
Hayatın her anını dolu dolu yaşamaya çalışan ama ölümü bir nefes kadar ensesinde hisseden Lezgîn için bu yolculuk arayış ile, o büyük dönüş ile başlamıştı. Akabindeki zaman ölüm ve yaşam arasındaki ince çizgide seyredecekti. Kimi zaman baharın taze kır çiçeklerinin kokusu ile mest olacak, kimi zaman ise barut kokusu kan kokusuna karışıp genizlerini çatlatacak kadar yakacaktı. Onun serüveninde bir savaşın anatomisini göreceğiz. Keza uğruna gözünü kırpmayacak kadar kendini feda edecek dostluğa, bilinmez kavgaya sürülen askerin korkusuna, savaşların en çok vurduğu koçer hayatlara, fedakarlığa, ölüm pususuna, kimsesiz mezarlıklara, meçhul ölümlere, hayata tutunma çabasına, geçmişe, aşka, Kürde reva görülen çileye ve gerillanın fedailiğine tanıklık edeceğiz Lezgîn'in serüveninde.
Siyasi tutsak Mehmet Öztaş tarafından kaleme alınan anlatı kitabı "Ülkeye Dönüş", Hollanda'dan Kürdistan dağlarına uzanan bir serüveni anlatmakta. Öztaş, "Mavi Ada", "Kardelen Zamanı" ve Evîna Bêzar" eserlerinin ardından bu kez roman ve masal tadında bir çalışma ile ulaşıyor, dört duvar ötesindeki hayata. Mart ayında JJ Yayınevi'nden basımı yapılan "Ülkeye Dönüş", kurgu değil; gerçek yaşanmışlıkları anlatıyor.
Zamanı gelmişti ve yolculuk başlamıştı...
"Faraşin alanına birkaç gündür yürüyorlardı. Yorgun ve açtılar. Yanlarında taşıdıkları erzakları bitmişti. Faraşin alanında bulunan gerillaların onların geleceğinden haberi vardı... Ama deşifre olan gerilla noktasını dünden beri askerler kuşatmaya almıştı. 'Güm güm' sesi vadide yankılandı. Lezgîn ilk defa kobrayı bu kadar yakından görüyordu..."
Lezgîn'in Kuzey Kürdistan’a doğru başlattığı yolculuğu, trajedilerle ve gizemlerle devam ediyordu. Bu kez boşaltılan meyve cenneti Xirbêmişka’nın trajedisine tanıklık ediyordu.
"Penguen noktasını bırakıp, sabaha doğru Xirbêmişka köyünün yukarısında bulunan noktaya varmışlardı. Çok büyük bir köydü, tam Bagok’un zirvesinde bulunuyordu. Etrafı ormanlarla kaplıydı. Köyün her tarafında meyve ağaçları ekilmişti. Bu güzel köy, 91 yılında boşaltılmıştı. Askerler, köylülere üç gün süre vermiş, eğer üç gün sonra geldiklerinde köy boşaltılmamışsa yakacaklarını söylemişlerdi. Köylüler de çaresizlik içinde, her şeylerini toplayıp köylerini terk ederek şehre göç etmişlerdi."
O günleri şöyle anlatıyordu yaşlı Apê Ehmet: 'Hatırlıyorum, o günü çok iyi hatırlıyorum. Bahardı, taze kır çiçekleri yeni boy vermişti. Tam dokuz yıl önceydi. Yüzü asık bir kumandan‚ 'Köyü yakın, yakın!' dedi. Yapmayın, etmeyin, dedim ama dinlemediler, yaktılar. Ağıllardaki hayvanları bile cayır cayır yaktılar oğul. Ax Eskerê Romê zalim e! Oğul, gözlerimizi bağlayıp sıraya dizdiler..."
Gerillanın gözyaşı
Kimilerine göre gerilla ağlamaz. Emir-komuta zincirinde birer askerden ibaret sanırlar onları. Oysa gerillaların gözyaşlarının içe aktığı söylenir. Yalnızlıklarında belki en çok onlar ağlar. Çünkü bütün acılara onlar tanıklık ediyor. Öyle tanıklıklar ki, insanlığından utandıran cinsten...
“Vadide görünen kalabalık bir görünüp bir kayboluyordu. Etrafımı kuşattıklarını düşünerek zorla da olsa gözlerimi açtım. Ellerinde ipler vardı ve bir şeyleri yerde sürüklüyorlardı. 'Acaba nedir?' diye düşünürken kuyu etrafında sıraya dizdikleri arkadaşların cenazelerini gördüm... Tek tek kuyuya attılar, sonra kocaman taşları üzerlerine bıraktılar. Taşlardan çıkan ses kulaklarımda bomba gibi patlıyordu. Var güçleriyle bırakıyorlardı cenazelerin üstüne taşları..."
Gerillasına sahip çıkan Nusaybin halkı
Başka bir gün... Lezgîn, Nusaybin'de, asker ateşi arasında kalmıştır. Bir yere sığınmış, direnmeyi sürdürmektedir...
"Kurşunlar durmuş, askerler onun bulunduğu yerin etrafını sarıyordu. Artık ses daha net duyuluyordu. Gelen sesin, 'Bijî Serok Apo' olduğunu duyduğunda, kalbinde büyük bir sevinç yükseldi. Nusaybin halkının ayağa kalktığını anladı. Artık onun için her şeyin daha kolay olacağını hissetti. Halk bir kez daha gerillasına sahip çıkıyordu. Korkusuzca panzerin üzerine yürüyordu. Hala gözleri açıkken bunu duymuştu. Bu onun için en büyük mutluluktu. 'Artık ölsem de gam yemem' dedi kendi kendine."
Ölüm tenhasında dolaşan iki gerilla
Ölüm avına çıkan asker, tetiğe ilk basan ise gerillaydı. Nefesler tutulmuş ve çarpışma başlamıştı. Kan, korku ve barut kokusu iç içe geçmişti. Her mevzide tek, iki veya üç yürek koca orduya meydan okuyordu. O gece, dünyanın bihaber olduğu o yerde, yeni bir direniş destanı yazıyordu gerillalar.
İşte o sırada Lezgîn, kurşunlara karşı kendisini yoldaşına siper ederek aldı kurşunları bedenine ve Zilan ile direndi ölüme...
"Zilan’ın kirpikleri arasından görünen yeşil gözleri, yosunların deniz altındaki görünümünü almıştı. Gözleri, tanrıyı bile kıskandırabilecek güzellikteydi. Bir bebeğin yüzü bile bu kadar saf ve temiz olamazdı. Kar tanesi, yüzündeki aklık karşısında sönük kalırdı. Ağzındaki kan damla damla dudağının arasından akarak kar gibi parlayan boğazının üzerinden süzülerek katılaşıyordu. O ve Lezgîn yan yana vurulmuştu. Bir kurşun o körpecik bedenini delip geçmişti. Düşerken sadece 'Ah heval' çıkmıştı ağzından. Ölüm tenhasında dolaşan iki gerilla... Sessizlik.
Güneşin ilk ışıkları dağların ardından yükselerek soluklaşan yüzünü okşadığında kendine geldi. Derin soluk aldı. Ve göz ucuyla baktı Zilan’a: Kristal gibi donuk yeşil gözlerini görünce kırıldı, içindeki her şey kırıldı. Aklında ne varsa sis gibi dağıldı. Sadece acıyla baş başa kaldı. Acı, gözlerinde çıplak kaldı. Çıktığı yolculuğun nihayetine varmış gibi gözleri mavi gökyüzünde uzun bir yol çizerek dondu…"