Fransa Gündemi

Hergün ensemizde kanımızla beslenen devletlerin bakışları ve bunların nöbet değiştiren saldırganlığı arasında vahşet sıradan gündelik bir şey olarak dijital internet cehenneminden bize ulaşıyor. Her sabah olduğu gibi birçok insan gibi masa başına oturmuş haber ağları arasında insan olanın vicdanını sızlatan başlıklara bakarken “Cemal Kavak Yaşamına son verdi” başlığı duvar gibi çarpıyor yüzüme!
„Sürgünde yaşamak, vazoda yetişen bir çiçek gibidir. Ben de bu Avrupa’da böyle görüyorum kendimi. Avrupa yaşamı bana göre bir yaşam değil. Ancak bu kadar dayanabildim“ diyerek ayrılıyor Cemal aramızdan… Zamanla yaşıt bu sözler insanın kemiğine işliyor… Bugüne kadar birçok yasanın üstünden atlamış, zorlukların içinden çıkmış Cemal, kaldıramamış bu dünyanın ağır ve aksak yanını… Geride fotoğrafına sarılı çocuklarını, dostlarını ve yoldaşlarını bırakarak Ulu Çınar, gövdesinin sürgünlerle kopartıldığı topraklara gitti…
 Şairin deyimiyle; “Göçmen kuşun vatanı neresidir / yuvasını yüreğinde taşıyan bilir”… Cemal’de tam da böyle biriydi. Yuvasını hep yüreğinde taşımak durumunda kalan Cemal, şimdi mevsimsiz yine düştü yollara… Ama o hep mevsimlerin özgürlüğündeydi. İstanbul’da bir eylem adamı olarak tanıdığım Cemal’le yollarımız Fransız Adalet Sarayı Palais’nin soğuk koridorlarında kesişti… Polislerin arasında elleri kelepçelenmiş, ayağına zincir takılmış Cemal, alışık olduğu gözaltı koridorlarından yeniden geçiyordu. Sürgünlerle ve gözaltılarla geçen Cemal’in yaşam paydasına bu kez de Fransa’da tutsak olmak düşmüştü. Yaşadığı sağlık sorunları nedeniyle , ağır tutsaklık koşullarını kaldıramayacak diyerek yaptığımız tüm başvurular sonuçsuz kaldı. 9 ay sonra Cemal, 30 kilo kaybederek, kimbilir ruhunda hangi incinmelerle çıktı…
Cemal’in arkadaşlarıyla görüşmesi yasaklanmış, yuvası bildiği halkının derneklerine girişi suç sayılmıştı. Tüm yasak ve tecrite inat o, kesintisiz yoluna devam etmeyi seçti… Jiddu Krishnamurti, “Huzura ve Barışa doğru” adlı çalışmasında şöyle der; “Bu dünyada barışçıl bir şekilde nasıl yaşayacağımızı bulmaya çalışırken, düşüncenin ve hafızanın derinliğini ve doğasını anlamak zorundayız. Birçoğumuz çocukluğumuzun başlangıcından itibaren şu ana dek birçok incinmenin, birçok psikolojik yaranın, bu yaraların hafızasının ve bu incinmenin devamlılığının yükünü taşıdık. Tüm bunlar silinebilir mi?“
Cemal’de tüm bu incinmelerini, yaşamın yükünü biriktirmişti… Belki de bu nedenle zamansız bir şekilde aramızdan ayrılıp gitmeyi tercih etti... Şimdi bir zamanlar tutsak olduğu Fransa’daki dosyasına Cemal’in ölüm ilamını iliştiren anti-terör hakimlerine sormak lazım; Cemal’den ve onun yoldaşlarından, geride bıraktığı ailesinden çaldıkları 9 ayın ve 4 yıldır süren adli kontrol sürecinde yaşattıklarının hesabını kim verecek... Onurlu bir barış için tüm yaşamını ortaya koymuş bir yaşamın ardından ne diyecekler... Yapacakları.. ölümü nedeniyle dosyasını kapatmak dışında bir şey olmayacak bunu biliyoruz... Ama tüm yasalara, yasaklara rağmen Cemal’den geriye kalan yoldaşları, dostları onun barış ve insanca yaşam umudunu, sürgünde yarım kalan gülüşlerin hesabını görmek için tüm gücüyle yollarında yürümeye devam edecek...
Sürgünde olmak tıpkı çadırını kırk kere yıkıp kuran göçebeler gibi olmak anlamına geliyor. Çadırımızı kırk kere kurup yıksakta yuvalarımızı yüreğimizde taşıyarak yürümeyi öğreneli yüzyılı buluyor. İnsan olmayı seçmiş olanların tüm tahammül sınırlarını zorlayan, ağır bir sürecin içinden geçiyoruz... Ağır geçti bu yaz... ağır geçecek bir kış daha... Tarih sayfamıza Cemal Kavak’ın zamansız gidişini de yazmak durumunda kaldık ama umudumuz yüreğimizde yol almaya devam edeceğiz....