzaklaşırken, eşi ve çocuğunu ise otomobilinin yanında bıraktı.

Otomobilin durduğu yerde bulunan bir lokantaya sığınan Astsubay'ın eşi ve çocuğunun yanına giden PKK'lılar eşine "Bizim senin ve çocuğunla bir işimiz yok. Eşinle işimiz var" diye propaganda yaptıktan sonra gitti. Astsubayın ailesi ise bir başka otomobilde Tunceli'ye gönderildi."

Acaba bu "garip" gibi görünen davranış nasıl yorumlanmalı?  

Kendisi "askeri" bakış açısından "doğru" olanı yaptı. "Düşmana teslim olmamak" için kaçtı. Karısını ve çocuğunu "muhtemel bir çatışma" ihtimali karşısında "emniyete" almak için yolun kenarında bıraktı.

Karısının ve çocuğunun gerillalar tarafından öldürülmesinden ya da DAİŞ’çilerin yaptığı gibi "kaçırılmasından" korkmadı mı?

Korkmadı.

Neden?

Çünkü astsubay, savaş alanında bulunan subaylar gibi, (hatta bunların kadın gerillanın çıplak bedenini teşhir edenleri, çocukları vuranları da içinde) gerilla hakkında tam bilgiye sahip: Gerilla "kadın, çocuk ve bebek öldürmüyor."

O nedenle, Astsubay "korkmadan" karısını ve çocuğunu gerillanın "vicdanına" teslim ederek, kendisi ise "teslim" olmayarak "en doğru" olanı yapmıştır.

Genelkurmay Başkanını, "sen mi Başkomutansın, Erdoğan mı?" sorusuyla ve "Türkiye Cumhuriyeti, artık Türk Cumhuriyeti ise Kürdistan’ı nasıl sınırlarının içinde tutacaksın" sorusuyla baş başa bırakarak, "yarbayın", "kadın astsubayın" ve "erkek astsubayın" Zafer Bayramlarını kutlayalım…

Ve şunu vurgulayalım: Gerilla astsubayın arabasını taramadı… Lastiklere ateş açtı. Ölen yok. Ve aynı gün, 16 yaşındaki "çocuk şoför" Kürdistan’da devlet tarafından "dur" emrine uymadığı için kurşunlanarak öldürüldü.