“Kimi zaman bir kişi öyle delice bir iş yapar ki birçok akıllı kimseler, bir araya gelerek düşünür, çalışırlar da durumu düzeltemezler.”

Özgür Sözlük, “Bir deli kuyuya taş atmış, kırk akıllı çıkaramamış” maddesinden...


Türkiye toplumunun başı, Cumhurbaşkanı Erdoğan ile fena halde dertte... Gün geçmiyor ki Erdoğan, “Türk tipi başkanlık sistemi”, “Türk tipi demokrasi”, “Türk tipi ulus” gibi yeni “Türk tipi” icatlarla gündemimizi meşgul etmesin! Şimdi de, “Türk tipi” bir “terör tanımının genişletilmesi” ile gündemi meşgul ediyor. Yani anlayacağımız, “bir deli kuyuya taş atmış, kırk akıllı çıkaramamış” meselesine döndük...


Terör tanımının genişletilmesi

“Terör uzmanı” Recep Tayyip Erdoğan, sarayında 14 Mart günü doktorlara hitap ederken ne demişti, hatırlayalım:

“Elinde silahı olan, bombası olan terörist ile unvanını, kalemini amacına ulaşabilmesi için teröristin emrine verenin de hiçbir farkı yoktur. Unvanının milletvekili olması, akademisyen olması, yazar, gazeteci olması, o kişinin aslında bir terörist olduğu gerçeğini değiştirmez. O eylemin amacına ulaşmasını sağlayan bu destekçilerdir, bu yardakçılardır. Bu bakımdan terör ve terörist tanımını yeniden yaparak ceza kanunumuza derç etmeliyiz diye düşünüyorum.”

“Derç etmek” ile kastı, eklemek...

Erdoğan’ın bahsettiği ve 2005’ten beri yürürlükte olan Türk Ceza Kanunu zaten, 12 Eylül Darbesi’nin faşizm uygulamalarına kaynaklık eden anayasasının ürünü... Daha nesine “derç” edecek ki?

Türk basını başta olmak üzere Reuters ve Associated Press (AP) gibi birçok basın organı, Erdoğan’ın bu “dahiyane” açıklamasını okuyucularına duyurdu. Adeta, “Emir padişahınsa tartışma bizimdir” der gibi Türkiye’de birçok kesim tartışmak “zorunda” kaldı, kalıyor ve kalacağa da benziyor. 

İngiliz sinema oyuncusu Peter Ustinov’un, “Yoksulların savaşına terör, zenginlerin terörüne savaş denir” sözü tam da bugünlerde, Erdoğan komutasında Kürdistan’da yürütülen savaşı tanımlar gibidir. Mevzubahis terörse, Erdoğan’ın komuta ettiği devletten daha terörist bir yapılanma yoktur. Anayasasından tutun ceza kanununa, ordusundan alın polisine kadar hepsi Kürt ve diğer halkların karşıtlığı ve inkarı temelinde inşa edilmiş; yürütülen savaş, böylesi bir karşıtlık temeline dayanıyor.


Türk doktrini...

Türkiye’deki resmi devlet doktrini, içeride tüm diğer etnik ve dini kimlikleri yok sayma üzerine inşa ettiği bir yorum değil; henüz anayasanın başlangıcında, “Türk milli menfaatlerini, Türk varlığını, devleti ve ülkesiyle bölünmezliği esasını, Türklüğün tarihi ve manevi değerlerini, Atatürk milliyetçiliğini” merkeze alıyor; 3. maddede, “Türkiye devleti ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütündür, dili Türkçe’dir” diyerek Türklüğe dayalı bir devlet olduğunu gösteriyor. 

Erdoğan sürekli “tek millet, tek bayrak, tek din, tek devlet” derken, tekçi ve katı merkeziyetçi devlet doktrininin tezahürünü ifade ediyor. Bu söylem ile ne zaman kamuoyunda Kürt halkının kolektif haklarına dair bir talep veya tartışma yaşansa, Erdoğan ve önceki devlet yöneticileri, farklılığı reddeden benzer milliyetçi, ırkçı ve tekçi söylemlere başvurmuştur. Normal ölçekte ırkçılık, milliyetçilik ve ayrımcılık temelinde suç teşkil eden bu söylemler, anayasal güvenceye dayandığı için meşru sayılıyor; bu meşruiyet temelinde de Kürt’e her türlü zulüm, işkence, baskı ve terör mübah sayılıyor. Uluslararası hukuk da buna göz yumarak meşruiyet sağlıyor.


