
Kürtlere yönelik soykırıma varan uygulamalar, Türkiye’yi AB’den her geçen gün biraz daha uzaklaştırıyor. Avusturya, Almanya, İsveç ve diğer Avrupa ülkeleri arasında rutine binen çelişkiler her geçen gün kamuoyu önünde daha yüksek sesle konuşulurken, Avrupa Parlamentosu’nda yapılacak oturumlarda Türkiye’ye yönelik silah ambargosu da tartışılıyor.
Avrupa’da çok sayıda siyasi çevre de Türkiye ile olan AB müzakerelerinin askıya alınmasını her geçen gün gündeme getiriyor. HDP Dışilişkiler Sözcüsü ve Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi üyesi Bingöl Milletvekili Hişyar Özsoy, Türkiye’nin 2004’teki süreçten çok kötü bir duruma geldiğini ifade ederek, Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi’nin (AKPM) Ekim ayındaki oturumlarında izleme sürecine (monitoring) alınabileceğini söyledi.
Ekim ayında AKPM’de yapılacak oturumlarda Türkiye’nin tekrardan izleme sürecine alınacağı konuşuluyor. Bu konu hakkında neler söyleyebilirsininz?
Geçtiğimiz Haziran oturumlarda Türkiye demokratik düzenlemeleri yapmaz ve hak ihlalleri konusunda gözle görünür iyileştirmeler olmazsa, Avrupa Konseyi’nin (AK) Türkiye’yi tekrar izleme sürecine tekrar dahil etmeye hakkı olacağına dair bir ibare vardı. Bu ibare rapora kısmen de yansıdı.
Ciddi tartışmalar oldu bu konu üzerinde. Önümüzdeki oturumlardan temel gündemlerden birisi olacak bu durum. Bunun dışında bize gelen bazı bilgilerde var. Türkiye’nin, Rusya gibi oy hakkının askıya alınmasına dair parlamenterler arasında bir metin dolaştırıyor. Ayrıca Türkiye’nin oy hakkının alınması değil ama tekrardan izleme sürecine alınmasına yönelik daha güçlü bir tartışma söz konusu. AK ve Türkiye arasındaki gelişmeler önümüzdeki dönemde daha gerilecek gibi görünüyor. Eğer bazı iyiyleştirmeler olmaz ise Türkiye’nin başı hayli derde gireceğe benziyor.
HDP nasıl bir pozisyon alacak?
Bizim pozisyonumuz izleme sürecine dahil edilmesi yönünde olacak. Türkiye AB ilişkileri uzun bir sürece dayanıyor. Türkiye 2004 yılında izleme sürecinden çıkıp izleme sonrası sürece yani ‘post monitoring’e alınmıştı. Bu yapılırken Türkiye, üzerine düşenleri yerine getirmemişti. Fakat Türkiye’yi şöyle bir gerekçe ile ‘post monitoring’e dahil ettiler: “Evet bütün taahütlerinizi yerine getirmediniz ama önemli mesafe katettiniz” demişlerdi. Yeterli olmazsa da bir mesafe kattedilmişti. OHAL kaldırılmıştı, ölüm cezası kaldırılmıştı, Leyla Zanalar serbest bırakılmıştı, Kürtçe üzerinde kısmi anlamda bir rahatlama olmuştu. Dolayısıyla bunları gözönünde bulundurarak Türkiye’yi ‘post monitoring’e almışlardı. O zaman Türkiye’ye, 12 maddeden oluşan bir ev ödevi verdiler. Avrupa Yerel Yönetim Özerklik Şartı’nın gereklerinin yerine getirilmesi, seçim yasasının demokratikleştirilmesi ve yüzde 10’luk seçim barajının indirilmesi gibi 12 madde vardı. Türkiye bu 12 maddeyi yerine getirmediği gibi 2001 ila 2004 arasındaki reform süreçlerini tersine çevirmiş ve mevcut durum daha da kötüye gitmiştir.
