AKP iktidarı Kürdistan'daki tüm belediyelere el koydu. Belediye eşbaşkanlarını ve meclis üyelerini tutukladı, milletvekillerinin dokunulmazlığını kaldırdı. 9’unu zindana attı, tüm demokratik kurumları kapattı. Kadın gençlik tüm demokratik kurumları kapattı. Öyle ki tutuklu ailelerinin dayanışma derneklerini bile kapattı. Tüm yurtseverleri kamu kurumlarından attı. Belediyedeki işçileri de atmaya devam etmektedir. Kürt basınına tümden kilit vurdu. Kürdistan'da baskı, zor ve zulmü doruğa çıkardı. Tüm bunları esas olarak halkı yıldırmak ve Kürt’ü iradesizleştirmek için yapmaktadır. Şehirleri yakıp yıktıktan sonra bu ağır saldırıları da yaparak Kürt’ün özgür ve demokratik yaşam umudu kırılmak istenmektedir. Tüm bunlar bizzat Erdoğan ve çevresindeki saray gladiosu ve özel savaş merkezi tarafından planlanmakta ve adım adım uygulanmaktadır. Birileri şunu söylemiş, şunu yapmış, şu yasayı çiğnemiş vb. gerekçelerin hepsi uydurmadır ve kılıftır. MGK ve özel savaş merkezlerinde karar alınmakta, ondan sonra saldırılar yapılmaktadır. Hiçbir tutuklama, kapatma, öldürme ve yakıp yıkmanın hukukla ya da başka bir şeyle alakası yoktur. Kürt’ün iradesi kırılmak ve Kürt Özgürlük Hareketi tasfiye edilmek için bunlar yapılıyor. Bu nedenle biz şunları yapmadık, bunlar şunları yapmamıştır demenin anlamı yoktur. Bu tür şeyleri söylemek insanı aptal konumuna düşürür. Belki propaganda olarak bazı şeyler söylenebilir. Yoksa bu uygulamalara T.C.nin faşist yasaları gösterilerek karşı çıkmanın bir anlamı yoktur. Doğru neyse ortaya koymak gerekir. AKP-MHP iktidarı Kürtleri soykırıma uğratmak istiyor. Bu nedenle bu saldırıları yapıyor. Bu saldırıları sadece direniş ve mücadele durdurur. Bunun dışında bu saldırıların duracağını beklemek Kürt'ün kendi durumunun farkında olmaması ve kafayı kuma gömmesi demektir.

Bu saldırılardan sonra Kürt gerçeğinin ve soykırım sisteminin özel savaş gerçeğinin bilincinde olmayan bazıları ya da kendini çatışmasızlık sürecinin legal çalışma alanına kaptırmış olanlar “bu kadar mücadele ettik, çaba gösterdik, emek verdik ama her şey elimizden gitti, o zaman her şey boşmuş” gibi konuşma ve negatif ruh hali ortaya koymaktadırlar. Böyle bazı kişilikler görülmekte ve bunlar bu ruh halini çevrelerine yansıtmaktadırlar. Bu haliyle özel savaşın toplum içindeki uzantıları konumuna düşmektedirler. Zaten özel savaş sistemi de toplumda böyle bir algı yaratmak için bu kadar saldırılar yapmaktadır. 

Bu kadar belediye kazandık, şu kadar milletvekili elde ettik, şu kazanımlarımız vardı şimdi bunlar gitti diyerek umutsuzluk içine düşenler, yaptıklarımız boşmuş ruh halini yaşayanlar aslında daha baştan mücadeleye yanlış yaklaşım içinde olanlardır. Çatışmasızlık ortamında yürütülen siyasal mücadele sürecinde belediye eşbaşkanlıkların kazanılması ve Türkiye parlamentosuna girilmesini sanki Türk devletinde, AKP iktidarında zihniyet değişmiş, Kürtlerin varlığı kabul edilmiş ve bu temelde bu belediye eşbaşkanlıkları ve milletvekillikleri elde edilmiş gibi bir yanılgı ile ele aldıklarından saldırılar karşısında şaşkınlık yaşamışlardır. Aslında bu tür anlayışların ortaya çıkması mücadeleye ve mücadele süreçlerine ne kadar yanlış yaklaşıldığını da gözler önüne sermektedir.