Uluslararası hukuk(suzluk)

Mevcut devletlerarası hukuk, devleti olmayan halkların aleyhine işliyor. Hukuk, ezenlerin ezilenlere karşı bir korumu aracına dönüştürülmüş adeta. Bir nevi egemen olanların kendi tekellerine aldıkları bir yaptırım gücü... Bunu en bariz biçimde Kürtler örneğinde görebiliyoruz. 

Avrupa’daki egemen devletlerinin ev sahipliğinde 1923’te Lozan’da, Kürtlerin yaşam alanlarını Türkiye, Irak, Iran ve Suriye devletlerinin sömürüsüne yol açan bir anlaşma yapıldı. Bu anlaşmanın oluşturduğu uluslararası hukuk, Kürtlerin payında her türlü ayrımcılığın, haksızlıkların, sömürünün, imha ve inkar politikalarının olduğunu, hepimizin malumudur. Hala Kürtlerin uluslararası hukukta yeri olmadığı için Kürtler adına mücadele yürüten hareket, örgüt ve siyasetçiler de terörist, bölücü, yasakçı ve en sempatik haliyle “ayrılıkçı” olarak tanımlanıyor. İnsanların birbiriyle ilişkilenmesinin ölçüleri olarak da değerlendirebileceğimiz hukuk, devletlerce uygulandığında, haksızlığı uygulayanın haklı olduğu bir durumu açığa çıkarıyor. Egemenlerin hukuk anlayışında hukuk ve onun yasaları, insan haklarına göre değil, siyasi ve ekonomik çıkar ilişkilerine göre dizayn ediliyor.


Kobanê, Şengal, Paris, Roboskî, Cizre, Sur...

Eğer resmiyette ve uluslararası hukukta Kürt’ün adı yoksa, ona uygulanacak bir hukuk da yoktur. Bu Kürt’ün mücadelesinin uluslararası hukukta terör ve yasaklar ile damgalanması da “hukuk gereğidir”. 

Yakın geçmişe bir bakalım: Kobanê’ye saldırı geliştiğinde, oradaki insanların haklarını savunacak “resmi” bir merci yoktu. Çünkü uluslararası hukukta yalnızca Suriye devleti vardır; o da Kobanê’deki insanların haklarını savunmak bir tarafa, fırsat bulsa bir kaşık suda boğacaktır. 

Ya da Kobanê öncesi Şengal’e gidelim... Êzîdî Kürtlerin de uluslararası hukukta tanınırlığı yoktu. Onları “resmi” olarak korumayı üstlenen Güney Kürdistan’a bağlı KDP peşmergelerinin yaptıklarını da dünya alem biliyor. 

Paris’te 9 Ocak 2013’te katledilen Sakine Cansız, Fidan Doğan ve Leyla Şeylemez’in katilleri ve azmettiricileri belliyken, hangi uluslararası hukuk onların haklarını savunacak? Vatandaşı olduğu Türkiye devleti tarafından katledilmişken, hangi hukuk onların katillerinden hesap soracak? 

Roboskî’de vatandaşı olduğu ülkenin ordusu tarafından 34 Kürt hunharca katledilmişken, hangi uluslararası hukuk Türkiye’yi yargılayacak?

Daha güncel örneklerle anlatalım... 

Panzer arkasında Hacı Lokman Birlik’i sürükleyen, devlet elemanı, hem de devlet hukukunun icracısı pozisyonunda bir güvenlik personeli değil miydi? Panzer kimin panzeri? 

Cizre’de, Sur’da, Silopi’de yüzlerce sivil insan katledilirken, bodrumlarda canlı canlı yakılırken, cesetleri çırılçıplak teşhir edilirken, şehirler panzerler sürülürerek yerle bir edilirken, “uluslararası hukuk” bekçileri niye kılını kıpırdatmıyor? 

