
ABD Wiston Evi (Wiston House) Sosyal ve Siyasal Araştırmalar Merkezi Ortadoğu ve Asya Editörü Pakinson Robertson AKP’nin tam anlamıyla ABD ve AB’nin güdümüne girdiğini, Türkiye’ye her iki gücün birçok misyon verdiğini belirterek, “Bölgesel misyonlar karşılığında AKP serbest bırakıldı” dedi. “Zannedildiği gibi ABD’nin Arap Baharı üzerinde Türkiye’ye biçtiği bir rol olmadı” diyen Robertson ile yakın dönem, Kürt-Türk ilişkileri, PKK ve Kürt sorunu, Türkiye’nin bölgesel misyonu, AKP politikaları ve hedefleri gibi gündemin önemli konularını konuştuk.
Irak’a müdahale, ‘Arap Baharı’, İran-ABD ilişkileri ve en son Suriye’de Esat’ın düşürülme planlarına baktığımız zaman bölgenin geleceğini nasıl yorumlamak gerek. Bölge politikaları nereye gidiyor?
Açıkça yapılan ve yapılmak istenilen tek şey ekonomik ağırlık yeni bir paylaşım savaşı üzerine oturan stratejidir. Demokrasi, insan hakları, otuz, kırk yıllık iktidarların sonuçlandırılması değil bunun yerine yüz, ikiyüz yıllık iktidarların yapılandırılması ve yönlendirilmesidir. Yoksa Arap Baharı Tunus’ta bir gencin kendisini yakmasıyla tetiklenen bir durum değildir. Mesele tek başına Kaddafi’nin gitmesi, İran İslam Cumhuriyeti’nin dizayn edilmesi ya da Esad’ın yıkılması ve bunun yerine demokrasinin inşa edilmesi değildir. Buna benzer rejimler, sistemler ya da iktidarlar tarafında uygulanan baskılar görülmek istenildiği taktirde diz boyudur. Afrika, Latin Amerika ülkeleri ve benzerlerinde daha vahim şeyler yaşanıyor, ama buralara demokrasi gitmiyor! Çok önemli bir manipüle ve defermasyonla karşı karşıyayız. Bu nedenle bölgesel güçlerin değişmesi, dizayn edilmesi kısa vadede bir sonuç verebilir ama görülecek ki bu önümüzdeki yıllarda ters tepecektir. Sadece yumrukların biçimi değişiyor.
Türkiye ‘Arap Baharı’ olarak adlandırılan sürece önemli ölçüde müdahil oldu ve olmaya devam ediyor. Türkiye’nin bu süreçteki beklentileri nelerdir ve beklentileri karşılanıyor mu?
Zannedildiği gibi ABD’nin Arap Baharı üzerinde Türkiye’ye biçtiği bir rol olmadı. Varsa bir rol o da ABD’nin ileri konumundaki karakolluğudur. Türkiye bu krizlerde rant elde etmeye çalıştı ve bu çabaları şimdi Suriye üzerinde devam ediyor. Türkiye, Tunus başta olmak üzere, Mısır, Libya ve Irak’a dolaylı-direkt müdahil oldu, ama elde ettiği bir politik ve stratejik kazanım olmadı, aksine, İslami tabanlarda tepkiler toplamaya başladı. İran- ABD-İsrail ilişkileri gerildi ve Türkiye, İran krizine de müdahil oldu. Değişen ve değişebilecek dengeler içinde bir yer edinebilirmiyim stratejisi dolaylı olarak en çok ABD ve Avrupa’nın çıkarlarına uygun düşüyor. Bu nedenle ABD ve Avrupa hiç olmadığı kadar Türkiye dolayısıyla AKP’nin yararlanmacı politikalarını ya da mevcut yaklaşımlarını destekliyor. AKP ise bu ikilli gücün desteğini daha çok iç politika ve Kürt sorununda harcıyor. Türkiye’nin uluslararası politik arenada bu kadar şişirilmesi sadece ona biçilen taşeron rollerde kaynaklı. Radikal İslama karşı Türkiye’nin model gösterilmesi, Arap ülkeleri ile Avrupa kıtası arasınada Türkiye’nin kapı görevi görmesi, Türkiye’nin bölgesel güç olarak seçilmesi, bölgesel ekonomik gücün Türkiye üzerinde toplatılması gibi birçok teorik ve bana göre mevcut gerçeklerle uyuşmayan yaklaşımlar sadece bilinçli şirme politik yaklaşımlardan kaynaklıdır.
