Türkler, bu aralar dört mevsim yedi bucakta zaferden zafere koşuyorlar.
Türk-İslam Faşizmi çetelerine teslim olmayan herkes düşmandı. Kürdistan kuşatma altındaydı. Kürtlerin oy verdikleri HDP’nin Eşbaşkanları ve 13 milletvekili, 94 tane Belediye başkanı ve her kesimden toplam 10 bin kişi mahpustu.
Kürtlerin kapatıldığı hapishanelerde, ayakta duracak yer bulma sıkıntısı çekiliyor, bir yatağı bir kaç kişi paylaşıyordu. Mesela, Mersin’in Akdeniz Belediye Eşbaşkanı Yüksel Mutlu yatağını üç kadın esirle paylaşıyordu.
TC sınırları içinde Türk tipi Faşizmin şan ve şerefine yaraşanla, 47 bin kişiye ek olarak 170 gazeteci, yazar tutukluydu. Tutuklananların malı, mülkü ganimetti…
Türk ve Türk tipi İslam Faşizmin zaferden zafere koşmanın öteki halinde Türk ordusu, deniz piyadeleri dahil elindeki en etkin personel ve savaş araçları üstüne, “Özgür Suriye Ordusu" adıyla, Ortadoğu’nun gezgin kiralık çetelerini ekleyerek, girdiği Suriye’de geri tepmeli yalanlar savura savura, hayali zaferlere koşuyordu.
En büyük zaferi 6 aydan beri El Bab adındaki ilçenin varoşlarında çakılı durmasın idi. “Babı aldık, düşmanı da mahf û perişan ettik" haykırışlarıyla yeri, göğü inletiyorlardı, orada.
Gelgelelim, gerçekte ilerleme yok, o kadar güce rağmen yerinde sayıyor ve çaresizliğin öfkesinden “Tulli" kuşunun hallerine benziyorlardı. Sulak çayırlarda yaşayan Tulli kuşu da, rakip kuşların sataşmasıyla, öfke kesilince yuvasına dönüp yavrularının tepesine pisleyerek rahatlıyordu. Bunlar da sivil, savunmasız Kürtlere işkence edip, cinayet işleyerek, kendilerince zafer arıyorlardı.
Ama Kürtlere zulüm, gerçeği değiştirmiyordu. “Derin mahfiller“in sırdaş gazetecilerinden Saygı Öztürk, dünkü yazısından Suriye cephesine ilişkin olarak çarpıcı gerçekler sıralıyordu.
Türk kamuoyu uykuda horuldaya dursun, Ruslar ikide bir oradaki askerlerin tepesine bomba boca ediyordu.
Ancak, bunun ardı, sefaletin hikayesiydi. Çünkü, dört günlüğü bir arada dağıtılan kumanya yetmiyor, Türk ordusu açlık çekiyordu. Askerlere ödenmesi gereken paralar ödenmiyor, yıkanma olanağı sağlanmıyordu. Yeterince çadır yoktu. Askerler, barınak diye tavuk çiftliklerinde, ahırlarda yatıp kalkıyorlardı.
Oysa, Türk ordusunun gösteri arenası olan tatbikatlarda, her şey fazlasıyla vardı.
Depolarda, sefer halinde askerlere dağıtılmak üzere istiflenmiş, Amerikan yardımı peksimet (kurutulmuş ekmek) çuvalları yığılıydı. Denetimlerde, önce bu çuvallar sayılıyordu.
Askeri tatbikatlarda (Sarıkamış karlarında bile), musluklarına sıcak suların aktığı açık hava duşları görücüye çıkarıyordu. Görücüler yaklaşınca, askerler soyunup akan duşun altında dikeliyorlardı.
Ama gerçek hayatta, her şey farklıydı. Yalanların yeri boşluktu. Tatbikatlar, Türk ordusunun ezelden gelen, kuşaktan kuşağa aktarılan yalan gösterilerinden biriydi.
Öte yandan, ordunun açlık çekmesi, pislikten kaşıntı hastalığına tutulması da ilk değildi. Türk devletinin ilk kurucu unsuru İttihatçılar da, Orta Asya’yı işgal edip Turan Türk imparatorluğunu kurmak hayaliyle, 1914’te 120 bin kişilik bir orduyu, Ruslara karşı Sarıkamış’a yığmışlardı. Askerler, yazlık giysileri içinde yarı çıplaktı adeta, karlar arasında. Yiyecek kıt, o genç insanlar açlıktan halsizdi. Pislik ise her yerdeydi. Yanamayan askerlerin yakalarından dışarıya bit sürüleri yayılıyordu. Bit, uyuz hastalığı, tifo demektir. Uyuz askerler kaşına kaşına can çekişiyor, tifodan ruhlarını teslim ediyorlardı. Sonra, bir gece topluca donarak, kırıldılar.
Bu olay, yer yüzü savaşlar tarihinde bir ilkti. Bir ordu, ilk defa tüfek patlatmadan durduğu yerde kırılarak, yok oluyor, saf dışı kalıyordu.
Aynısı değil ama, El Bab yine de bu olayı hatırlatıyordu. Cumhurbaşkanı emrinde 13 makam uçağı ile seyahatlere çıkıyor, Sarayında yüzlerce kişilik (halkın vergileriyle) ziyafetler veriyor, ordusu Fetih hamlesine kaldırdığı ordusu ise Suriye’de açlık çekiyor, tavuk kümeslerinde barınıyor, suya hasretlikten kaşıntı hastalığına tutuluyordu.
Oysa, Cumhurbaşkan (halkın parasıyla) satın alınmış 78 milyon dolarlık son model makam uçağına doldurduğu adamlarıyla, Suudilere giderken yolda, açlık çeken ve pislenmekten kaşıntı ile meşgul ordusunu zaferden zafere koşuyor gösteriyordu.
Kadere bakın, Enver Paşa da, onun gibi Fatih olmaya takmıştı, kafasına. Sarıkamış’a sürdüğü ordusu bitlere, uyuza, tifoya, en sonunda da kara saplanıp dona yakalanarak kırıldığı halde o, hiç bir şey olmamış gibi, demeçleriyle, orduyu zafer yolunda göstermişti.
Ancak, Suriye bataklığındaki şaşkınlıkla ”Tulli" kuşuna dönenler öfkelerini Kürtlerden çıkarıyor, savunmasız insanlara zulmü Türk halkına zafer olarak sunuyorlardı.
Nusaybin’de Xerabê Bava ile Talate köyünde, sivil insanlar, Türk tipi savaş esiriydi. Tavuklara, koyun, keçi ve sığırlara hücumla zafer arıyorlardı. Köy hayvanlarının bir kısmı çalınmış, bir kısmı da açlık ve sussuzluktan ölmüştü.
Şanlarına yakışan zaferle, İki köyde de erkekler tutuklu, kadınlar evlerde esirdi. Bazı evler ateşe verilmiş, Xerabê Bava’da dört insan katledilmiş, işkence yaralıları hastaneye kaldırılmış, Talate köyünde de üç kişi kaybedilmişti. İki köyde de erkekler tutuklu, kadınlar evlerde esirdi.
Ve Hitler’in SS kıtalarının şefi edalı Zaptiye Süleyman Soylu’nun Selahaddin’e “insan müsvedesi" diyen hezeyanına, Kürdistan’ın ulu bilgesi Dr. Tarık Ziya Ekinci ses veriyordu:
“Sana iade ediyorum!.."
Tarık Bey, Kürdistan’ın, en uzun yaşamış onurlu evlatlarından biridir. O, bir kere daha başkaldıran en genç sesi…