Neden Mart 2011’de Suriye’nin Dera’sında, Baas rejiminin çocuklara yaptığı işkenceden yola çıkıp “uluslararası hukuku” da arkalarına alarak kınama ve açıklamalarda bulunan BM, AB, ABD, Almanya, Fransa, İngiltere ve diğer tüm devletler, bugün Dera’nın bin katı vahşeti Kürdistan’da uygulayan Erdoğan rejimine karşı sessizlik içindedir? 

Sessizlikleri ortaklıklarından mı, bilmiyoruz. Bildiğimiz, “faili belli” bu devlet terörünün uluslararası hukukta yargılanmasının “mümkün” olmadığıdır. Tersine, saydığımız örneklere benzer devletlerin yüzlerce katliam ve katliam girişimine karşı Kürt’ün hakları için mücadele eden PKK’nin “terör örgütü” olarak fişlenmesi, oluşturulmuş olan bu hukuk “şebekesinin” gereğidir. Kısacası, Peter Ustinov’un da özetlemiş olduğu gibi, “yoksulların (ezilenlerin) savaşına terör, zenginlerin (egemenlerin) terörüne savaş denildiği” bir dünya ile karşı karşıyayız.


Müşterek terör tanımı yok

Dünyada müşterek bir “terörizm” tanımının olmadığını, iktidarı elinde bulunduran devletlerin tekelinde araçsallaştırıldığını Hindistanlı yazar Arunhati Roy anlatıyor: “Retoriği bir kere unutun ve düşünün ki, dünya hala mantıklı bir ‘terörizm’ tanımını bilmiyor. Birileri için terörist olan, diğerleri için çoğu zaman özgürlük savaşçısıdır. Fakat meselenin özünde dünya genelinde çok derinlere yerleşmiş ve şiddete karşı değişken yaklaşımdır. Bir kere eğer şiddet siyasetin meşru bir aracı olarak kabul edilmişse, teröristlerin (isyancılar veya özgürlük savaşçıları) ahlaki ve siyasi kabulü tartışmalı, engebeli bir yola girmiş bulunuyor.” 

Yani müşterek bir tanımı olmamasına rağmen, kim gücü elinde bulunduruyorsa, terör tanımını da kendi çıkarlarına göre o yapabiliyor. Fakat devletlerin etnik, dini veya siyasi bir topluluğa yönelik insanlığın vicdanında infial uyandırabilecek baskıcı, dışlayıcı ve yoksullaştırıcı politikalarına karşı direnme hakkını bizzat Birleşmiş Milletler (BM), “insanın zorbalık ve baskıya karşı son çare olarak başkaldırmak zorunda kalmaması için” İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’nin garantilediğini yazıyor. Bugüne kadar bu karardan ötürü BM tarafından mahkum edilmiş bir örneği ise doğrusu bilmiyoruz. Tersine BM bile kendine üye devletleri esas alarak bu devletlerin egemenliğindeki siyasi, dini veya etnik farklılıklara uygulanan zorbalıklara dokunmuyor; aslında üyelerine meşruiyet sağlıyor. Bu konuda İran, Türkiye, Suriye, Irak, Hindistan, Sri Lanka gibi ülkelerde farklılıklara yaşatılanlara bakmak yetiyor. 

“Terör” suçunun müşterek bir tanımı olmasa da, var olanında da devletlere hiç dokunulmuyor. Durham Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden Prof. Fiona de Londras bu konudaki çıkmazı şöyle özetliyor: “Yine sanki sadece devlet dışı aktörlerin yaptıkları ‘terör eylemi’ olarak görülürken, devletlerin yaptıkları ise ‘suç’ olarak kabul ediliyor. Devletin meşru güç kullanma hakkına sahip olduğuna dair bir kural var gibi. Ama bir devlet başkanını ‘terörizmle’ suçlamasalar bile ‘teröre yardım etmek’ ile suçlanabiliyor.” 


Mahkum etme ahlakı(!)

