Türkiye’de basın ve siyasiler kırk gün süresiz dönüşümsüz açlık grevlerini duymazlıktan ve görmezlikten geldiler. Üç maymunları oynadılar. Kırkıncı günler sonrası görmezlikten gelinemeyeceği anlaşılınca bu defa da dezenformasyon ve karalama kampanyası yürütmeye başladılar. Şu anda ölüm orucu niteliğindeki açlık grevlerini en fazla gündemleştiren yandaş basındır. Yandaş basın ve merkez basın birlikte eylemcileri itibarsızlaştırma, BDP ve PKK’yi karalamak için şimdi bu eylemleri gündemine alıyor.
Hükümet ve hükümet yanlısı basın bu eylemlerin içeriğini boşaltmak ve kendilerine yönelik eleştirileri BDP ve PKK’ye yöneltme çabası içinde. Yandaş basın dışındaki basının yaklaşımı da farklı değil. Onlar da bu süresiz açlık grevine neden girilmiş, talepler nelerdir konusunu değil, Kürt Özgürlük Hareketi’ni hedeflemeyi gündemlerine almışlar. Devletin bu açlık grevlerine yaklaşımı neyse basın da öyle hareket ediyor.
Türkiye sadece tutuklu gazeteciler ve basın üzerindeki baskı konusunda kendisiyle yarışan bir neo-faşist ülke değil, Türkiye demokratik siyaset üzerindeki baskı ve siyasetçileri tutuklama konusunda da kendisiyle yarışan bir ülke. On bin civarında demokratik siyasetçi tutuklu. Yine binlerce devrimci demokratik siyasetçi zindanlarda. Bunlar zindana atıldı diye siyasi kimliklerinden vazgeçmemişler. Kuşkusuz devlet onları zindanlara atarak sindirmeyi ve siyasi kimliğinden uzaklaştırmayı hedefliyor. “Siz bu zindanlarda benim istediğim biçimde hareket edeceksiniz” diyor. Devletin hedefi bu; ancak Türkiye ve Kürdistan’da bir de zindanda bu baskılara karşı duruş, siyasi kimliğini koruma ve siyasetten kopmama direnişi de var. Bu atık bir gelenek haline gelmiştir.
Türk devleti, Kürt demokratik siyasetini zindana atarak, devrimcileri zindana atarak sindireceğini sanıyorsa yanılıyor. Eğer dışarıda siyaset yapma ve mücadele etme imkanı bırakılmıyorsa onlar da zindanlarda çeşitli yöntemlerle mücadele etmeyi önlerine koyarlar. Bu direnişlerin en başında da ölüm orucu ve açlık grevleri geliyor. Süresiz açlık grevleri de ölüm orucu niteliğindedir. Tek farkı, ölümlerin birkaç hafta gecikmesidir.
Kürt siyasetçiler bu eylemleriyle siyasi tavırlarını ortaya koymuşlardır. Kürt sorununun çözümü konusunda tıkatıcı olan temel konularda onlar da tutumlarını ortaya koymuştur. Herkes de biliyor ki Kürt sorununun çözümünde anahtar kişi Öcalan’dır. Kürt sorununun çözümünde en önemli taleplerden biri de anadilde eğitimdir. Kuşkusuz başka talepler de var. Ancak bu konularda yaşanacak olumlu gelişmeler Kürt sorununun çözümünün de önemli ilk adımlarıdır. Bu eylemle tıkanan siyasal alanın işlevsel kılınmasında onlar da kendi katkılarını sunmaktadırlar. Bunu başka türlü göstermek AKP’nin demokratik siyaset üzerindeki baskısını, binlerce siyasetçiyi zindana atmasını ve Türkiye’nin temel sorununu görmezlikten gelmektir. Hiç kimse bu siyasi tutsakların sessiz kalmasını; siyasi tutum ve mücadeleden uzak durmasını bekleyemez. Hele binlercesini zindana atan AKP Hükümeti hiç bekleyemez.
