Kapitalist modernite döneminde kültür ve ahlak -I-


Modernite çağında gelişen ulusal devletler kendi amaçlarına uygun bir toplumsal kültür oluşturdular. Avrupa’da bu süreç 12. yüzyıldan başlayarak gelişmiş, 16. yüzyıldan sonra ise büyük bir sıçrama yapmıştır. 19. yüzyıl endüstri devrimi ile de bu süreç tamamlanmıştır. Endüstriyalizm çağı da denilen bu dönem, ulus-devlet kültürünün oluşum sürecini ifade eder. Bu kültürün temel özellikleri şöyle sıralanabilir:

Kapitalizm ve endüstriyalizm öncesi uygarlık çağlarında bireyler yerel ve dinsel cemaatlerin, ailelerin vb. üyeleri sayılırdı. Örneğin bir kişi kendi aidiyetini, yani kimliğini tanımlamaya çalışırken, “ben Atinalıyım, Romalıyım, Venedikliyim, Hıristiyan’ım, Müslüman’ım, Aleviyim, Sünniyim, Ezidiyim” derdi. Ya da hangi kantona, feodal beye ve aşirete bağlı olduğunu söylerdi. Ulus-devlet, bu anlayış ve kültür yerine, devlete bağlı vatandaşlık bağını getirdi. Ulus-devlet vatandaşı demek, söz konusu devletin sınırlarını tayin eden coğrafya üzerinde yaşayan tüm bireylerin ve toplulukların zorunlu siyasi ve hukuki bağlar temelinde ortak bir yükümlülük altına alınması demektir. Bu şekilde de ulus-devlet eliyle ortak ve tek bir tarih bilinci, ulus, sınıf ve cins bilinci oluşturuldu. Böylece de devlet vatandaşı olan herkesin sorumlu kılındığı, görev ve yükümlülükler belirlendi. Ulus denilen topluluk adına ölmek ve öldürmek kutsal sayıldı. Yurtseverlik, ulus-devleti savunmanın ve korumanın etik değeri haline getirildi. Her şey kutsanmış ulusal devleti savunmak, ona sahip çıkmak ve buyruklarına saygı göstermek için hazırlandı. “İyi vatandaş“ demek, devletin tüm buyruklarına ve hukuk sistemine kölece boyun eğen “uyruk” demekti. 

Ulus-devlet bir yandan bu şekilde kendi uyruklarına ideolojik-kültürel içselleştirme yoluyla boyun eğdirirken, bir yandan da diğer toplumları ve ulusları hor görme, sömürgeleştirme ve onlar üzerinde baskı kurma kültürünü de aşıladı. Bu yöntemle de ulus-devlet içinde bir ırk, din, mezhep ya da kültürel küme hakim kılındı. Egemen kılınan kültürel kümeye resmiyet ve meşruluk kazandırılırken, diğer kültürel kümeler ya yasaklandı ya da baskı altına alındı. Bunun en uç örneği Türk ulusal devletinde görüldüğü gibi “tek devlet, tek millet, tek bayrak, tek dil” gibi her bakımdan tekçi olan bir ulus-devlet kültürü her bireye empoze edildi. Her devlet, kendine araç yaptığı ulusal zemini olabildiğince yüceltti ve herkesten üstün gösterme yoluna başvurdu. Çoğunlukla da bunu “yurtseverlik ve tüm ulusun çıkarlarına bağlılık” adına yaptı. Bu olgular temelinde bir bilinç tarzı, düşünme, yaşama ve toplumsal ilişki biçimi geliştirildi. Bireyler, doğal-toplumsal ilişkilerinden soyutlandı ve devlete karşı sorumlu bireyler haline getirildi. Tüm bunlar, ulusal vatandaşlık kültürü olarak her bireyde içselleşti. Alışkanlık ve bir yaşama biçimi haline geldi. 

