Türkiye’de tutuklu vekiller sorunu, 28 Şubat soruşturması yanında gündemde ite-kaka bir yer açmayı başardı kendine. Yapılacak zirveden ne sonuç çıkar bilinmez ama Tayyip Erdoğan, Meclis Başkanı Cemil Çiçek’in bu girişimini saygıyla karşıladıklarını söyledi. Ne demek saygıyla karşılamak? Mesela “pek de lüzumlu değildi ama nezaketen müdahale etmiyoruz” mu demek, diye düşünürken başbakan bildik lüzumsuzluklarından birini daha yaptı ve dedi ki; “bu (tutuklu vekiller) bizim sorunumuz değil. Onlar (CHP, BDP, MHP) ne istediklerini, ne önerdiklerini söylesinler, önümüze gelir, bakarız”
AKP nin tutuklu vekiller zirvesine katılmayacağı da açıklandığına göre, Erdoğan’ın yaptığı bu açıklamayı AKP adına mı, iktidar adına mı kabul etmeliyiz bilemedim. Ya da buna tek “başına iktidar olmanın keyfiyette sınırsızlık hali içinde kimden kabul edersen” hali mi demeliyiz.
Parlamentonun tutuklu vekiller nedeniyle eksikli çalışıyor olması seçme seçilme hakkını kullananlar başta olmak üzere herkesin sorunu elbet. Ancak, parlamentoda görev yapan siyasi partilerin bu soruna benim değil diyebilmelerini, sadece aymazlıkla nitelemek olayı hafife almak olur.
Konu elbette direk olarak demokrasiyle, insan hakları ve özgürlüklerle ilgili. Üstelik sadece tutuklu vekillerin değil ve hatta seçmenin hak ve özgürlüklerini tamamen ortadan kaldıran bir konu.
AKP’nin bu işin dışında kalması, parlamentoda en büyük gücü elinde bulundurması da hesaba katılırsa, demokrasiye ne derece uzak olduğunun, başka bir deyişle demokrasiyi lüzumsuz bir yük gördüğünün ve belki de kendisine tehdit olarak algıladığının açık ifadesi olarak kaygı verici.
Erdoğan’ın açıklamasını Başbakan sıfatı ile yaptığını kabul etmeyi ise sahiden hiç istemiyorum. Zira bu sorun, demokrasi ya da hukuk ya da insan hakları ve özgürlüklerin varlığının ve kullanılabilir olmasının teminatı olması gereken iktidarın sorunu değilse kimin sorunu?
Ya da, bir iktidar parlamentonun eksik çalışmasını sorun olarak görmüyorsa, halkın hak ve özgürlüklerini dert etmiyorsa neyi dert ediyor dersiniz? Ya da bu iktidarın Kürt sorununa, hukuksuzluklara, adaletsizliklere çözüm üretebileceği düşünülebilir mi?
Bu olanlar AKP’nin bu güne kadar ki politikaları ile örtüşüyor ve bu nedenle şaşırtıcı değil elbette. Bin bir örneği varsa da geride, başbakan’ın ağzından çıkan bir sözle kopan fırtınalar, işsiz kalan tutuklanan gazeteciler, akademisyenler, kadınlar, çocuklar unutulabilir mi? Üzerimize kabus gibi çöken, yaşamak için iktidarın suyuna gitme zorunluluğunun sonuçları “ya yandaş- ya düşman” dayatmasından kurtulabilenler kaç kişi?
Ya, İçişleri Bakanı Şahin’in BDP’yi, PKK’yi dinsizlikle ilişkilendirmesini sadece İslam propagandası olarak açıklamak mümkün mü? Bu sözleri sarf eden bir iktidarın inanç özgürlüğünü hiçe saymasından, ayrımcılığından, Kürt düşmanlığından söz edilmeden olur mu? Barış için hak ve özgürlükleri için ölüme yatan insanların ülkesinde din üzerinden, ölüm üzerinden parsa toplayanlara itibar ediliyor olmasına kabul edilebilir bir cevabınız var mı?
Evet AKP’nin tutuklu vekiller meselesine yaklaşımı da şaşırtıcı değil ama itirazı zorunlu bir durum. Bu noktada cevabı belli bazı sorulara ki bu sorulara “görüyoruz, kabul etmiyoruz, istiyoruz” itirazımızın soru formu diyelim şimdilik, özellikle yakın duruyorum. Çünkü iktidarın demokrasi, evrensel hukuk ve insan haklarına bu derece uzak ve soğuk kalması da, bizim bu durumu kabul edip yan gelip oturmamız da kabul edilemez.
Tutuklu vekiller kimin sorunu?