
Genelde İslâmiyet’te, özelde de Osmanlı iktidar sisteminde tepedeki yönetici ‘Ûl-ul Emr’ olarak kabul edilir, yani Emrin Sahibi’dir. Sünni İslâm’da peygamber ve halifeler, Şialık’ta ise peygamber ve imamlar ‘Ûl-ul Emr’ sayılır. Allah’ın elçisi olarak Peygamber ilâhi sözün taşıyıcısıdır. Onun ağzından dökülen sözü işitenlere düşen görev doğruluğuna iman etmektir. Buna biat etmek de denilebilir. Osmanlılarda da aynı zamanda halife olan padişaha biat edilir. Kendisine ‘zıllullah’ yani Allah’ın Gölgesi unvanı yakıştırılan padişahın her sözüne kutsallık atfedilir. İlgilisine düşen görev ise padişahın emrini itiraz etmeden yerine getirmektir.
Bu çerçevede Başbakan Erdoğan’ın kendi dışındaki herkese nasıl yaklaştığına bakalım: Zatı muhteremin duruşu ve havası ile kendisini ilâhi doğruyu dillendiren kişi olarak gördüğü aşikâr değil mi? Ona göre kendisi dışındaki herkes ilâhi doğruyu yitirmiştir; dolayısıyla doğru yola girmeye çağrılması gereken sapkın konumundadır. ‘Ûl-ul Emr’e karşı çıkmak, kâfir olmak, yani küfür düzeninde ısrar etmekle özdeştir. Onun olduğu yerde muhalefet olamaz, kul düzeni geçerlidir. Böylesi bir ‘Ûl-ul Emr’ düzeni ancak İslâm kisvesine bürünmüş Muaviye iktidarının günümüzün ulus-devlet faşizmiyle harmanlanmış hali olabilir. AKP’nin ‘yeni Osmanlıcılık’ politikası ve liderliği denilen garabet herhalde budur. Hepimizden istenen bu düzenin dilsiz tebaası olmaktır.
‘Ûl-ul Emr’ Erdoğan’ın Kürt olgusu ve sorununa yaklaşımı da aynı mantıkla yoğrulmuştur. Kendisi zuhur etmeden önce zaman sanki donmuştur, daha önceki hiçbir şeyin hükmü yoktur. Ona göre Kürdistan’da kimlik ve özgürlük adına kırk yıllık bir mücadele verilmemiş, Kürtlerin bu amaçla verdiği bir mücadele hiç olmamıştır. Adına mücadele denilen bir şey varsa bile tamamen ‘Şeytan işi’dir. Eskinin ‘Şeytan işi’ belirlemesinin kapitalist modernitedeki karşılığı ‘terörizm’dir. Kürtler onunla birlikte ve onun sayesinde varlık âlemine adım atmışlardır. Kurtarıcıları ‘Ûl-ul Emr’ Erdoğan’dır, dolayısıyla Kürtler zat-ı şahanelerine şükran duygularıyla bağlanmalı ve lütfettiklerine bakıp şükretmelidir. ‘Ûl-ul Emr’ zaten kendileri için gerekli olanı verir. Bunun dışına çıkıp ek bazı taleplerde bulunmak haddini aşmaktır, sultana itaatsizliktir, ‘Ûl-ul Emr’e karşı çıkmaktır.
Bu söylenenlerin işin mizahi tarafıyla ilgisi yoktur. Erdoğan’ın kendisini böyle gördüğü ve herkesten kendisine böyle yaklaşmasını beklediği kesindir. Kürtlere ve Kürt Özgürlük Hareketi’ne de bunu dayatmaktadır. Uzun süredir diline pelesenk ettiği ‘çözüm süreci’ de özünde ‘terörizmin kökünü kurutma’ ve ‘teröristi ortadan kaldırma’ sürecidir. Erdoğan için çözüm ‘PKK belası’ndan kurtulma çözümüdür. Bu anlamda çatışmasızlık işin sadece görünen boyutudur ve yüzeysel yaklaşıldığında aldatıcı yanı yüksektir. Bir başka deyişle AKP iktidarının Kürt Özgürlük Hareketi’ni tasfiye etme hedefine yönelmiş savaşı devam etmektedir. Bunun gerçeğin kendisi olduğunu görmemek kendini kandırmak anlamına gelir ve sonu da kaçınılmaz olarak hüsrandır.