Bu siyasetçiler, devrimciler, demokratlar kendi iradeleriyle eyleme geçmişlerdir. Duyarlılıkları onları böyle bir eyleme sevk etmiştir. Özellikle 2012 yılında dışarıda süren sıcak mücadelenin parçası olmak istemişlerdir. Yoksa bu eylemlerle ne PKK’nin ne KCK’nin ne de BDP’nin alakası vardır. Tutsaklar özgür iradeleriyle bu eyleme geçmişlerdir. Nedenleri de haklı, talepleri de haklıdır. BDP de, PKK de, demokratlar ve devrimciler de bu haklı direnişi desteklemektedirler. Bu gerçek dışında yapılan tüm değerlendirmeler saptırmadır.
Kürt devrimcileri ve siyasetçilerinin bir zindan direniş geleneği vardır. Hiç kimse Mazlum’un, Dörtlerin (Ferhat, Necmi, Eşref, Mahmut) fedai eylem yapmasını istememiştir. Büyük Ölüm Orucu direnişçileri Kemal, Hayri, Akif ve Ali’ye kimse bu eylemi yapın dememiştir. Bırakalım dışarıyla ilişkiyi, yan yana olan hücrelerin bile birbiriyle ilişkisi olmayan bir zamanda halka ve partiye karşı sorumluluklarının gereği 1982 14 Temmuz ölüm orucunu başlatmışlardır. Çünkü zindanlar şahsında PKK’nin kökü kazınmak isteniyordu. Bu büyük direnişçiler 12 Eylül’ün bu politikasını boşa çıkarmak için ölüm orucuna yatmışlardır. Yaşamı uğruna ölecek kadar sevdikleri için bu direnişi gerçekleştirmişlerdir. Bu direnişi gerçekleştirdiklerinde aş, ekmek istememişlerdir. 12 Eylül’ün zindanlar üzerindeki politik amaçlarına karşı politik bir direniş ortaya koymuşlardır.
12 Eylül 2012’de başlatılan direnişler de bu geleneğin devamcısıdır. Kürt Halk Önderinin sağlık, güvenlik ve özgürlük koşulları sağlanarak Kürt sorununun çözümünde muhatap olmasını istiyorlar. Bu, Kürt halkının, dolayısıyla Kürt siyasetçilerinin talebidir. Açlık grevcilerinin ortaya koyduğu talepler için dışarıda da mücadele vermek zordur, içeride de. Dışarıda da asker ve polis kurşunu vardır. Bu mücadele hiçbir yerde bedelsiz olmuyor.
Bazı aklı evveller o zaman Abdullah Öcalan ölüm orucuna girsin diyor. Kürt Halk Önderinin sağlık, güvenlik ve özgürlüğü bir bireyin sorunu değildir; bir halkın sorunudur. Diğer siyasi talepler gibi bir halkın önderliğine özgürlük talebi de bir siyasi taleptir. Bir halkın siyasi taleplerinin karşılanıp karşılanmayacağı, o halkın siyasi önderine yaklaşımla belli olur. Bir halkın Önderi mücadele sembolüdür. Hiç kimse Mandela, Arafat ya da başka bir liderin durumunu bireysel ele alabilir mi? En somut örnek İran Kürt önderlerini vururken onları birey olarak vurmadı. Kürt Halk Önderi bir birey olduğu için çok ağır tecrit koşullarında tutulmuyor. Özcesi bir halk önderine sahip çıkmazsa siyasi taleplerine sahip çıkamaz. Ya da bu taleplere sahip çıkma gücünde değildir.
Kürt Halk Önderi ölüm orucuna girse buna ne Kürt halkı, ne PKK, ne KCK, ne de zindandaki direnişçiler razı olur. Sağlık, güvenlik ve özgürlüğü için ölüm orucuna girdikleri bir önderin ölüm orucuna girmesini istemezler. Bu nedenle Öcalan ölüm orucuna girsin sözleri basit demagojilerdir. Devletin Kürt politikalarını, bu önderliğin siyasi konumunu gözden kaçırıp bu sorunu basitleştirmektir. Kürt Halk Önderi sıradan biri olsaydı Başbakan defalarca kendi müsteşarlarını ve önemli bürokratlarını İmralı’ya göndermezdi. Hatta yalvarıp ateşkes yapılmasını istemezdi.
