
Herkes, “Rusya ve Suriye İdlib hava sahasını kapattığı halde Erdoğan korumasız ordu birliklerini İdlib’e sürdü” diye soruyor.
Elbette bu soru haklıdır. Bu sorunun haklılığını en başta Erdoğan ve Genelkurmay biliyor.
O halde biz de herkesin sorduğu ve bir türlü yanıtını bulamadığı soruyu soralım:
Erdoğan rejimi hava desteği olmayan kara birliklerini neden İdlib’e sürdü? Ve bu akıl almaz marifeti Suriye devletine “savaş ilanı” anlamına gelecek olan, Suriye’ye ait topraklardan geri çekilme ültimatomu vererek neden yaptı?
Buradan çıkan sonuç sadece şudur: Tıpkı 15 Temmuz darbesini önceden bildikleri halde kıllarını kıpırdatmadan böyle bir darbenin olmasını istedikleri gibi, İdlib’te de resmen 36, gerçekte ise 100’ü aşkın askerin öleceğini bildikleri ve istedikleri için Erdoğan, Akar ve Fidan kendi askerlerini İdlib’e korumasız bir şekilde sürmüş olamazlar mı?
Neden? Bunlar delirdi mi?
Hayır. Karşımızda örgütlü bir “politik, askeri ve istihbari provokatörler çetesi” var. 2015’ten beri kanlı provokasyonlarla iktidarlarını koruyorlar. “Suriye’den Türkiye’ye beş-altı füze atar, bunu da savaş nedeni sayarız” diyenler bunlar. Ceylanpınar’da kendi polislerini öldürüp, çözüm sürecini yok eden, Kandil’e karşı savaş açanlar da bunlar. 15 Temmuz günü faşist dikta rejimini kurmak için kendi ordularına tezgah kuran, oyuna getirilenleri bilerek durdurmayan, boğaz köprüsünde kan dökülmesini seyreden, kendi Harp Okulu öğrencilerini boğazlatanlar da bunlar.
Yakın tarihimizdeki bu kanlı provokasyonları hatırlayan her insanın aklına, şimdi de İdlib’de aynı amaçlarla benzer bir provokasyon yapıldığı ihtimali haklı olarak gelecektir.
O zaman soralım: Kendi askerlerini bile bile Rusya’ya öldürten bu çetenin niyeti ne olabilir?
15 Temmuzu bilerek önlemeyenlerin o zaman niyetleri ne ise, şimdi de niyetleri tıpkısının aynısıdır.
İktidarın temelleri çatırdıyor; savaşın, ekonomik krizin, AKP’deki bölünmelerin üzerine bir de koronavirüs salgını eklendi. Faşist rejimin yeni bir “Allah’ın lütfuna” ihtiyacı acildir. Erdoğan ve çetesi ihtiyaç duyduğu “Allah’ın lütfunu”, kendi eliyle kendi cebine indirmeye yeltenmektedir. “Birkaç şehit” böyle bir lütuf için yetmeyince yüzü aşkın kendi askerini öldürtmüştür. Birinci “Allah’ın lütfundan” sonra nasıl Olağanüstü Hal ilan ederek yıkılmaktan kurtulduysa, şimdi de “ikinci Allah’ın lütfu” sayesinde büyük olasılıkla “Seferberlik ve Savaş Hali Yasasını”, tümden değilse, kimi maddelerini yürürlüğe koyarak yıkılmaktan kurtulmaya çalışmaktadır.
O halde şunu soralım: Rejim “seferberlik ve savaş hali” ilan etmeden, “Seferberlik ve Savaş Hali yasasını” ya da kimi maddelerini yürürlüğe koyabilir mi?
Koyabilir. O halde bu yasanın ilgili maddesini hep birlikte okuyalım:
“Seferberlik ilanına gerek görülmeden savaşa girilmiş veya muhasamat fiilen başlamış ise, kanunlarda yazılı savaşa ve seferberliğe ait hükümler ile yine kanunlarda savaş hali, savaş zamanı ve savaş esnası gibi hallerde uygulanacağı yazılı hükümlerden hangilerinin, nerelerde veya ne zaman uygulanacağı ve bunlardan ne suretle vazgeçileceği, Cumhurbaşkanı kararı ile belirtilir ve Resmi Gazete'de yayımlanır. Bu karar, Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin bilgisine sunulur.”
Demek ki, “Seferberlik ve Savaş Hali” ile ilgili yasanın hükümlerinin yürürlüğe konması için “seferberlik” ilanına gerek yoktur. Aynı zamanda “savaş ilanına” de gerek yoktur. “Muhasamatın fiilen başlamış” olması yeterlidir. Kaldı ki Erdoğan “savaşa girildiğini” bizzat açıklamıştır.
Cumhurbaşkanı ortada seferberlik ilanı ve resmen savaş ilanı olmadığı halde seferberlik ve savaş ilanı durumunda uygulanacak her türlü önlemi alma yetkisine sahiptir. Bu önlemlerin neler olduğunu tahmin etmek zor değildir. Bunların arasında Olağanüstü Hal’den de ağır hükümler vardır.
Bu durumda olacak olanları tahmin etmek hiç de zor değildir. Erdoğan böyle bir kararname aldığı gün ortada ne Davutoğlu’nun, muhtemelen bu gibi tehlikeyi sezdiği için partisini sürekli erteleyen Babacan muhalefeti bir gün bile ayakta kalamaz. CHP kararın haftasına kalmadan yelkenleri suya indirir. Soluğu Yenikapı’da alır. Hiçbir kapitalist yeni bir “Varlık Vergisi” tehdidine bir saat bile dayanamaz. İnternet o saniyede havaya uçar, “sosyal medya muhalefeti” buharlaşır.
Şurası açık değil mi? İdlib provokasyonu, eğer Suriye’ye ve dolayısı ile Rusya’ya savaş açmak gibi bir amaç taşısaydı, Erdoğan rejimi Avrupa’yı da, dolayısı ile NATO’yu da “mülteci şantajı” yaparak karşısına alır mıydı? Nüfusun yarısından fazlasını temsil eden iç muhalefeti parçalayıp yanına çekmek varken, İyi Partiyi bile düşman ilan etmeye kalkar mıydı?
Bunlar gösteriyor ki, Erdoğan rejimi “ikinci Allah’ın Lütfunu”, kendini Allah’ın yerine koyarak kendi elleriyle imal etmiş ve tıpkı 15 Temmuz’da yaptığı gibi, bu defa tüm muhalefeti çok daha büyük bir tehditle hizaya getirerek, yuvarlandığı krizden çıkmaya hazırlanmaktadır.
Yazdıklarım size “korkulu rüya” gibi gelebilir. Gelsin.
Korkulu rüya görmektense uyanık olmak her zaman iyidir.