Bu süreç geleneksel toplumsal ahlakı da parçaladı. Cemaat, din, mezhep ve yerel kümeler arasında temel bir bağ olarak çimento görevini gören ahlak, yeni bir siyasi örgütlenme ve iktidar biçimi olan ulus-devlet ve kapitalist ilişkiler içinde ekarte edilerek, mutlak surette parçalanması gereken bir öğe olarak görüldü. Ahlaki bağ ve toplum vicdanı yerine, hukuk kriterleri ikame edildi. Ulus-devlet, egemen hukuk temeli üzerine kuruldu. Her vatandaşın uymakla yükümlü ve mükellef olduğu, uyulmaması durumunda ise cezai yaptırımların devreye girdiği bir hukuksal düzen geliştirildi. Ahlak yerine artık toplumsal ilişkileri düzenleyen hukuk oldu. Böylece toplumun aklı, yargısı, vicdanı, toplumun kendini bir tür koruma ve yürütüş ilkesi olan ahlak bir kenara itildi, pasifleştirildi ve parçalandı. 


Kültürün metalaştırılması ve Tanrı-para kültürü

Kültür kapsamı içinde nitelendirebileceğimiz hemen her şey kapitalist uygarlık çağında metalaştırılır. Meta, bilinen en yaygın tanımıyla pazara sunulmak üzere üretilen mallara ya da ürünlere verilen genel ad’dır. Bu tanıma göre piyasa amaçlı, bir kazanç ya da kar elde etmek için bir değişim değeri olarak pazara sürülen, bu amaç temelinde alım-satım konusu yapılan her şey metadır sonucunu çıkarabiliriz. O halde bu tanım çerçevesinde kapitalizmin nasıl bir meta-kültür yapıya sahip olduğu kısaca şöyle özetlenebilir:

Endüstriyel üretimin başat bir üretim tarzı olduğu kapitalist çağda, sadece maddi metaların üretimi anlamında değil, üretimin her anlamında bir metalaşma sağlanır. Frankfurt Okulu’nun önde gelen simalarından Adorno’nun da belirttiği gibi, meta sisteminin oluşumunda ve gelişiminde işlerlikte olan ikili bir süreç vardır. Ona göre bu ikili süreç, endüstrinin kültürleşmesi ve kültürün endüstrileşmesidir. Kapitalist sistemde kültürün kendisi endüstrileşir, kültürel ürünler ise meta özelliğini kazanır. Örneğin entelektüel alandan tutalım sanat eserlerine değin tüm kültürel etkinlikler bir gelir ya da bir kazanç elde etmeye koşullanır. Metalaşma sadece maddi alt yapıda gerçekleşmez, daha çok da kültür ile kaynaşan birleşik bir yapıda gerçekleşir. Örneğin, tıpkı bir ücret karşılığında emeğini satan bir işçi gibi bilgin de, sanatçı da ürünlerini satar ya da satmak durumunda kalır. Meta sistemi bir bütün olarak tüm toplumsal ilişkilere yayılır. Bildiğimiz anlamda sadece mamul metaların üretimi ve dolaşımında bir sektörleşme yaşanmaz. Sanattan eğitime, işitsel ve görsel iletişim araçlarından kitap ve gazete gibi alanlara kadar toplumun hemen her alanında bir sektörleşme yaşanır. Bunlar kültür endüstrisinin başlıca araçları ve metaları olarak rol oynar.

Dolayısıyla ister maddi, ister manevi boyutuyla olsun, her iki boyutuyla (maddi-manevi) kültürün metalaştırılması, kapitalist sistemin doğası gereğidir. Gerçekte, kapitalizmde, maddi kültür ile manevi kültür denen ayırım da ortadan kalkar, metalaşma düzleminde birleşir veya aynılaşır. Bu durum, kapitalizmin insanı insan yapan ve onu belirleyen bütün kültürel dokuyu meta sistemine indirgeyip nesnelleştirmesinden ötürü gerçekleşir. Sistemin meta-fetiş özelliği buna yol açar. Bu açıdan kapitalist modernite çağında insanların kendine yabancılaşması ve nesnelleşmesi, genelde kültürün metalaştırılması, daha özgül anlamda ise meta-kültür özelliğinin çok belirgin bir dışa vurumu olan nesne tapınmacılığın bir sonucu olarak gerçekleşir.