Birleşmiş Milletler üyesi devletlerin kendi retorikleri tekeline aldıkları, kendi başlarına tanımladıkları “şiddet”i Arundhati Roy, Hindistan’daki Maoist gerillaların mücadelesini anlatan kitabında farklı bir bakış açısıyla anlatıyor: “...kendim şiddete başvurmayacak olsam bile, ülkedeki koşullar göz önünde bulundurulduğunda, şiddeti mahkum etmek ahlaksızca olacaktır… Keza, korkunç adaletsizliklere karşı mücadele eden bir direniş hareketini, o adaletsizlikleri uygulayan hükümetle aynı kefeye koymak saçmadır.” Roy burada “ülkedeki koşullar göz önünde bulundurulduğunda” şiddet yönteminin dışında Maoist gerillalara fazla seçenek kalmadığına dikkat çekiyor. Bu durum Türkiye’deki Kürtler için farklı değil.


Devlet terörü tartışması...

Terör ve şiddet kavramının keyfi tanımının nasıl uygulandığına dikkat çeken Dr. Murat Paker, geçen yıl 7 Haziran seçimlerinden önce CNN Türk ekranlarında “Ne Oluyor” (05.02.2015) programında, HDP’nin şiddetle arasına mesafe koyması gerektiğine dair söylenenlere karşılık, “...tutarlı olmak ve çifte standarttan uzak durmakta fayda var. Mesela HDP’ye şiddetle mesafesine dair bir eleştiri yaparken, aynı eleştirinin devlet terörünün aktörlerine karşı yapılması lazım. Ki bu devlet terörünün aktörleri olan diğer üç parti (AKP, CHP ve MHP) değişik zamanlarda sivil halka yönelik yapılmış devlet şiddetinin de aktörleridir, dolayısıyla onlara da aynı eleştirinin yapılması lazım” diyerek Türkiye devletinin elinde bulundurduğu şiddet aygıtının Kürtlere karşı kullanılmasına dikkat çekmişti. Türkiye medyasında böyle seslerle ender karşılaşmamızın nedeni, yıllardır yaşanan savaşta TC devletinin Kürdistan’da uyguladığı terörü görmezden gelmesini sağlayan baskıcı devlet düzeniydi; ki bu düzen, uluslararası hukukça kollanıyordu ve hala kollanmaktadır.

Bu örnekten yola çıkarsak, devletin baskıcı, sömürücü ve resmi düşüncesini sorgulayan akademisyenlerin, siyasetçilerin, yazarların, sanatçıların hemen devlet merkezli saldırgan tepkilere, mantık dışı kriminalizasyona tabi tutulması, oluşturdukları bu hukuk tekelinin sonucudur.

Uluslararası normlar, yasalar, maddeler, kanunlar, haklar... Böyle şatafatlı tanımlamaların hiçbirinin bizim, Kürtler ve adı devletle anılmayan halklar için bir karşılığı yoktur. Arundhati Roy, “Onur, sadece zenginlere ait bir lüks müdür?” diye soruyor; “Acaba hukuk da sadece devletlerin ve egemenlerin yararlanacağı bir lüks müdür” diye de düşünmeden düşünmeden edemiyor insan.


Bush doktrinli Erdoğan…

Ankara’daki patlamayı gerekçe göstererek Türkiye’de insanları tercih yapmaya zorluyor Erdoğan. Bu yüzden 14 Mart’ta kendi sarayında, “Bir takım çevreler yol ayrımı durumunda: Ya bizimle olacaklar ya da teröristin yanında yer alacaklar. Ama ile, fakat ile başlayan açıklamaları, teröristin yanında yer almak olarak görüyoruz” diyebiliyor. Bu ifadelerinden anlaşıldığı gibi herkesin kendisi gibi zeka diyeti yaptığını düşünüyor. İnsanlara, Ankara’da yaşanan patlamaların kendisinin Kürdistan’da yürüttüğü “çökertme” savaşının sonucunda tepki olarak geliştiğini anlatmıyor. Kürdistan’da Türk devleti, ordusu ve polisi ile adına “terör” dediği fakat özünde Kürt halkına karşı kirli bir savaş yürüttüğünü söylemiyor. Söyleyenleri susturuyor, tutukluyor ve tercih yapmaya zorluyor. Başta medyayı ve ikna ettiği herkesi kendi savaşında saf tutmaya zorluyor.

Bunun sonucunda ise toplumun büyük bir kısmı, “benden uzak olduğu müddetçe, benim adıma savaşabilir” noktasına getirildi. Ama Kürt halkına karşı savaşa geçit veren Türkiye toplumu Kürt’ü düşman belleyen devlete “dur” demedikçe ortak bir geleceği de imkansız kılıyor.

