Fréderike Geerdink, Hollandalı bir gazeteci. Ülkesinde 15 yıl gazetecilik yaptıktan sonra, 2006 yılı sonundan bu yana Türkiye'de yaşıyor ve orada gazeteciliğe devam ediyor. Başlıca ilgi alanları, kadınların yaşamı, insan hakları, azınlıklar ve politika. Gazeteci Geerdink ile Türkiye'deki son gelişmelere, Kürt basınına ve düşünce özgürlüğüne ilişkin konuştuk.
 
Türkiye'nin 30 yılı aşkın bir süredir devam eden bir Kürt sorunu olduğunu biliyorsunuz. Hollanda'da da bunun sonucu olarak siyasi ve kültürel olarak büyük bir Kürt mülteci nüfusu var. Oradayken Kürt sorunu ile bir gazeteci olarak ilgileniyor muydunuz? Kürtlere yönelik çalışmalarınız oldu mu?
Hollanda'da çalıştığım Aralık 2006 tarihine kadar bu sorun ile ilgiliydim ancak sadece bir tıp gazetecisi olarak basın çalışmalarımı yürüttüm. Bu nedenle, Kürtlerle ilgili o zamana kadar herhangi bir çalışmam olmadı. Ayrıca Hollanda'da yaşıyordum ve bu konuda ciddi şekilde yazmak için -şimdi olduğu gibi- konuya yakın olmam gerekiyordu. Fakat, her zaman insan haklarıyla ilgiliydim. Bu konuda Uluslararası Af Örgütü'nün Flamanca bölümünde bir gençlik dergisinde 1991 yılından başlayarak yıllarca gönüllü olarak yazdım.

Gülbahar'ın öyküsü


Türkiye'de bir gazeteci olarak konuya ilginiz ne zaman başladı? Bölgeyi hiç ziyaret ettiniz mi?
Türkiye'ye yerleştiğim ilk zamandan bu yana, bu konuda çalışmalarım oldu ve hala devam ediyor. Web sitemde "Kürtler" isimli dosyada konuya ilişkin her şeyi bulabilirsiniz. Web adresim: http://www.journalistinturkey.com/ Bu web sitesinin Hollandalı okuyucularından biri sayesinde, Rozerin isimli Hollanda'da yaşayan Türkiyeli bir Kürt kadınla iletişime geçtim. O, geçen yıl yaz ayında beni birkaç haftalığına ailesinin memleketi olan Antep'e davet etti. Belki yüz kişinin bile olmadığı küçük bir köye yaptığımız ziyaret oldukça etkileyiciydi. Rozerin'in orada yaşayan kimi aile üyeleri vardı, onlar köye henüz dönmüşlerdi. Yaz aylarında, büyükbaş hayvanlarını başka bölgelerde yaylaya götürüyorlardı.
Aynı yaz, ben ve Rozerin Mardin'e gittik. Mardin, dağın üzerinde güzel bir şehir; çok eski, iyi korunmuş. Kürtler, Türkler, Araplar ve Hıristiyanlar da burada barış içinde yaşıyor. Rozerin ve ben Kızıltepe'ye gittik. Orada Fatma'yı ziyaret ettik. Fatma bizi Flamanca karşıladı: "Hallo, welkom, hoe was jullie reis?' (Merhaba, hoş geldiniz, seyahatiniz nasıldı?) Fatma, şu anda altmış yaşında. On üç yıl Hollanda'da yaşamış, ama yirmi beş yıl önce memleketine geri dönmüş.
Ertesi gün Fatma'nın yeğeni Gülbahar'ı da yanımıza alarak, önce erken Bizans dönemine ait tarihi Daba kasabasına gittik. Tamamen etkileyiciydi. Etrafı dolaştık, bol bol fotoğraf çektik, çay içtik, hediyelik eşya dükkanından küpe ve şal satın aldık. Daha sonra başka bir sınır kasabası olan Nusaybin'e gittik. Çok sıcaktı, pencereleri açtık. Radyoda Kürtçe müzik çalıyordu. Suriye sınırı boyunca sürdük. Yol boyunca 'Dikkat, kara mayını alanı' yazılı işaretler vardı. Kadınlar, Nusaybin ile Midyat arasındaki 'Beyazsu' çayını ziyaret etmek istediler. Bölgeye yolu düşen mutlaka oraya gitmeli. Gece, Kızıltepe'ye döndüğümüzde, Gülbahar'ın evinde çay içmeye gittik. Duvarda bir adam resmi vardı. Gülbahar'ın oğluna benziyordu. Ben resme bakınca Gülbahar; ''O benim eşim. Mardin cezaevinde on beş yıl önce öldürüldü. İşkenceyle... '' dedi.