Eğer çok meraklıysa siyasi tutsaklar ve Kürt halkı arasında bir referandum yapar, bu önderliğin ölüm orucuna girmesini isteyip istemedikleri sorulur. “Bê Serok Jiyan nabe” diye slogan atan bir halk, önderlerinin ölüm orucuna girmesini istemez. Bu mücadelenin militanları ve halk yok olmuş mu ki önderleri böyle bir eyleme girmek zorunda kalsın?
Bu ölüm orucu içeride ve dışarıda halk tarafından destekleniyor. BDP her türlü baskıyı ve zulmü göze alarak bu açlık grevlerini destekliyor. Zaten BDP desteklediği için Başbakan BDP’ye ağır tehditler savuruyor.
Süresiz dönüşümsüz açlık grevlerine girenler “biz açlık grevine giriyoruz, dışarıdakiler de açlık grevine girsin” demez. Bu yönlü sembolik bazı destekler dışında dışarıdaki insanların da aç kalmalarını istemez. Onların gösteri, yürüyüş, serhıldan ve diğer eylemlerle kendilerini desteklemesini ister. Açlık grevleri başka mücadele araçları olmadığı için tutsakların başvurduğu bir eylem türüdür. Zindanlara has bir eylemdir. Dışarıdakilerin ise bin bir türlü eylemle destek verme imkanları vardır. Zaten  dışarıdakilerin açlık grevleriyle destek vermeleri de doğru değildir. Bu, pasif bir eylem yapmaktır. Sembolik olarak üç beş günlük, bir haftalık bu tür eylemler dışında esas olarak daha aktif eylem biçimlerinin yapılması gerekir. Dışarıda olanlara bu yönlü görevler düşmektedir.
Aileler de, halk da, BDP’liler de üç beş günlük, bir haftalık açlık grevleriyle bu eylemlere destek vermişlerdir. Yoksa eylemcilerin dışarıda herkes aç kalsın, BDP açlık grevi yapsın gibi bir önerileri yoktur, olamaz da. BDP’liler zaten bu talepler doğrultusunda mücadele verdiği için çoğunluğu cezaevine atılmıştır. Belediye Başkanları, Milletvekilleri dahil birçok seçilmiş cezaevindedir. En ağır bedeli BDP’liler ödemektedirler. Yine şu andaki Milletvekilleri ve seçilmişler de AKP Hükümetinin baskısı altındadır. Kaç milletvekilinin polis saldırılarında yaralandığını herkes bilmektedir. Bu açıdan içeridekiler açlık grevinde, ama BDP’liler yemek yiyor demek çok ucuz demagojidir. Bu ucuz yöntemler AKP’nin ne kadar zorlandığını ve basitleştiğini göstermektedir. Açlık grevinde olmayanlar tabii ki yemek yiyeceklerdir. Bundan daha doğal bir şey olamaz. Önemli olan, herkesin bulunduğu koşullarda tutsakların ileri sürdüğü talepler için mücadele vermesidir. Bu da verilmektedir.
AKP Hükümeti kendine baksın! Yandaşları, yalakaları kendine baksın! Kürt sorununun çözümünde adım atmayanlar, Kürtlerin en doğal haklarını reddederek savaşın sürmesine ve binlerce insanın ölmesine neden olanlar kendine baksın ve hesap versin! Türkiye’de deveyi hamuduyla yutanlar AKP’lilerdir. Devlet imkanlarını kullanarak aksırıncaya, tıksırıncaya kadar yiyip içenler kendileridir. Bu imkanları bırakmamak için kara Türkçü faşizmin yerini alıp halka kan kusturanlar kendileridir.