Her şeyden önce Kürdistan'da her hangi bir egemenlik biçimi ve sömürgecilik biçimi yoktur. Kürt'ün varlığını tanıyan ama Kürdistan üzerinde sömürgeci egemenlik, siyasi egemenlik kurmak isteyen bir sömürgeci sistem söz konusu değildir. Türk devleti herhangi bir işgalci devlet de değildir. Örneğin Osmanlı İmparatorluğu dört kıta, yedi iklimde at koşturduğu dönemin siyasi egemenliği ya da sömürgeci sistemi söz konusu değildir. Türk devletinin 1924’ten bu yana kurduğu ve bugün AKP'nin devraldığı egemenlik sistemi çok farklı bir egemenlik sistemidir, biçimidir. Kürdistan'da uygulanan, İngilizlerin İrlanda, İspanya’nın BASK, Filipinlerin ya da Endonezya’nın kendine bağlı sömürgelerde kurduğu bir egemenlik biçimi değildir. Türk devletinin Kürtler üzerinde uyguladığı egemenlik biçimi dünyanın hiçbir yerinde görülmeyen bir egemenlik biçimidir. Buna soykırımcı sömürgecilik diyoruz. Kürtler üzerinde egemenlikten öte bir soykırım uygulanıyor. Kürtler bitirilmek, Kürdistan Türk uluslaşmasının yayılma alanı haline getirilmek isteniyor. Kürtler ya da Kürdistan'da siyasetle ilgilenen herkes bu gerçeği görmek durumundadır. Bu gerçeği görmeyenler ne Türk devletinin uygulamalarını anlayabilirler ne de bu soykırımcı sömürgeciliğe karşı tutarlı ve etkili mücadele verebilirler. 

Türk devletinin temel bir karakteri ise özel savaş devleti olmasıdır. Türk devleti siyasi, toplumsal, kültürel, eğitim, spor ve ekonomik alanı tamamen Kürtler üzerinde soykırımı gerçekleştirmek için düzenlenmiştir. Türkiye'nin en temel stratejisi Kürtleri zor, baskı, asimilasyon ve daha birçok yolla soykırıma uğratıp tek millet, tek vatan yaratmaktır. Bunu da tek devlet dedikleri merkezi ulus devletle yapmaktadırlar. Türk devletinin bu amaçları dikkate alındığında hassasiyetleri ve nasıl bir politika ve uygulama içinde olacağı da anlaşılır. 

Türkiye açısından Kürtler için kritik süreç 1919-1923 arasıdır. Osmanlı İmparatorluğu 1. Dünya Savaşıyla birlikte dağılmıştır. Sadece Kürdistan ve Anadolu kalmıştır. Hatta İstanbul ve İzmir başta olmak üzere Anadolu’nun önemli bölümü de kaybedilmek üzeredir. İşte böyle bir dönemde Mustafa Kemal tek dayanağının Kürdistan olduğunu görmüştür. Kürtler tarih boyu kendi coğrafyalarını koruma çabası içinde olmuşlardır. Kürdistan genel olarak bir işgalci gücün siyasi egemenlik alanına girmiş olsa da Kürtler dağlarda, vadilerin derinliklerinde direnme kapasitesini her zaman göstermişlerdir. Bu nedenle bir siyasi gücün hâkimiyeti alanında olsa da coğrafyanın karakteri gereği belli bir özerkliği de hep yaşamıştır. Mustafa Kemal Kürdistan'ın bu coğrafi ve toplumsal karakteri nedeniyle Kürtler ile ilişki ve ittifak temelinde ve Kürdistan'ı sağlam tutarak Anadolu’yu kurtarabileceğini düşünmüştür. Erzurum ve Sivas kongrelerinde Kürtleri yanına alarak Osmanlı topraklarında son tutunacak alanlarda yeni bir devlet kurmaya yönelmiştir. Bu nedenle Sivas ve Erzurum kongreleri, daha sonra 1920’de Ankara’da kurulan mecliste Kürtler sadece kimlikleriyle değil ulusal giysileriyle yer almışlardır. Böylece Kürtlerin ve Türklerin esasını oluşturduğu yeni bir devlet sistemi öngörülmüştür. Kuşkusuz bunda o günün siyasi ve askeri koşullarının yarattığı zorunluluk vardır. Türklerle Kürtlerin birliğini kabul edecek düzeyde köklü bir zihniyet yapılanmasına sahip olunmadığından, süreci gelişecek siyasi ve askeri durum belirleyecektir. Ancak geçiş sürecinde Kürtler vardır. Eğer konumlarını korur ve güçlendirirlerse yeni kurulacak Türkiye Kürtlerin ve Türklerin ortak vatanı olacaktır. O günün koşullarında bu zayıf olasılık değildir. Çünkü o dönemde Kürt inkârcılığı bu düzeyde yoktur. Bugün AKP'nin devraldığı Kürt inkârcılığı, tek millet yaratma anlayışı 1924 Anayasasıyla birlikte ideolojik olarak inşa edilen bir durumdur. 1924 öncesi bugünkü gibi bir Kürt inkârcılığı, Kürtleri inkâr ve soykırıma uğratmayı hedefleyen tek millet, tek vatan anlayışı yoktur. Ortak vatanda iki millet birlikte var olacaktır. Kürtler de bulundukları yerde özerk olacaktır.

