‘Üçüncü güç’ olmak, aynı anda “çarşı” misali “herkese karşı” olmak ve aynı zamanda “potansiyel” anlamda “herkesle birlikte” olmak anlamına geliyor. Başka bir ifadeyle “hiç kimseye angaje olmamak”, ama “hiç kimseyle ittifakı” ya da “anlaşmayı” da reddetmemek...

Alalım ele “çözüm sürecini”...
Kürt sorununda çözüm için şu andaki “muhatap”, mevcut hükümettir. Bu sadece, bu hükümet “müzakereyi”, henüz bunu “görüşme” düzeyinde sınırlasa da, “kabul etmiş” olmasından ötürü böyledir. Hükümetin “üçüncü güç” için bugün “muhatap” olması, bizim, bu hükümetin Kürt sorununda barışçı çözüme “evet” diyeceğine kefil olmamızı elbette getirmez.
Neden? Çünkü AKP Hükümetinin ya da bir başka hükümetin Kürt sorununda Kürt halkının kabul edeceği bir çözüme “evet” deyip dememesi, o hükümete değil, “üçüncü gücün” mücadele ve geniş ittifaklar kurma yeteneğine bağlıdır. Bu anlamda kim hükümette olursa olsun, “üçüncü güç” açısından bu durum değişmez. Her durumda çözüm, “üçüncü gücün” mücadelesine bağlıdır.
Elbette somut durum söz konusu olduğunda, mevcut egemen siyasi güçler arasındaki farklar çözüm sürecinin daha barışçı, daha az sancılı yürütülmesine ya da tersine neden olabilir. Ama şimdiden söyleyebiliriz ki, bugünkü dünya ve bölge durumu devam ettiği sürece, Türkiye’de kim hükümete gelirse gelsin, Kürt halkının taleplerini artık sonsuza kadar inkar edemez. Geciktirebilir, ağır bedeller ödetebilir, ama er ya da geç Kürt halkının iradesi karşısında boyun eğer.
Şu anda AKP, “masaya” oturmuştur. Ama “masaya”, hükümete gelir gelmez oturmamıştır. O da diğerleri gibi halk iradesine karşı direnmiştir. Onların kullandığı bütün yöntemleri o da kullanmıştır. Ama önce Oslo’da, sonra da İmralı’da PKK’yi “muhatap” olarak kabul etmek zorunda kalmıştır. Bu hükümet şimdi düşürülse, kurulacak olan hükümet de yine aynı yolu izlemek zorunda kalacaktır.
Bu böyledir ama, bunun bir de “aması” vardır. Örneğin, şu anda Hükümete karşı PKK önderinin ifade ettiği gibi “darbe” teşebbüsünde bulunan Cemaat, Erdoğan ve ekibini tasfiye edecek olsa, onun yerine kurulacak olan bir cemaat yanlısı hükümet, var olan “masayı“ daha işe başlar başlamaz devirecektir. Çünkü Cemaat ve onun sözcüleri, “paralel devlet”in temsilcileri, PKK ve Öcalan’la çözüm sürecinde görüşmeyi kabul etmediklerini defalarca acıklamışlardır. Onlar, İmralı sürecinin “üçüncü gücü” yalnız Türkiye Kürdistanı’nda değil, tüm parçalarda muazzam bir güç haline getirdiğini görmüşlerdir. Bunu önlemek ve “PKK’siz Kürdistan”a egemen olmak için, PKK’yi tasfiye etme yolundan yürüyeceklerini ilan etmişlerdir.
Demek ki, şimdiki hükümetle gelecekteki cemaat hükümeti arasında Kürt sorunu açısından “nitel” değil, ama “nicel” bir fark vardır. Bu fark da şudur: AKP Hükümeti “masaya oturmuştur”, ama gelecek hükümet, “masaya oturmayı” kabul etmeyecektir. Etmeyecektir ama, “etmek zorunda kalacaktır”. O da “masaya oturtulacaktır.”
Fark budur ama, bir ara Selahattin Demirtaş’ın da ifade ettiği gibi, böyle bir fark önemli bir farktır, “yeni bir çözüm masası” yeni yeni bedeller, toprağa düşen canlar demektir. Az fark sayılmaz bu fark.
Ama, işte, hepsi bu kadardır. Aradaki farkın sorumlusu, dün olduğu gibi yarın da, “masayı” devirenler olacaktır... Üstelik, eğer birileri hükümeti ve dolayısı ile “masayı” devirmeye kalkıştıkları zaman, karşısında “üçüncü gücü” bulacak, “masanın” yeniden kurulması, bu defa, emin olun ki, onu devirenlere çok daha pahalıya mal olacak.
Sonuç şu: Çözüm sürecinin kaderi AKP’ye ya da bir başka hükümete bağlı değil. Ama hem AKP’nin, hem de Türkiye’nin kaderi “üçüncü güce” bağlı... Üstelik bu güç, “Kürt halk iradesini kabul eden herkesle” masaya oturmaya hazır olan bir güç. “Çarşı gibi herkese karşı, Mevlana gibi herkese açık...”