AKP’nin Türk İslam sentezi ve neo Osmanlıcılığı geliştirme stratejisini izlediğini görüyoruz. Yukarıdaki tespitleriniz bağlamında söz konusu ikili gücün (ABD-AB) yaklaşımlarını bu stratejinin neresinde duruyor?
Siz ABD’nin veya değiştirilen iktidarlarla Arap-İslam dünyasının gerçekte buna izin verebileceğine inanıyor musunuz? Bu mümkün değil. Bir olasılık, ABD’nin şimdilik bu konuda sessiz kaldığını ve uzakta izlediğini düşünelim. Bölgede ABD’nin himayesinde görünen bir Türkiye’nin ABD ile derin tarihsel, güncel sorunları olan Arap dünyası içinde Türk İslam sentezi’ni veya Neo Osmanlıcılığı geliştirme şansı olabilir mi? Güçlü bir Arap-İslam birlikteliği AB ve ABD’yi hiç olmadığı kadar zorlar. Türkiye’nin 1980 sonrası Türk İslam Sentezi ve AKP ile bunu da kapsayan Neo Osmanlıcılığı, ideolojik anlamda geliştirmesi veya buna ilişkin maddi girişimlerde bulunması mümkün değil. Türkiye’nin dolayısıyla AKP’nin böyle bir politikası olabilir, ama bunun ABD, Avrupa Birliği ve bölgesel İslam dünyasında yeri yoktur.
‘Türkiye güvenilir ülke değildir’
Türkiye, ne Batı için ne de Arap dünyası için henüz güvenilir bir ülke değildir. Evet bu daha çok içe yönelik bir politik yaklaşımdır, ama Türkiye sınırlarını aşması mümkün değildir. Kaldı ki bunu AKP ve önceki hükümetler de çok iyi bilirler. AKP sadece önceki hükümetlerden farklı davranarak İsrail ile ilişkilerini mümkün olduğunca sınırlandırmak hatta kriz yaratarak Arap dünyasında bir sempati yaratmaya çalıştı, çalışıyor. Kendisini bu yönlü bir model olarak Araplara sunuyor. ‘One Munite’ böyle bir çıkıştır devamı da bu stratejinin altını doldurmaktı. Bu bir görüntüdür. Durumda vazife çıkarmaktır. Durum gerçeten böyle midir? İsrail Merkezi İstatistik Bürosu tarafından açıklanan verilere göre, İsrail ile Türkiye arasındaki ticaret hacmi 2010 yılında bir önceki yıla göre yüzde 26 artarak 2 milyar 473 milyondan, 3 milyar 124 milyon Dolara yükselmiştir. İsrail’in Türkiye’ye ihracatı yüzde 22 artarak 1 milyar 309 milyona, Türkiye’den ithalatı ise yüzde 29 artarak 1 milyar 799 milyon dolara ulaşmıştır. İstatistik rakamlarına göre (pırlanta hariç) Türkiye, İsrail’in ihracatında OECD ülkeleri arasında 5., ithalatında ise 6. sıradadır. Bölgede ABD ve AB (Yani tüm Batı’nın) hesapları “İsrail’in güvenliği ve İran tehdidinin bertaraf edilmesi” üzerine kurulu. Türkiye bu hususta ileri karakol görevini görüyor. Bu düzlemde Türkiye’nin Neo Osmanlıcı politikalarından ziyade Neo padişahlık politikaları bölge üzerinde ciddi bir şekilde hissediliyor. Türk İslam Sentezi ise başta bir stratejik yaklaşım gibi dururken bu yaklaşım AKP ile birlikte Türk milli sentezine kaymaya başladı. Bir de “yeşil sarmaye” diye tabir edilen bir kavram var.