MİT Yasası etrafında yürütülen tartışmalar AKP’nin bu yasayla Gestapo’ya benzer bir yapılanmayı ortaya çıkarmak istediğine işaret etmektedir. Bunun doğruluk payı yüksek bir belirleme olduğu açıktır. Ne pahasına olursa olsun her şeyi iktidarı elinde tutmaya ve hegemonyasını kurumlaştırmaya endeksleyen bir hükümetin otoriterleşmesi kaçınılmazdır ve bunun adı dört dörtlük bir faşizmdir. ‘Ûl-ul Emr’ Erdoğan kendi otoritesinden üstün bir otorite tanımamakta, bu çerçevede Anayasa Mahkemesi’ne de savaş açmış bulunmaktadır. AKP lideri herkesle savaş halinde olmayı yegane dil ya da yöntem haline getirmiştir. İslami tandanslı olması kendisinin dört başı mamur bir faşist diktatörlük tesis etmek istediği gerçeğini değiştirmez. Hitler ve Mussolini rejimlerinin tipik bir versiyonuyla karşı karşıyayız. Tehlike büyüktür ve Türkiye bir ateşin içine atılmak üzeredir.
Erdoğan’a ve kendisini izleyenlere bakarsanız, AKP Kürt sorununun çözümünde bir sürü adım atmıştır. Kürt dili üzerindeki yasak kalkmış, isteyen kendisinin Kürt olduğunu söyleme hakkına kavuşmuştur. TRT 6 ile birlikte Kürtler bir televizyon kanalına kavuşmuşlardır. ‘Ûl-ul Emr’in bu cömertliği nasıl inkar edilebilir? Sözüm ona devrim niteliği taşıyan bu adımları değersiz sayanlar ancak ‘teröristler’ ve onların legal uzantıları olabilir. Söylenen gerçekten de budur. Oysa devrim diye lanse edilen bütün bu açılımlar tümüyle Kürt Özgürlük Hareketi’nin tasfiye edilmesi hedefine yöneliktir. Amaç tasfiye ameliyesini biraz daha kolay gerçekleşebilir hale getirmektir. Bir yönüyle de göz boyama ve bazı kesimlere umut pompalamadır; bazıları için ‘arkası yarın’ kabilinden umutları diri tutma, bu temelde oyalama ve Kürt cephesinde kararsızlığa yol açmadır.
‘Ûl-ul Emr’imizin Mesud Barzani, Şivan ve İbrahim Tatlıses ile Amed’e yaptığı sözde çıkartmayı düşünün; bu olayı ‘çözüm süreci’ ile bağlantılandırıp nasıl bir propaganda malzemesi olarak kullanmaya çalıştığını göz önüne getirin. Son gelişmeler zat-ı muhteremin bu çıkartmayla neyi hedeflediğini yeterince netleştirmiş bulunuyor. Barzani’nin nasıl bir ‘çözüm süreci’ne ortak kılındığını artık iyi biliyoruz. Barzani doğudan, ‘Ûl-ul Emr’ Erdoğan ise kuzeyden Rojava’nın etrafına hendekler kazıyor. Tayyip Erdoğan Rojava’ya yönelik bir askeri müdahaleye hazırlanıyor. Barzani de kendisine bağlı Rojavalı çeteleri tek bir parti çatısı altında birleştirip müdahale sonrası yönetim için hazırlıyor. Bir dönem Güneyli binlerce insan ABD’ye götürülüp özel bir eğitimden geçirilmiş ve zamanı geldiğinde geri getirilip Barzani’nin emrine verilmişti. Şimdi benzer bir kontra askeri yapılanma Güney Kürdistan’da ve büyük ihtimalle ABD’li uzmanlar tarafından eğitiliyor. Rojavadan bilinçli olarak on binlerce insanın göçertilmesinin esas nedeni budur.
Ancak bütün bunlar boşuna. Ne Barzani Erdoğan’ı ne de Erdoğan Barzani’yi kurtarabilir. Ancak varlıkları pamuk ipliğine bağlı olanlar bu kadar uğursuz işlerle iştigal edebilir. Ne Kürt toplumu kendi kardeşlerini cellatlara yem etmeye çalışan Barzani’yi uzun süre sırtında taşıyacak, ne de Türkiye halkı ‘Ûl-ul Emr’ Erdoğan’ın dizginsiz despotizmi karşısında yıllarca suskun kalacaktır. Gerçek kudret halkların birliği ve ortak mücadelesindedir. Tüm devrimci, demokratik ve barış yanlısı güçlere karşı düşen görev birlik politikasında ısrar etmek ve tüm hegemonyacı güçleri hak ettikleri yere postalamaktır. Erdoğan’a söylenecek söz bellidir: Sen ‘Ûl-ul Emr’ değilsin ve biz sana asla biat etmeyeceğiz!
Çok daha önemlisi, AKP’den çözüm talep etme dili mutlaka terk edilmelidir.