En cinsiyetçi gazete kazanıyor

Yakın zamanda Diyarbakır'a yaptığınız bir ziyaretiniz ve orada tesadüfen bir gerilla cenazesine katılımınız, ardından da  polisin halka karşı yogun gaz bombası kullandığına tanık olduğunuza ilişkin bir yazınızı okuduk. Türkiye'nin başka bir yerinde, bir protesto ya da cenaze töreni sırasında Türk polisi tarafından kullanılan bu derece "orantısız güç" ile karşılaştınız mı?

Hayır, yakın zamanda Diyarbakır'daki bu deneyim gibi ilk elden hiç karşılaşmadım.

Türkiye'de gazeteciler, yazarlar ve aydınlara yönelik devam etmekte olan gözaltılar hakkında ne düşünüyorsunuz? Türkiye'de gazeteci olmak nasıl bir şey? Türkiye'de düşünce özgürlüğü hakkında ne düşünüyorsunuz?
Türkiye, yabancı bir gazeteci için bir cennet; fakat Kürt ve Türk gazeteciler için bunu söylemek o kadar kolay değil. Elindeki bilgileri paylaşmanın bir yolunu bulmak zorundasın. Fakat iki koldan; bir tarafta patron (en azından, holdingler için kendi gazetelerini bir araç olarak kullanan işadamlarını sayabiliriz) ve diğer tarafta da devlet tarafından çok yakından izlenmektesiniz. Gazetecilik etiği, Türk medyasının daha yüksek konumlarındaki insanların umurunda değil. Onlar sadece satmak istiyorlar ve en milliyetçi, nefret ve cinsiyetçi iklimi oluşturan gazete kazanıyor. 'Profesyonel gazetecilik? Türkiye'de değil! (Professional journalism? Not in Turkey!)' başlıklı yazım bu konuda referans olabilir. Tabii, Türk siyasetindeki, toplumundaki kutuplaşma, basın özgürlüğü konularına da uzanmaktadır. Bu konuda Türkiye'de 'Kutuplaşma ve basın özgürlüğü (Polarization and press freedom)' başlıklı bir yazımı da bulabilirsiniz sitemde.
 
AKP'ye daha fazla zaman verilmemeli

Türkiye'nin, demokratikleşme için daha çok zamana ihtiyacı var mı?
Görünüşe göre öyle; fakat bence bu AKP'ye daha fazla zaman vermeyi bıraktığımızda gerçekleşmeye başlayacak. AKP'nin iktidara ilk geldiği zamandan bu yana, artık durum daha çok kötüleşiyor ve bizler AKP'yi beş ila on yıl önce yaptıkları şeyler için alkışlamaya devam edemeyiz. Kısa vadede bir seçim yok. AKP'ye karşı artık bekleyen herhangi bir kapatma davası da yok. Parlamentoda, değişiklik yapma gücünü kendilerine veren çoğunluğa sahipler, fakat yapmıyorlar. Belirtmek isterim ki, AKP'ye verilecek daha fazla zaman, daha fazla cesaret anlamına gelmektedir.


SUNA KÖSE/LONDRA