Mevcut darbe girişimi sonrasında OHAL’İn ilan edilmesi makul gelebilir. Ancak bir OHAL nasıl, ne için ve kime karşı kullanıldığı noktasında Avrupa’da ciddi endişeler olduğunu görüyoruz. Toplu bir cezalandırma yönetimi haline gelmiş, hukuk rafa kaldırılmış, idari tedbirlerle Türkiye ve Kürdistan’daki bütün muhalif sesler susturulmaya çalışılmakta. Dolayısıyla bizler Türkiye, AB ve AK arasında ilişkilerin tamamen askıya alınması yerine, Türkiye’nin izleme sürecine dahil edilmesi gerektiğini düşünüyoruz. Çünkü 12 yıldır belirtilen 12 madde üzerinde hiç bir şey yapmamış, aksine olanın da içi boşaltılmış. Türkiye’nin oy hakkının askıya alınmasını pek gerçekçi bulmuyoruz. Mülteci krizi ve Suriye’nin durumu ortadayken bunun gerçekleşmesi zor bir ihtimaldir. Siyaseten de pek doğru bir karar olacağını düşünmüyoruz.
AP’de yapılacak oturumlarda müzakerelerin sonlandırılması ve silah ambargosu gündeme gelecek. Bu konu hakkında HDP ve siz ne düşünüyorsunuz?
Avusturya ile Türkiye arasında gerilim yüksek. Aynı zamanda İtalya, İsveç ve Almanya ile de gerilim giderek tırmanıyor. Türkiye’ye çok yönlü yaptırım girişimleri var. Örneğin silah ambargosu meselesinde bu silahların sivillere karşı şiddetli bir şekilde kullanıldığına dair tespit ve raporlar söz konusu. Sur’da, Nusaybin’de, Cizre’de ve Silopi’de yüzlerce insan Avrupa’nın verdiği silahlar ile öldürüldü. Bu raporları gerekçe gösteriyorlar.
AKPM’nin ve AP’nin barış sürecinde aktif rol alması yölü girişimleriniz olmuştu. Ne durumda bu girişimler?
Bizlerin temel görüşü şu; AB aktif bir şekilde çözüme dahil olmalı. Avrupa Parlamentosu’nun (AP) resmi anlamda barış ve çözüm süreci için bir delegasyon kurup çalışma yürütmesi gerekiyor. İlişkileri kökten askıya almaktansa AP’nin barış için daha aktif bir rol alması daha faydalıdır. AKPM’de de bu konuşuldu. Tüm AB ülkeleri barış sürecini destekliyor fakat bu ülkelerin aktif bir şekilde rol alması gerekiyor. Tabii bu gözlemci heyetin olabilmesi için iki tarafın da razı olması lazım. Devlet bu konuda çok katı bir tutum izliyor ve üçüncü gözü istemiyor.
15 Temmuz darbe girişimi sonrası kriz derinleşti. Bizler bu süreçte barışa daha yakın olunması gerektiğini düşündük. Fakat Türkiye, Kürtlere yönelik baskılara devam ediyor. En son Cerablus saldırısı, Özgür Gündem’in kapatılması ve çok sayıda arkadaşımızın gözaltına alınması barıştan daha fazla uzaklaşmaya neden oluyor. Şüphesiz bunun dışilişkilere olumsuz yansıması olur. Türkiye’nin dünyadaki yalnızlığı artacaktır. Batıdan izalasyon süreci daha da artacaktır. Tabii bu görüldüğü için İran ve Rusya üzerinde şantajlar ile yeni bir pozisyon almaya çalışıyor. Tabii, Türkiye içeride de dışarıda da Kürt karşıtlığı üzerine bir politikaya sarılmış durumda. Başka bir dış politkası yok. Bu durum onları giderek yalnızlaştıracaktır. Bu güçler, Türkiye ile Kürtler arasında bir uzlaşıyı tercih ediyor. Türkiye’nin sürekli “Ya biz ya da Kürtler” yönündeki dayatması karşılık bulmuyor. Mevcut durumda Türkiye, batı ya da dünya ile birlikte bir çözümden yana değil, bunu tercih etmiyor.
REHA SARI/HABER MERKEZİ