Bu tapınmacılık, en belirgin özelliğiyle tanrı-para kültüründe ifadesini bulur. Bu çağın zihni formatında para, tanrı yerine ikame eder. Hatta tanrıdan daha öte bir tapınç kültüne dönüşür. Geçmişin soyut tanrısı, nesnelleşen tanrı-para olarak yeryüzüne iner. Gücün, iktidarın, prestijin, değerin, mutluluğun, rahatlığın, “özgürlüğün”, kurtuluşun, sahip olmanın, uğruna her tür çılgınlığı yapabilmenin ve bilebildiğimiz anlamda daha da sıralanabilecek bir dizi toplumsal statü ve simgesel özelliğin toplamı parada birleşir. Tanrıya biçilen 99 sıfat parada simgeleşir. Gündelik hayatta çokça dillendirilen “paranın açmayacağı kapı yoktur” özdeyişi, bu gerçeğin çarpıcı bir izahıdır. Kapitalist dönemde “para” demenin her şeyin biricik simgesi olduğu gerçeğini açıklaması bakımından, Protestan ahlakının pragmatist yorumcusu ve kapitalist yaşam felsefesinin öncülerinden sayılan Benjamin Franklin’in şu görüşleri bir hayli çarpıcıdır: “Unutma ki vakit nakittir… Kredi, paradır… Paranın doğurgan özelliği vardır… İyi bir ödeyici, herkesin cüzdanının efendisidir.” 

Kapitalist sistemde para ile tanrının bu eşdeğer ilişkisini daha da çarpıcı çözümleyen Kürt Halk Önderi Öcalan, aHM savunmasında konuya ilişkin şu değerlendirmeyi yapmaktadır: “Para gücünü tanrıyla eşitlemektedir. Yani tanrı=para formülü en çok kapitalist topluma yakışmaktadır. Para, sistemin ruhunun somut ifadesi olmaktadır. Sihirli güçtür, çevrilemeyeceği hiçbir değer yoktur. Toplumun daha önceki biçimlerinde simgeleri totem, tanrı, tanrı-krallar gibi değerlendirilirken, kapitalist biçimlenişte toplumun en özlü ve güç yansıtıcısı, bireysel ruhu en çok çeken, uğruna her şeyin göze alındığı, gerektiğinde tüm insanlığa kan kusturacak savaşlara götüren güç para olmaktadır. Para etrafında şekillenen bir ruh kimliği geçerli olmaktadır.”


Toplumun ahlaki çöküntüye sürüklenmesi

“Bireycilik, kapitalizmin doğuşunda zincirinden boşalmış bireyin çılgınlığa varan, kendisinin çıkarından başka hiçbir kutsallığı olmayan kükreyişidir; benliği en temel sürükleyici güçlerden başta gelenidir.”

Kapitalist modernitenin insan toplumuna dayattığı sosyo-kültürel biçimleniş bireyciliktir. Bireycilik, kapitalizmin özsel kimliğidir. Geleneksel toplum bağlarının çözüldüğü, ahlaki örgünün zayıfladığı ve parçalandığı bir toplumsal durumda ortaya çıkan ya da bizzat bunu yarattığı oranda gelişme imkanı bulan bireycilik, toplumsal birey olmanın aksine, toplumsal olana karşıt, toplumsalın reddi ve inkarı üzerinden gelişen bir kimlik, zihniyet ve ruhsal duruşu ifade eder. 

Bireycilik kültürü özü bakımından kapitalizmin iktisadi, sosyal ve kültürel ilişkilerinin bireyde içselleşmesidir. Kapitalizmin varlık koşulu bireyci bir toplum yaratmaktan geçer. Kapitalist tarz ilişkiler ancak bu her bakımdan bireycileşen bir toplum ortamında varlık bulabilir. İster geleneksel ister daha başka terimlerle tanımlamış olalım toplumsal bağların, ahlakın ve dayanışma kültürünün nispeten hakim olduğu bir toplumsallık durumunda, insanların kapitalist tarz iktisadi, sosyal ve kültürel ilişkiler ortamına çekilmesi oldukça zor ve birçok nedenden ötürü de imkansız gibidir. Bu açıdan kapitalist tarz ilişkilerin gelişebilmesi için öncelikle insan toplumunda bireycilik kültürünün yerleşmesi gerekir. Çünkü bireycilik, toplumsalın aleyhine toplumun içyapısında sürekli derinleşen bir çözülmenin mimarıdır. Toplumsal bağların çözülmesi demek, bireyin meta-kültür ilişkilere rahatlıkla dahil edilmesi, savunmasız ve korunaksız bırakılması demektir. Bunun için bireyciliğe, kapitalizmin yarattığı insan tipidir demek daha doğrudur. Bu insan tipinde toplumun tüm ahlaki değerlerine saldırmak temel bir davranış kuralıdır. Bu tip’in varsa yoksa yaşamına yön veren kendi kişisel çıkarıdır. Kendi çıkarından öte bir amentüsü yoktur. Her şey ama her şey -kendisi de dahil- bu tip’in alım-satım malzemesidir. 