Tutsakların siyasi talepleri için ölüm orucuna girdiklerine bakıp zindanlarda sorunların olmadığını söylemek de bir demagojidir, bir saptırmadır. Daha yakında Kürt çocukları, zindan koşulları nedeniyle isyan etmedi mi? onlarcası yanarak ölmedi mi? Kürt çocuklarına zindanlarda bilinçli tecavüz edilmedi mi? Kadın tutsaklara Kürt oldukları ve Kürt Özgürlük Hareketi adına tutuklandıkları için zulüm yapanlar, cinsel tacizde bulunanlar da bu hükümetin sorumluluğu altındakiler değil mi? Tutsaklar birkaç yıldır defalarca zindan koşulları nedeniyle açlık grevleri yapmadı mı?  En ücra zindanlara doldurarak sadece tutsaklara değil, ailelerine de zulüm yapılmıyor mu?
Zindanlarda zulüm var; ancak Kürt Özgürlük Hareketi sadece zindan koşullarını iyileştirmek için ölümüne eylem yapmayı doğru bulmuyor. Siyasi nedenler dışında yaşamını ortaya koymayı yanlış buluyor. Siyasi tutukluların cezaevi koşullarını iyileştirme için yaşamını ortaya koymasını rehabilite olma, sistemin yaratmak istediği sınırlarda yaşama olarak değerlendiriyor. Kürt Özgürlük Hareketi’nin bu görüşünü ilgili tüm siyasi çevreler, hatta devlet de bilmektedir.
Bir diğer konu da, kardeşi gitsin, bir avukatı gitsin Apo ile görüşsün ve bu eylemini bırakılmasını sağlasın denilmesidir. Bunun da ahlaki olmadığı açıktır. On altı aydır ağır tecrit altında tutulduğunda, avukatları tutuklandığında,  avukatlarıyla görüşülmesi engellendiğinde kıyamet koparmayanların, sorumluluk duymayanların şimdi kardeşi gitsin ölüm orucunu bıraktırsın demesi ne kadar samimi ve ahlakidir?
Bu önderlikle görüşen onlarca avukat tutuklandı. Bu önderlikle hükümet yetkilileri defalarca görüştü, çözüm için adım atılması tartışmaları yapıldı. Ancak hükümet seçimden sonra her şeyi elinin tersiyle itti; avukatlarını tutukladı. Avukat ve aile görüşmelerini basitleştiren, bu Önderliği sıradanlaştırmak isteyen yaklaşımlar ortaya koydu. Bu durum karşısında da Kürt Halk Önderi tavır koydu. Avukatları tutuklanır, avukatlarla hakkı olan görüşmesi yaptırılmaz ve kendisine doğru yaklaşılmazsa bu önderlik tavır da kor, görüşmeye de çıkmaz.
Herkes ciddi olmalıdır! Bu önderliğe ciddi yaklaşmalıdır; bu önderliğe basit yaklaşmamalıdır. Bu önderlik çocuk değil! Birisine küsmüş, kızmış, bu nedenle böyle hareket ediyor değil. Kürt sorununun çözümü konusunda herkes ciddi yaklaşmalı diye böyle bir tavır koymuştur. Kürt Halk Önderi basitleştirilemediği, siyasi tutum ve mücadelesinden vazgeçirilemediği için şimdi Başbakanın has danışmanları bu önderliğe küfrediyorlar.
Ciddi ve samimi olanlar, bu önderlikten bir şeyler bekleyenler ilk önce hükümetin, başbakanın, yardımcılarının ve danışmanlarının bu önderliğe doğru yaklaşmaları gerektiğini söylemelidirler. Bu önderliğe küfreden bir zihniyetin hangi çözüm iradesinden söz edilebilir? Herkes karşısında kırk yıldır Özgürlük Mücadelesi Önderliği yapan ve on beş yıldır da en ağır koşullarda zindanda olan, mücadelesini her koşulda sürdüren, iradesini ve kimliğini her durumda gösteren bir önderlikle karşı karşıya olduğunu bilmelidir.