‘Yeşil sermaya İslam kapitalizmidir’
Bu bir İslam kapitalizmidir. Yeşil sarmayenin Türkiye ayağı oluşuyor ama dış ayaklarının oluşması zayıf görünüyor. AKP’nin dış ayağındaki en güçlü ülkesi Suudilerdir. Suudilerde akan sermayeyi ise ABD kontrol ediyor. Biliyorsunuz ABD-Suudi ilişkileri bölgedeki en güvenilir ilişkidir. Türkiye’de bir İslam kapitazminin oluşması mümkündür hatta bunun için tavizkar girişimlerde var. Sermaye, Türkiye üzerinde Müslüman ülkelerini kapsayabilir mi? Ben daha çok Arap ya da İslam kapitalist sermayenin Türkiye üzerinde etkin olacağını belirtmek istiyorum. Etkinlik Türkiye’de laik sitemi zorlar mı? Bunun yansımaları siyasette ağırlık kazanır mı? Önemli ölçüde sadece sermayenin rahat haraket etmesine yönelik olabilir. Daha fazla ileri gidebileceğini düşünmüyorum. Türkiye, Arap dünyası ile Avrupa kıtası arasında bir köprü görevi görüyor. Türkiye bu köprüde taşeron görevi görerek karlı çıkar ama, buna müdahale etmesine veya siyasallaştırılmasına ne Batı ne de İslam kapitalizmi izin verir.
Siz Türkiye’nin tamamen dışa bağımlı olduğunu ve bu bağımlılığın dışına çıkamayacağını belirtiyorsunuz.
Hayır, hayır tamamen bağımlı demedim. Doğrusu Türkiye özellikle 1947 yılından beri ABD’nin siyasal ve ekonomik kontrolü altındadır. Zayıf ve güçlü ilişkiler veya zayıf ve güçlü krizler daha çok ABD’nin bölgesel stratejilerine göre değişiklikler göstermiştir, gösterebilir. Fakat bu kontrol hiç bir zaman kendi ekseni dışına çıkmadı. Çıkması da mümkün görünmüyor ki… Osmanlı İmparatorluğu’ndan sonra yani Cumhuriyet’e geçişle birlikte ABD-Türkiye arasında açık gizli çeşitli, sosyal, siyasal, askeri ve ekonomik 7 binden fazla anlaşma mevcut. Anlaşmaların en yoğun dönemleri ise M.Kemal Atatürk, Özal ve R.T.Erdoğan dönemlerinde gerçekleşti. Doğal olarak her anlaşma karşılıklı bağımlılıkları artırıp kontrolü daha fazla sıkılaştırır. Bu nedenle Türkiye’deki iktidarlar yalnız değil, bölgesel ülkelerin iktidarları için de bu kontroller geçerlidir. Elimizdeki verilerden yola çıkarak bunları aktarıyorum. Yoksa, niyetim ‘ABD ya da Türkiye doğru ya da yanlış yapıyor’ deme durumunda değilim. Evet, Türkiye güçlenen bir ülke ama bu güçlenmenin bile kontrol altında gerçekleştiğini bu kontrolü sağlayanların çıkar ve bölgesel ilişkilerinden kaynaklandığını ve Türkiye’nin özellikle son 20 yılında kendi iç dinamiklerinden ziyade (AKP ile birlikte) dış dinamiklere dayandığını ve tüm bunların Türkiye’de nitel değil nicel gelişmelere ön açtığını belirmek istedim. Örneğin başta ABD’de başgösteren daha sonra Avrupa’nın birçok ülkesine sıçrayan ekonomik kriz, Türkiye’yi önemli ölçüde etkilemedi. Oysa en fazla etkilenecek ülkelerin arasında yer alıyordu. Türkiye’ye kriz döneminde ve devam eden süreçlerde çok ama çok önemli bir ekonomik destek verildi. Destek İMF veya açık sayılabilinecek kanallarda ulaşmadı. Bir şekliyle mali destek verilerek Türkiye’nin batması önlendi. Karşılığı ise Türkiye’nin bugünkü bölgesel misyonu oldu.