Günübirlik yaşam felsefesi içinde olmak ve tarihsel değer yargılara yabancılık, bu insan tipinin en belirgin özelliği olmaktadır. Toplumsal kolektivizme gelmeyen bireycilik, insanlar arası ilişkilerde çıkarcı olduğundan saldırgandır. En doğrusu toplumdan öğrenmek olan, kendinde sentezleyip topluma geri vererek gerçekleşen bireye karşılık, bireycilik toplumdan öğrenmek, sentezleyip kendine mal etmek, topluma vermeyi ise ayıplamak ilkesi ile gerçekleşen bir duruştur. Bu tipin yaşam lügatinde toplumsala karşı en ufak bir duygu ve sorumluluk besleme yoktur. Kendi çıkarından öte düşündüğü bir ilgiler dünyası olmadığından ilişkilenme esası, çıkarlarının başlayıp bittiği yerdir. Bu gerçeklik, toplumu ören temel ilke olarak ahlaka saldırmak demektir. Sürekli kendi çıkarını esas alan insanın karşısındaki insanları düşünmemesi gerekir. 

Bunun için de karşıdakini kendisi gibi bir insan olarak ele almamak, kendisinden faydalandığı ve kendisi için kullanabildiği kadar yakınlık duymak, bireycilikle ortaya çıkan önemli bir anti-sosyal ilişki gerçeğidir. Bu yaklaşımda insanın insana güven duyması gerçekleşmez. Toplumsal ilişkilerde ören ve kuran değil, çözen ve yıkan ilişkiler üzerinden toplumda yeni ilişki ağları gerçekleştirir. Toplumdaki dayanışma, yardımlaşma, kolektivizm gibi temel insani ilişkiler en anlamsız ilişkilere dönüştürülünce, kendini kurtarmak -ki bu anlayışa göre “gemisini kurtaran kaptandır”-, kendini kurtarınca da birçok insanı batırmak temel ‘insani’ özellikler biçiminde yeni bir sapkın yaşamın doğrusu haline getirilir.

Mülk edinerek zenginleşmenin temel amaç olduğu bireycilik kültüründe, toplumsal düşünmek ‘enayilik’ anlamına gelmektedir. Köşe dönmek, işini bilmek, rüşvet almak, hırsızlık yapmak, gasp etmek gibi kendini dışa vuran ahlakdışı yöntemler resmi bir kültüre dönüştürülerek hukuken de yasallaştırılarak güvence altına alınır. Toplumsal düşünüldüğünde, bunlar sistemin kendisi olmaktadır. Bu kültür içinde toplumcu olmak, doğal olarak toplum dışılık olmaktadır. Maddi paylaşımlar her şeyin üstünde tutularak, samimiyet ve dürüstlüğün ölçüsüne maddileşmiş ölçüler dayatılmaktadır. Tümü bireyci kültürü ifade eden bu özelliklerin birey olmanın yerine koyulması gibi bir sapma, günümüzün en tehlikeli yaklaşımı olmaktadır. Binlerce yıllık insanlık birikimlerinin insanda manevi yansıması olarak moral değerlerin hayranlık uyandıran nitelikleri yerine, maneviyat düzeyi güdüselliğe indirgenmiş günümüz insanının krizini ifade eden hakim yaşam tarzının sosyolojik anlamı geçmişinden kopmuş bireyciliktir. Dolayısıyla bu kültürün yol açtığı sonuç toplumun her bakımdan ahlaki çöküntüye sürüklenmesidir. Ahlaki çöküntü, toplumu bir arada tutan örgünün, toplumsal varlık olmanın içsel yasası olan dayanışma kültürünün ve kolektif gelişme koşulunun dağıtılması anlamına gelmektedir. Bir yandan tanrı katına yükselen, ama öte yandan çoğul durumda cüceleşen günümüzün “birey” profili, bu gerçeği açıkça teyit etmektedir. Toplumsal bünyeye girmiş kurtçuk ve kanser benzetmesi, bu kültürü çok daha iyi açıklar niteliktedir. Durumun vahametine ilişkin Kürt Halk Önderi Öcalan’ın da sıkça ve önemle dikkat çektiği gibi, bireycilik kültürünün yaşamdaki tüm etkileri ve yansımaları bakımından günümüz toplumlarında yarattığı şey, toplumsalı içten içe çürüten tam bir kanserleşme halidir. 