Ancak Lozan Antlaşması sonucu Kürtler ve Türklerin ortak vatanı olacak Misak-ı Millîdeki Musul ve Kerkük’ün (bugünkü Başurê Kürdistan) Irak’ta kalması karşılığında Türk devletine ulus devlet kurma ve Kürtleri soykırıma uğratma icazeti verilince, Kürtlerle kurulan ittifaklar ve uzlaşma bir tarafa bırakılmıştır. Erzurum ve Sivas kongrelerinde ve Ankara meclisinde kendi kimlikleriyle yer alan Kürtler Lozan Antlaşması sonrası hem meclisten atılmış hem de Kürtlere verilen özerklik dâhil tüm sözler bir tarafa bırakılmış ve Kürtleri soykırıma uğratmayı hedefleyen yeni bir siyasi anlayış tüm boyutlarıyla pratiğe geçirilmiştir. Kürt inkârı ve yok etme politikasıyla Kürtlerin meclisten atılması ve tüm özerk yapıların yok edilmesi kararı alınmıştır. Kürt soykırım politikasıyla Kürtlerin meclisten atılması ve özerk tüm yapıların ortadan kaldırılması paralel olarak gelişen bir durumdur. 

Bu gerçeklik şunu göstermektedir; Türkiye'deki soykırımcı sömürgeci zihniyet tümden değişmeden milletvekilliklerin, belediyelerin ya da başka bir kurumun güvencesi ve kalıcılığı yoktur. Bu çok iyi bilinmelidir. Kuşkusuz Kürdistan'da belediye başkanı da olunabilir milletvekili de. Bunun önünde bir engel yoktur. Çünkü yirmi yıl önce de elli yıl önce de Kürdistan'da milletvekilleri ve belediye başkanları vardı. Her halde Trakya’dan ya da Karadeniz’den birilerini getirip Amed’de ya da Hakkâri’de milletvekili ya da belediye başkanlığına aday koymayacaklardı. Kayyum atama gibi durumlar kalıcılaştırılmazsa mutlaka yerelden birileri milletvekili ve belediye başkanı seçilecektir. Bu belediye başkanı ve milletvekilleri şu ya da bu partiden olabilir. Bu da sorun değildir. Önemli olan soykırımcı sistem sınırlarını aşmasın, bu sınırları zorlamasın. Yoksa solcu da sahte Kürtçü de olabilir. Ancak ne zaman soykırımcı sömürgeci sistemi zorlarsa o zaman o milletvekili ve belediye başkanına kim olursa olsun tahammül edilmez. Bugün azledilen, zindanlara atılan belediye eşbaşkanları ve milletvekilleri soykırımcı sisteme karşı tutum sahibi oldukları için ya da soykırımcı sömürgeciliğe hizmet etmedikleri için bu uygulamaya tabi tutulmuşlardır. 