Avrupa Birliği Türkiye ilişkileri içinde aynı şeyleri söylemek mümkün mü?
1959’da Türkiye’nin Avrupa Ekonomik Topluluğu’na yaptığı ortaklık başvurusu ile başlayan Avrupa Türkiye ilişkileri ilk hedefte daha çok siyasal ve kültürel gelişmeleri içerirken Rusya’daki rejim değişikliği ile birlikte süreç ekonomik ilişkilerde yoğunluk kazandı. AB’nin bölgesel ekonomik ilişkileri Türkiye ile ilişkileri daha sıkı geliştirmesini doğal olarak beraberinde getirdi. Açık olan AB daha çok ekonomik ilişkilere göre bir siyasal yaklaşım geliştiriyor. Bu, AB’nin karakterist yaklaşımıdır. AB’nin özellikle Türkiye ve bölge ülkelerine yaklaşımları ABD politikalarından çokta bağımsız ve ikili değildir. Ben, AB ilişkilerinde Türkiye’nin kontrol altında olduğunu söyleyemem. Burada daha çok karşılıklı ilişkilere göre şekillenen bir stratejik yaklaşım mevcuttur. Eğer AB- Türkiye ilişkilerinde ekonomik ilişkiler istenilen seviyede gitmiyorsa AB siyasal-politik yaklaşım gösterir. Tersi bir durumda bunu belirleyen ekonomik ilişkiler olur.
Belirlemelerinizi yan yana getirdiğimde şöyle bir sonuç çıkıyor. Türkiye iç dinamikleriyle gelişen veya dönüşen bir ülke konumunda değil. Değişim ve dönüşüm yaşansa da bu kontrollü ve bölgesel dengelere göre şekilleniyor. Fakat buna rağmen yaşanan değişimler de var. Kürt sorunun kabulü, askeri vasiyetin zayıflatılması ve Türkiye’de tabu olarak kabul edilen birçok konunun kamuoyu tarafında tartışılması gibi...
Öncelikle Türkiye gerek iç gerek dış politikalarını tek başına bağımsız belirleyecek bir konumda değil. Türkiye’nin bölgesel konumu buna müsade etmiyor. Türkiye’de gerçekleşen üç darbenin ABD’nin bilgisi dahilinde gerçekleştiğini biliyoruz. Elbetteki Türkiye klasik anlamda kendisini devam ettirmiyor, ettiremezdi de. Diğer bir gerçek ise Türkiye’de mevcut klasik iktidarların kendisini yaşatacağı bir ülke konumunda çıktığıdır. İktidarların değiştirildiği, yeniden bir dizayn politikasının izlendiği bir coğrafyada Türkiye’nin eski tarzda devam etmesi bu konsepte uygun düşmeyecekti. AKP bu düzlemde Türkiye’nin sorunlarıyla birlikte bilinçli seçilen bir parti oldu. Bunun iki nedeni vardı. Bir: AKP İslami renklerinden dolayı ABD’nin bölge politikalarına hizmet eder. İki: Yine bu renginden dolayı geniş destek alarak dış dengeler için rahat geçişler sağlar. Türkiye’de sol ve sağın bir süreliğine prim yapamayacağı biliniyordu. Kaldı ki bu iki keskin çizginin tek başına bir hükümet ortaya çıkaramayacağı ve oldukça yıprandığı biliniyordu. Geriye Cumhuriyet’in mevcut anlayışından rahatsız, Cumhuriyet’le birlikte inanç olarak iktidar olsa bile kurumsal tecrit yaşayan İslami kesim kalıyordu. Tabii bunun içine sağ ve solun rahatsızlıkları, ötekileştirilen azınlıklar, inançlar vs. de katıldı. Hazır ve hükümetine sonsuz güven duyabilecek bir parti arandı ve AKP buna hazırlandı. AKP, sistemi eskisi gibi sürdüremezdi. Ki, misyonu da bu değildi zaten. Söylem düzeyinde de olsa Türkiye’nin temel sorunları Kürt sorunu, azınlıklar sorunu, laik-anti laik sorunları gibi bir çok sorun ya yapılacak bir darbe ile yeniden bastırılacaktı.