Hatırlayanlar bilir: 2001’deki 11 Eylül saldırılarından sonra ABD Başkanı Bush, dünyaya verdiği ültimatomda, “Bugünden itibaren terörü destekleyen her ülkeyi düşman rejim sayacağız” deyip eklemişti: “Ya bizimlesiniz, ya teröristlerle birliktesiniz.” Erdoğan’ın esin kaynağı, Bush’un bu açıklamasıdır. Fakat Bush’un bu dayatmasından sonra Afganistan ve Irak’ta yüz binlerce insanın ölümüne sebebiyet verdiğini de unutmayıp bir yere not edelim. Yine de ne Bush’un zevkleri, ne de Erdoğan’ın kaprisleri için insanlar böylesi bir tercih yapmadı, yapmak zorunda değiller.


Türkiye’nin kendisi ve ötesi için bir tehdit”

Türkiye’de Kürt sorununun çözümü için Kürtler, birçok kez yayınladıkları deklarasyon, mutabakat ve yol haritası ile hazır olduklarını kamuoyuna deklare etmişken, buna karşılık çözüme direnen, güvenlikçi, devletçi ve kriminalize edici imha politikaları ile halledebileceğini düşünen Erdoğan ve AKP’sinin son savaşı yıkım getiriyor.

Nasıl mı? Ülkede hukuk işlemiyor, işler rüşvetçilik ve “adamcılık” ile yapılıyor, parlamenter sistem çalışmıyor, valilik ve kaymakamlık yerel demokrasinin gelişmesinin önünde engel, demokrasi ve özgürlükler söz düzeyinde ifade ediliyor, hükümet ve siyaseti şeffaf değil, muhalefet sindirilmiş, muhalifler cezaevine atılıyor, basın özgürlüğü yok, ekonomi politikası dibe vurmuş, eğitim, hukuk, STÖ gibi kurumlar bağımsızlığını yitirmiş, tüm komşuları ile sorunlu, müttefikler ile kavgalı ve toplumu taraf tutmaya zorluyor... 

Türkiye’de 3713 sayılı Terörle Mücadele Kanunu’nda terörün tanımı şöyle yapılıyor: “Terör; cebir ve şiddet kullanarak; baskı, korkutma, yıldırma, sindirme veya tehdit yöntemlerinden biriyle, anayasada belirtilen Cumhuriyet’in niteliklerini, siyasi, hukuki, sosyal, laik ekonomik düzeni değiştirmek, devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozmak, Türk devletinin ve Cumhuriyet’in varlığını tehlikeye düşürmek, devlet otoritesini zaafa uğratmak veya yıkmak veya ele geçirmek, temel hak ve hürriyetleri yok etmek, Devletin iç ve dış güvenliğini, kamu düzenini veya genel sağlığı bozmak amacıyla bir örgüte mensup kişi veya kişiler tarafından girişilecek her türlü suç teşkil eden eylemlerdir.” 

Bu sayılan nitelikler, Erdoğan rejimini anlatmıyor mu sizlere? Şiddet, baskı, korkutma, yıldırma, sindirme veya tehdit... Peki ama Türkiye’de tüm bu yöntemleri kullanan bir kişinin “konforu” için diktatörlükle karıştırdığı Başkanlık tartışmalarına alet olmanın felaket olduğu görülmüyor mu?

Yakın bir zamanda Amerikalı yazar ve düşünür Noam Chomsky, Erdoğan’ın geldiği tehlikeli aşamayı şöyle ifade etti: “Erdoğan (...) otoriter ve baskıcı bir yönetim tesis etme yönünde çaba göstermekte. Kendisinin en son eylemleri, bu tehlikeli gidişatı daha da ileri taşıyarak Türkiye’nin kendisi ve ötesi için bir tehdit meydana getirmekte.”

Bu anlamıyla Erdoğan’a karşı çıkmak, onun faşizan politikalarına karşı çıkmak, terör değil, demokrasi için bir sorumluluktur. Bu sorumluluk için Erdoğan’ın dediği gibi “unvanının milletvekili olması, akademisyen olması, yazar, gazeteci olması” mücadele gerçeğini değiştirmemelidir.


DEVRİŞ ÇİMEN