Uzakta değil görülmesi gerekenler; yanı başımızda. Duymak isteyen, görmek isteyenler için bir bakış yakınlığında ya da dokunmak isteyenler için bir kalp atışı yakınlığındadır acının çıldırtan kimsesizliği. Çığlık çığlığa bir insanlık hakikati... Utanmanın ayıpsandığı, utanılacak bir yalnızlaşmanın dayatıldığı bir kimsesizlik…

Şengal, kimsesizliğin toprakları... Paramparça edilmiş bir hakikat huzmesi… Bir dokunsan, bir zerresiyle bütünleşeceksin ve belki de seni insanlığına taşıracak, seni anlamlandıracak ama canını acıtacak bir anın, zamanın var oluşu... Yolların yalın ayak, aç susuz bir yürüyüşün çaresizliğinde, yüreklerin çığlık çığlığa parmaklıklar arasına sürüklenişinden, kellesi uçurulan bir yanlızlık öyküsü, gerçekliği… Yürekleri varlığa, insanlığa duyarsızlaşmış, beyinleri anlam yoksunu bir çekirge sürüsünün gazabından sonrası varılan bir vatansızlık durağı... Duraklarda dinlenir yürek ama yolların sızısı, acısı her an canlanır, tazelenir. Hafifletmez hiçbir acıyı, sızlarken nasırlı ayakların acıyan, geçmek bilmeyen anılarını...
Şengal’in göçmeyen, göçemeyen yalnızlıklarının sokak aralıklarında, dile gelemeyen acılarının içerisinde yaşanmışlıklarından birkaç parça anıyla anlamak onları… Duyumsanmayanı bir sözde, bir bakışta, bir damla gözyaşında ya da buğulanmış gözlerin derin bakışlarında duyumsamak... Ağıdı henüz yakılmaya fırsat bulunmamış bir insanlık gömütü… Şengal’in tüm cenazelerini yüreklerine gömmüş insanların arasında olmak, matemin soğuk acısını doldurur zamana.
Ximşê Casim, kaç sürgünü, kaç katliamı yüreğinde direnç kılmış bir kadın. Gözlerinde yolların uzayıp giden çizgileri, kan çanağı gerçeklikler çökmüş gözlerinin akına, gerçekliklerin dondurduğu bir anı gibi duruyor karşımda. Kafasındaki beyaz yazmasıyla yılların umudunu taşır gibi dimdik duruyor. Karşı karşıya oturuyoruz. Ben daha bir şey sormadan o anlatmaya başlıyor yaşadıklarını. Anlatıp kurtulmak istiyor sanki, acıların yükü ağır geliyor sanki, artık yaşlanmış ama yaşlanmayan acılarıyla bu kısa ama uzun ömründe...
Kaçırılan kızlardan, katledilen yüreğinin parçalarından bahsediyor. “Kızım, kızlarımız vardı; ay parçası... Bakmaya, dokunmaya kıyamadığımız... Kaçırdılar ömürlerimizin umutları, hayalleri gibi. Onların hayatlarını çaldılar, hayallerini sattılar” diyor gözyaşlarıyla. Akan her gözyaşında bir kadını yüreğine gömüyor, acısını akıtıyor sanki okyanuslara ki geçsin tüm anılar ondan. “Kızım, kirlettiler namusumuzu, toprağımızı. Kan bulaştırdılar kutsallarımıza. Şimdi nasıl yaşayalım? Bir kızımız vardı; kaçırmışlardı. On gün sonrasında kurtarıldı ve eve geldi. Herkese yalvarıyordu ‘beni öldürün’ diye. Kim, nasıl kıyabilirdi ki? En son o kendisini Şengal’de uçurumlardan attı. Kaldıramadı yerlerde sürünen bu utanmazlığı. Birçok kadın ele geçmemek için kendisini öldürmek istedi, babalarına, kardeşlerine yalvarıyorlardı” diyordu da anlatırken zamanımızdan göçüp, yaşamın yaşanılmaz kılındığı o anlara dönüyordu.
Ximşê Ana torununu kucağına almış, onu da ondan koparacaklarmış gibi sımsıkı sarılmış. O kadar çok insan kaybetmişti ki, artık kaybetmek istemiyordu, yaşlı yüreği buna dayanır mıydı?
Ximşê Ana kaçırılan kızlarının acısıyla uzaklara dalıyor, sonra sanki hiç susmamış gibi, konuşmasına devam eder gibi: “Kızlarımızı satıyorlar, her gün onlara tecavüz ediyorlar. Onların o hallerini düşünmek… Hangi insan yüreği buna dayanır? Bu halimizi izleyenlerde yürek var mı?” derken gözyaşları yine ırmaklar gibi yüzünün deltasında akmaya başlıyor. Sözcükler boğazına düğümlense de boğazındaki düğümü, düğümlenen tüm acılarını çözmek istermiş gibi zorla da olsa konuşmak istiyor. “Bunlar ‘Müslümanız’ diyorlar, Müslüman olan başkalarının namuslarına göz diker mi? Onlar Müslümanlık karşıtı, din karşıtı, insanlık karşıtıdır. Bizim uğruna ölünecek bir namusumuz var; bize namussuzluğu dayatanların uğruna ölünecek bir namusları var mı acaba?” derken öfke doluyor gözleri. Ellerini yumruk yapıp sallıyor havada, karşısında onlar varmış da onların yüreklerini dövüyormuş gibi.
Öfkesi de yüreğinde biriktirdikleri kadar büyük, inancı kadar büyük. Uğruna ölümü göze aldıkları namusu kadar büyük öfkeleri. Onun sözleri dudaklarında savrulurken, ömürlük hayallerin üzerine belki de toprak atıyordu, gömüyordu onları da yüreğinin kimsesizler mezarına.
Kürdistan, bir halkın yaşam çığlığıdır şimdi? Peki bunu duyan var mı? Bir kadının direnç, acı çığlığına dokunmak…



AZA ROJIYAN