Önce asker yeni sürece dizayn edilecek, sonra Kürt sorunu ve diğer sorunlara ilişkin yeni yaklaşımlar sergilenecekti. Asker ve AKP, ABD aracılığıyla anlaşmaya vardı. Avrupa Birliği bu anlaşmayı destekleyeceğini, ABD üzerinde beyan etti. Zaten laik-anti laik sorunu gibi birçok sorun bu düzlem içinde kendisini boşaltacaktı. Geriye kronikleşen Kürt sorunu kalıyordu. ABD bu hususta AKP ve askere destek vereceğini beyan etti. Sorunun çözümüne ilişkin ise AKP ve asker serbest bırakıldı. Serbestlik kaosu körükleyecek düzlemde olmamalıydı. Çünkü bu Türkiye’yi çevresel etkenlerden dolayı zora sokabilirdi. Mümkün olduğunca sorun Türkiye’yi bölgede ve içeride zora koyabilecek duruşlarda uzak tutulmalıydı. Tüm bunların yol haritası, ABD’de ve Dolmabahçe görüşmelerinde çizildi. Geriye eski yöntemleri atıp yeni yöntemlerle yola devam etmek kalıyordu. İçeride yeni süreç göreceli değişimler olarak algılansa da olan bitenler özünde sorunların yer değiştirdiğine tanık olduk. Çünkü, AKP Türkiye Cumhuriyeti’ni kendisiyle başlatabileceğine inanıyor. Bu reel bir durum değil. Bunun önemli sorunlar çıkaracağı bilinmesine rağmen sorunların özünden ziyade vitrini ile ilgilenmek askeri vasiyet yerine AKP vasiyetini geliştirmeye başladı. Öyle bir aşamaya gelindi ki ‘Devlet eşittir AKP’ olmaya başladı. Batı ve ABD ise ancak böyle güçlü bir iktidarla işlerini yoluna koyabilirdi.
AKP’lileşen devletin sınırları nerede bitecek ya da bu sınırların açısı ne kadar genişleyecek?
Her ülkede ve sistemde olduğu gibi tabanın rahatsızlığı iç ve dış dengeleri zorlamaya başladığı an mevcut durum değişime uğramak zorunda kalır. Şu an özellikle Suriye ve İran konusunda Türkiye’ye ihtiyaç duyuluyor. AKP bu sorunlarla doğal olarak iç dengelerde zaman kazanmak istiyor. AKP’nin bölgesel sorunların üzerine atlamasının temel nedeni burada kaynaklanıyor. İran ve Suriye sorunu devam ettikçe AKP’nin uluslararası dayanakları devam edecektir. Yoksa Esat’ın gitmesi veya kalması ya da İran’daki nükleer silahların denetimi pek AKP’yi ilgilendirmiyor. Konjonktürel ve spontan girişimlerden öteye gitmesi çok zor. İran ve Suriye sorunu bir şekliyle halledilse AKP’ye biçilen misyon önemli ölçüde zayıflayacaktır. Bu açı, bir noktadan sonra daralacaktır ve çizgiler ton değiştirecektir. Değişen açı ve tonların üzerinde Türkiye’de hangi kesim bir adım daha ileri atar ve beklentilere cevap olur uluslararası sermaye dahil iç dengelerdeki destekler bu gücü destekler ve iktidar el değiştirir. Diğer bir alternatif ise ki, bu şu an uzak görünüyor, AKP Türkiye’nin temel sorunlarına ciddi bir anlamda yüklenir, vitrine oynamaktan ziyade neden ve sonuçları ortaya çıkararak çözümler üretir, güveni arttırır ve bunun üzerine kapsayıcı bir anayasa paketi hazırlar, o zaman dış dengeler değişşe bile ve Türkiye uluslararası rolüne devam etse bile indirdiği taşlar çok zor yerinde oynar ve Türkiye AKP ile birlikte bölgesel ciddi bir güç konumuna yükselebilir.
