Kaç gündür bir ülke nasıl sevilir ya da nefret edilecek noktaya gelir diye düşünüyorum. Kendimden örnek vermeye çalışayım, 7-8 yaşlarında annem ve babamla Bulgaristan, Rusya ve Azerbaycan’a gitmiştim. Her şey bana çok ilginç gelmişti ve Türkiye’yle ilgili hiçbişeyi özlediğimi anımsamıyorum. Oysa annem sınır kapısından çıkmasıyla beraber özlemle dolmuştu, ben memleket özleminin nasıl bişey olduğunu çözmeye çalışıyordum onu seyrederek.

1971 yılında tek başıma İngiltere’ye okumaya gittiğimde memleket özleminin nasıl bişey olduğunu fazlasıyla öğrendim. Annemin özlemi ne ki, anneme ve babama mektuplarımda dağı taşı deldim sanki. Sonradan düşündüğümde bu özlemin memleket özleminden çok aile ve arkadaş özlemi olduğunu anladım.

Mesela o dönemde orta birinci sınıftan itibaren arkadaşım olan Feridun Koç her yatağa girdiğimde, yaptıklarımızla 10-15 dakikamı alırdı. Kolay değil, 1 yıl yatılı okumuştuk, sonra da ayrılmaz ikili gibi bir 4 yıl yaşadık. Kardeşim ve ağabeyim Ali’yi söylememe gerek yok zaten. Hem kardeşim hem de ağabeyim diyorum, çünkü aramızda tam 12 ay ve 12 gün var, Ali benden büyük. O kadar az fark olunca ikiz gibi büyüyorsunuz zaten. Onu kandırmacalarımı anımsardım İngiltere’deyken. Kandırmaca dediğime bakmayın, Ali satranç sever, ben de tavla severdim. Benimle satranç oynamak istediğinde tavlayı şart koşardım. Tavla bitince de “Yoruldum” derdim. Bunu öyle çok sık yaptığımı sanmayın, en fazla 3-4 kez yapmışımdır, çünkü ondan sonrasına Ali izin vermez.

Bunları anlatmamın nedeni, bizim memleket özlemi sandığımız şey, esasında memlekette beraber, iç içe yaşadığımız insanlara olan özlemlerimizdir. Özlem sevgiyi getirir, insan memleketini sevdiği için özler. 2003 yılında Fransa’ya geldiğimde zerre kadar özlemedim Türkiye’yi. Acaba sevmiyor muyum, diye çok düşündüm, evet, yaşananlarla beraber uzaklaşmıştım. Sonra 2009 yılında döndüm, baktım Fransa’yı özlemiyorum.

Şimdi gelelim asıl meseleye, Erdoğan memleketini o kadar seviyor ki, kendisini sevmeyen herkesi vatan hainliğiyle suçluyor. Bu yaklaşım Fethullah Gülen ve Zarrab olayıyla iyice arttı. İlk olarak en komiğime gideni söyleyeyim, Reza Zarrab vatan haini ve ajan ilan edildi. Kimse bu Erdoğan yağdanlıklarına “Leyn oğlum, bu adam zaten Türk değil ki vatan haini olsun. Sonradan Türk olması onu Türk yapmaz.”

Öyle bir vatan sevgisiyle dolular ki, yabancının vatan hainliği dışında o işin altında da Gülen ekibini aradılar. Diyelim ki Gülen yaptı, iyi de rüşvet olayını tezgahlayan kim, ben mi tezgahladım. 4 bakan rüşvet alırken Gülen ekibi bunun neresinde. Yasalara aykırı işi yapanlar kimler, banka yasasına aykırı davrananlar kimler. Bunu Gülen yapsaydı, kimse olayı üstlenmez, hatta savunmazdı. Oysa şimdi sahip çıkıyorlar, yaptıklarının doğru olduğunu savunuyorlar. İyi de o zaman burada Gülen ekibinin suçu ne.

Şimdi gelelim son noktaya, ortaya çıkartılan son delile. Delil aşağıda.

Bu delil o kadar acemice hazırlanmış ki anlatamam. Aklıma Ergenekon davasındaki bir delil geldi hemen. Polisler hazırlıyor ya, alışkanlıktan 2 komutanın konuşmasını “Amirim” diye yazmışlardı. O dönem kimse askeriyede “Amirim” yoktur, poliste vardır demedi.

Bu mektuptaki olay da aynı o hata gibi, buradaki “paralel” sözcüğü. Sen bütün teşkilat ya da örgütü veya kişileri paralel devlet adamları diye suçlayacaksın, sonra da bunu tam tescil ettirmek için bu grubun lideri ağzından mektup yazıp “Fikriyatımızın paralel olması hesabiyle” diye yazdıracaksın. Hem de “hesabiyle” diye, oysa orada yazılması gereken sözcük “hasebiyle” olmalıdır ve bu ekip o işi çok iyi bilir.

İşte başından beri yazmak istediğim bu, bu yalakazadeler “Bunlar Türkiye’yi yargılıyorlar” diye feveran ettikçe, esasında dakika başı Erdoğan’ı nasıl kurtarmaya çalıştıklarını gösteriyorlar. Yani sanırım işler birazcık duygusal.