Türk halkı bir sabah uyandığında, haberi olmadan kendini Suriye’ye karşı ilan edilmiş savaşın içinde buldu.

 İktidar bir başka ülkeye, “soğuk” da değil, “sıcak” savaş ilan etmişti. Fakat, “Türk tipi demokrasi”de “halkın temsilcisi” diye sunulan parlamento olanlardan habersizdi.
 AKP devlet, devlet AKP idi. Parlamento, halk ayrıntı, hayalet gibi dolaştırılan Osmanlı ruhu “cihan devleti” olmaktı. Osmanlı’da halkın bilgi sahibi olması da gereksizdi.
Suriye Dışişleri Bakanı Mualim anlatmıştı: “İç işlerimize sarkmak için, bizden, kafadarları İhvancıları (Müslüman Kardeşler), iktidar ortağı yapmamızı istediler. İstekleri olmayınca, savaş ilan ettiler.”
Erdoğan, bütünleşmek istediği Suriye’deki yandaşları için verdiği mücadeleye “demokrasi için” diyordu.
Yandaşlık ve yandaşlaşma “biz” gerisi “onlar”dı. “Bizden” olanlar, TC’de, Libya, Sudan, Fas ve ötekilerde su başlarındaysa demokrasi “var”dı. Güce yandaş olup, değirmenlerine su taşımaya yanaşmayan “onlar”ın yeri hapishaneydi.
İki yüzlülüğe bakın, içeride sekizbin Kürt’ü, bir türlü karar verilmeyen sebepten dört yıldan beri hapiste tutan rejim, Mısır’da sokak savaşına giren İhvancılar tutuklanınca “ey Batı, ey Nobel sen nerdesin?” feryadıyla ayağa kalkıyordu.
İnsaniyete dair inandırıcılıklarına bakın ki, Roboskî Kürt katliamının hesabını soranlar, “takipteki düşman” muamelesi görüyor, öldürülmüşlerin yakınları ceza çemberine alınıyor, keskin nişancının roketiyle tike tike edilen Ceylan kızın adı bile anılmıyor, “insaniyet de bizde” gösterisinde, Mısırlı Esma “öldürülmüş insanlığın sembolü” haline getiriliyordu.
Mısır’da cadde ve meydanları işgal çadırlarıyla doldurmak, demokratik hak, TC’de, Dünya Barış Günü’nde bile parklar, cadde ve meydanlar polis zinciriyle, yandaş olmayanlara yasaklıydı.
Afgan dağlarından yola çıkmış göçebeler Selçuklu ve Osmanlı’nın ruhu “Türk ecdadımız” diye diye ırkçılığın sembolü haline getirilip, dolaştırıldığı bir yerde, insanlar bir sabah uyandıklarında, kendilerini Suriye ile savaşta buluyordu. “Tek kişilik karar ağzı” Erdoğan, “ey Esad” naraları ata ata, ülkenin öldürülmesine gün, ay hesabıyla ömür biçiyor, emrindeki ordu, savaşa giriş olarak, sınırda mevziler kazıyor, beri gelecek “dost ve din kardeşi” siviller için, barınak “çadır kentler” kuruluyor, “yandaşlaştırılmış”, “biat etmeyen kalemleri” ayıklanıp, saf dışı edilmiş basın-yayın da savaş tamtamlarına “yallah” gazı veriyordu.
Türk halkının büyük çoğunluğuyla, savaşı “attari oyunu” bildiğinden mi bilinmez, sessiz, melül olanları seyrediyor, Rojava’daki Kürt Esmaları öldürmeye katil gönderen efendilerine yüzünü buruşturup “çocukları öldürtme” demiyor, “benim ocağıma giren, cebimden çıkan ne?” sorusunu da sormuyordu. “İnsaniyetini sevdiklerim” savaşı düğün, bayram sanıyor, çekik tutuyor, öte yandan Mısır’da bir Esma ölmüş yasına duruyolardı. Sevsinler, böylesi insaniyeti…
Beyinsel geri kalmışlığıyla, kendini akıllı sanan kurnaza bakın siz. Dünya, alem “sana ne oluyor, komşu evinde işin ne?” demesin diye, ordusunu mevzide tutup, dünyanın dört bir yanına dağılmış, “Allahu ekber” sloganıyla insan kesen, aynı haykırışla tecavüzlük eden El Kaidecileri toparlayıp eğitiyor, Batı izin vermediği için işgal edemediği Rojava’ya salıyor, “sabah git vur, bomba patlat, akşam dön” yaptırıyor, döngünün fotoğrafları, öldürülenlerin TC’den giriş belgeleri dünya medyasında (Türk medyasında bile) yayımlanıyordu.
El Kaide kiralık silah, maşaydı. Dünya medyası, Türk devletinin El Kaide’yi teçhizatlandırıp kullanarak Kürtlerle, Suriye cephesinde de, yine gayrı resmi olarak İran, onların destek verdiği Filistin yanlısı Hizbullah’la savaştığını işliyordu.
Ne kadar ayıp ve üstelik suç…
“Dünya devleti olduk” diye övünenler, dünyaca terörist diye aranan El Kaide’ye sığınarak düşmanlarıyla savaşa giriyordu. El Kaide ise insan keserek, insan ciğerini yiyerek insanlığın üstün değer yargılarını kirletiyordu.
Cihan devleti olmayı tersinden okuyanlar, El Kaidecileşirken, Türk halkı gözü, kulağı kapalı, “öyle cici demokrsiye, böyle ana muhalefeti” temsil eden CHP bu çağda, Atatürkleri dün ölmüş gibi ruhunu çağırmak, yasını tutmakla meşguldü.
Kürt lider Selahattin Demirtaş, sınır ötesinde Kürtlere karşı silah olarak kullanılan El Kaidecilerin adresini açıklayınca, Recep Erdoğan, denenmiş ve yakışık kaldığı teslim edilmiş “inandırıcılığı” ile cevap veriyordu:
“Biz aşırı uçların hepsine karşıyız. Hepsinden uzağız.”
Açıklama yapan BDP’nin Başkanı, diyor ki “Ben adresleri veririm.” O, diyor “Yani bu kadar bu işlerde kabiliyetli ise bize PKK’lıların da adreslerini versin. Onlar da aşırı uçtur.”
Oysa PKK’nin adresini, en iyi bilen oydu. Ordusu kimyasal silahlar da kullanarak adreslere taarruz ediyor, bir yandan da kendi adamlarını müzakere masasına oturtuyordu. Buna rağmen, adres konusunda hafıza kaybına uğrayınca, meydanları dolduran Kürtler hatırlatma babından ses veriyordu:
“PKK halktır, halk burada!..”