Popüler kültür ve kitlelerin ilgi alanları

Günümüzde popüler kültür kapitalist modernite etiketli, piyasa değerinde ve günlük uygulamalar kapsamında kitlelerin ilgi alanlarını belirlemek, yönlendirmek ve insan kitlelerini tüketime koşullamak suretiyle üretilen ve toplu bir şekilde yayılma özelliği gösteren bir kültür olarak tanımlanabilir. Her ne kadar popüler kültür kavramı sözcük karşılığı olarak köken itibariyle “halka ait” anlamına gelse de, bugünkü anlam kaymasına bakıldığında hiç de “halka ait” bir orijinaliteye ya da anlama işaret etmediği rahatlıkla anlaşılmaktadır. “Popüler kavramının günümüzde popüler olan tanımı, popüler gaspa dayanan yanlış betimlemelerden biridir. Bu betimlemeyle, tanım ‘halkın, halka ait’ anlamından, ‘birçok kişi tarafından sevilen veya tercih edilen’ anlamına dönüşmüştür. Bu dönüşüm tesadüfî ve kendiliğinden olmamıştır. Burjuva demokrasilerinin yükselmesi ve bu demokrasilerin popüler seçim özgürlüğüne dayanan meşruluk iddiası ve bunun siyasal alandaki ifadesi olan seçim süreçleriyle yan yana olmuştur”. 

Gerçekte bugün popüler kültürün niteliği ve anlamı, halk orijinli bir kültür olmaktan öte, özellikle ulusal ve uluslararası çaptaki merkezi politik ve sermaye güçlerinin kitle iletişim vasıtaları ile kitleleri siyasi ve ekonomik olarak yönlendirdikleri bir kültürel belirlenim alanını oluşturmaktadır. Günümüz modern toplumlarında modasından yeme içmesine, markasından imajına, pop müziğinden TV’lerin dizi ve magazin programlarına kadar, yaşamın hemen-hemen her karesinde insanların ilgi, duygu, güdü ve davranışları günlük olarak kontrole alınıp manipüle edilmektedir. Böylece “halkça tutulan, insanlar tarafından en çok beğenilen ve tercih edilen” anlamındaki popüler kültürün bu yaygın tanımına rağmen gerçekte popüler kültürün hangi amaç ve imajlar üzerinden türetilip, cilalanıp insanlara sunulan bir kültür olduğunu kolaylıkla anlaşılır kılmaktadır. 

Buna karşın gündelik yaşamda çokça dillendirilen popüler politikacı, popüler sanatçı, popüler marka, popüler eşya, popüler müzik, popüler dizi vb. daha da uzatılabilecek bir dizi popülist söylem ve adlandırmanın tümü, önceden üretilmiş imajların toplumların önüne sürülmesinden başka bir değildir. Dolayısıyla popüler kültür temelinde gerek siyasi alanda başvurulan politik imaj, söylem ve uygulamaların, gerekse de piyasa amaçlı üretilen maddi ve kültürel ürünlerin kitlelerce rağbet görmesinin popülaritesi, kitlelerin kendiliğinden oluşan bir eğilimi ve talebi değildir. Bu talep ve eğilimler belirlenmiş ve yönlendirilmiştir. Bu yüzden günümüz bağlamındaki popüler kültürün anlamı ile tarihsel birikimler sonucu oluşan (halk destanlarını, öykülerini, müziğini, ozanlarını, folklorunu, halkın ortak acı ve sevinçlerini bünyesinde toplayan) ve halkın ortak değer yargılarının bir ifadesi olan halkçı kültür arasında kelime benzerliği dışında hiçbir ilişki ve ilgi bulunmamaktadır. Bu ilişkisizliğe rağmen yine de ulusal ve uluslararası kapitalist sermayenin, halkın ve halkların yerel kültürlerini kendi formatından geçirip yeniden ürettiği ve metalaştırıp pazara sürdüğü bilinen bir gerçektir. 


ŞİYAR KOÇGİRİ