Milletvekilliği ve belediye başkanlığını kazanmak ancak bu milletvekilleri ve eşbaşkanlar Kürtlük adına hareket ettikleri, Kürt kimliğini, Kürt'ün özgür ve demokratik yaşamını sahiplendikleri ve bunu açık savundukları zaman mümkün olur. Yoksa iki yüz milletvekili ve üç yüz belediye seçimle kazanılmış olsa da Kürtlere ait olmuş olmaz. Buna belediye başkanlığı kazanılmış da denilmez. Kendisi Kürt olsa Kürtçe konuşsa da o belediye Kürtlere ait olmaz. Eğer milletvekili ve eşbaşkanlar Kürtlerin özgür ve demokratik yaşamını, demokratik özerkliğini, kendi dili ve kültürüyle eğitimini savunuyorsa bu yerler Kürtlere aittir demektir. Her şeyden önce olguya böyle bakmak lazım. Demek ki milletvekilleri ve belediye başkanları eksikleri ve yetersizlikleriyle de olsa sömürgeciliğin milletvekili ve eşbaşkanları olmadıkları için tutuklanmışlardır. Esas kazanç budur. Eskiden milletvekilleri ve belediye başkanları vardı ama onlara dokunmuyorlardı. Onlar Kürtlere ait olmadıkları için dokunmuyorlardı. Son yirmi beş yılda bu durumun köklü değiştiğini gösterir. Bu, Kürtlerin büyük kazanımı olarak ortaya çıkmıştır. Zaten zindanlar göze alındığı için ve bugün soykırımcı sömürgecilik bunlara saldırdığı için bu milletvekillikleri ve eşbaşkanlıkları bir kazanım olarak ele alıyoruz. 

1994 yılında da milletvekilleri zindanlara atılmıştı. O zindanlara atılan milletvekilleri Kürt kimliğine sahiplendikleri için seçimi kazanmıştı. Mecliste Kürtlüğü savundukları için seçilmeleri anlamlıydı. Zaten bu nedenle 1994 yılında zindanlara atılmışlardır. Tabi ki hiç kimse milletvekili ve belediye başkanlarının, seçilmişlerin zindanlara atılmasını istemez. Ancak bu tutuklamalar soykırımcı sömürgeciliğin olduğu Türkiye'de soykırımcı sömürgeciliğe karşı mücadele içinde gerçekleşmiştir. Bu tutuklamalar ve zindandaki duruş Kürt Özgürlük Hareketi'ne kaybettirmemiştir, kazandırmıştır. Eğer sorunu soykırımcı sömürgeciliğe karşı mücadele içinde ele alırsak bu tutuklamalar ve buna karşı gösterilen tutumun özgürlük mücadelesine, mücadele gücüne yeni değerler kattığı görülür. Tabi ki bu tutuklamalar olmasaydı iyi olurdu. Bu sadece bir iyi niyet söylemidir. Ancak Kürt halkı soykırımcı bir sisteme karşı mücadele vermektedir. Her şey bu mücadele içinde gerçekleşmekte ve anlam kazanmaktadır. Bu açıdan 1994 yılındaki tutuklamalar için emek verdiler, çaba verdiler ama sonunda zindana atıldılar, emek ve çabaları boşuna gitti denilebilir mi? Tabi ki denilemez. Eğer bu seçilenler soykırımcı sömürgeciliğe karşı tutum koymasalardı, eskiden Kürdistan'da seçilen milletvekilleri gibi soykırımcı sömürgeciliğe dokunmasalardı o zaman bir kayıptan söz edebilirdik. Kayıptan öte sistemle uzlaşma, sistem içileşme ve sistemin Kürdistan'da hâkim olmasına zemin olma gibi daha kötü durumlardan söz ederdik. Dolayısıyla 1994 duruşu önemlidir. Bu milletvekillerinin zindandaki duruşu Özgürlük mücadelesine yeni değerler katmıştır. Artık o duruşun gerisine düşülemez. O duruşlar yeni bir siyasi düzey ve zemin ortaya çıkarmıştır. Bu gerçekliğin görülmesi gerekir. Daha sonraki gelişmeler meclisteki milletvekili ve belediye başkanlarının bu düzeyi daha da ilerletmeleri bu durumun sonucudur. 1990’lı yıllardaki o mücadele ve duruş olmasaydı ne 2007 ve 2009 düzeyi ne de 2015 düzeyi ortaya çıkardı. 