Alternatif olarak belirlediğiniz çıkış noktasını AKP görmüyor mu? Bu çıkış noktası her bakımda AKP’nin işine yarayacaktır. Neden böyle bir adım atmasın ki?
AKP şu an tek açıdan sorunlara eğiliyor. Evet İslami kesimin Cumhuriyet’le sorunları var ve bu sorun üzerinde diğer tüm sorunlar esaslarında uzak tutuluyor. AKP, sonuç olarak Türkiye’deki Müslümanların önemli ölçüde desteğini aldı. Bu desteğin rövanşını elbetteki Cumhuriyet’in kurumlarıyla yapacaktı. Strateji bunun üzerine kuruldu ve diğer kronik sorunlarda vitrine çıkarılacaktı. Yani aslolan bu kesimin ihtiyaçlarına cevap olmaktı. Kıbrıs, Kürt, Ermeni, Alevi ve diğer birçok sorun hatta azınlıklar sorunu mevcut AKP politikalarına hizmet ettikçe kendisine yer bulacaktır. Bu staratejik yaklaşımda kazanımlar olursa AKP iktidar açısını genişletebileceğini düşünüyor. Bu mümkün mü? Birinci dönem AKP politikaları dışarınında siyasal-ekonomik destekleriyle yenilikçilik açısında prim yaptı ve sorunlar sizin deyiminizle ‘cin şişede çıktı’ oldu. Ama ikinci dönem politikalarada bu hayal kırıklığı yarattı çünkü, sorunların adı kondu ama realitesi kabul edilmedi ve gereklerini yerine getirmekten direnildi.
‘AKP’nin yanlışta dönme şansı var’
Sonuç olarak AKP’nin stratejisiyle Türkiye’deki sorunlar karşı karşıya geldi ve aslında AKP muhalefetini güçlendirecek (CHP henüz zincirlerini kıramadığı için bunu görmekte uzak) yanlış bir stratejiye adım atmış oldu. AKP’nin bu yanlışta dönme şansı hala var. Burada diretmesi durumunda yani stratejik esaslarını hala tek başına İslami kesimlere göre götürürse ve Türkiye’nin çıkışını burda görürse ciddi sorunlarla karşılaşacağı kesin olur. Temel sorunlara çözüm bulmakla -örneğin Kürt sorununu- AKP, Cumhuriyet’le barışık bir şekilde yaşar. Yani Kürt sorununda her kesimi tatmin edecek bir çözüm AKP’nin iç dengelerdeki rolünü bir ileri adıma götürebilirdi. Burada yani karşılıklı çözümün gerçekleşmemesi AKP’yi önümüzdeki dönem ciddi anlamda zorlayabilir. Ben bu nedenle AKP’nin ömrünü Kürt sorununun çözümüne veya çözümsüzlükte diretmesine bağlıyorum. Çünkü, iç dengelerdeki hatta dış dengelerde AKP’yi en fazla zorlayacak olan Kürt muhalefeti görünüyor. İçeride zorlanan AKP, doğal olarak dışarının yeniden hesap yapmasını beraberinde getir ki, bu sonuç AKP’yi, ANAP veya DSP’ye indirgeyebilir.
İngilizce’den çeviri: Semra Gül Karadeniz
ALİ ONGAN
YARIN:
* Kürt sorununun kırılma noktası ve AKP’ye biçilen rol.
* ABD, Türk devletinin PKK zaafını çıkarları doğrultusunda kullanıyor.
* Tecrit edilen veya tutuklanan Öcalan’ın kendisi değil, sorunlara bakış açısıdır.
* Güney üzerinde çözüm mümkün mü?