Milletvekili ve belediye eşbaşkanlarının Kürt halkının özgür ve demokratik yaşamını, özerk yaşamını savunan temsilciler olarak ortaya çıkmaları ve seçimi yüksek oylarla kazanmaları çok önemlidir. Büyük bir mücadelenin, emek ve çabanın sonucu olarak bu sonuçlar ortaya çıkmıştır. Özgürlük mücadelesinin düzeyi, yarattığı siyasi güç böyle siyasi ortamların ve bu tür sonuçların ortaya çıkmasını sağlamıştır. Bu gerçeklik mücadele düzeyimizin ve Kürtlerin ulaştığı siyasi gücün hangi düzeye ulaştığının kanıtıdır. Kürt Özgürlük Hareketi'nin askeri, siyasi, toplumsal, kültürel mücadelesinin çok boyutlu yürütülmesinin ve birleşik gücünün sonucu bu düzeyde milletvekili ve belediye eşbaşkanlıkları kazanılmıştır. Hem de Kürtlük adına ve Demokratik Özerklik adına! Bunlar tabi ki önemli sonuç ve önemli gelişmelerdir. Ancak bu gelişmeleri görürken hiçbir zaman mücadelenin bütünlüğünden kopmamak ve hala soykırımcı sömürgeciliğin hâkim olduğunu unutmamak gerekmektedir. Bu soykırımcı sömürgeciliğin iradesini kırıp zihniyet ve politika değiştirmesine yol açmak için daha çok ve çetin mücadeleler verilmesi gerektiğini unutmamak gerekir. 

Soykırımcı sömürgecilikle Kürt Özgürlük Hareketi arasındaki mücadele sürmektedir. Bu mücadelede soykırımcı sömürgecilik her yıl kaybederken, soykırımcı sömürgecilik sürdürülemezken, Kürtler özgür ve demokratik yaşama daha da yakınlaşmaktadırlar. 12 Eylül sonrası mücadele yeni boyutlara kavuşmuştur. 1990’lı yıllar sonrası mücadele yeni boyutlara kavuşmuştur. Uluslararası komplo sonrası yeni boyutlara kavuşmuştur. Son yıllarda bu mücadele daha fazla büyümüş ve etkinliğini artırmıştır. Kuşkusuz mücadele bitmemiştir. Çünkü soykırımcı sömürgeci zihniyet ve politika sürmektedir. Bu zihniyet sürdüğü müddetçe soykırımcı sömürgecilik ortamındaki milletvekillikleri ve belediye eşbaşkanlıkları ya da örgütlü demokratik kurumların yöneticilerinin tutuklanması durumu olur. Soykırımcı sömürgecilik sürdüğü müddetçe bu gerçeklik böyle olmaya devam edecektir. Çünkü 1920’de kurulan Ankara’daki meclisten soykırımcı sisteme geçildikten sonra Kürtler atılmış ve her türlü iradelerinin kırılması ve tasfiye edilmesi kararı alınmıştır. Bu politikaya karşı uzun yıllardır mücadele sürmektedir. Ancak hala ne soykırımcı sömürgeci politika bırakılmış ne de Kürtler resmi olarak kabul edilmişlerdir.

Çatışmasızlık süreçleri ve bu ortamda legal siyasi imkânları kullanma bu süreçteki mücadelenin bir parçası olarak ortaya çıkmıştır. Soykırımcı sömürgecilik bu süreci kendine göre değerlendirmek istemiştir. AKP iktidarı halkın dini duygularını ve şimdi siyasal literatüre yumuşak güç olarak geçmiş enstrümanları kullanarak Kürtleri kontrol etme ve zaman içinde Özgürlük Hareketini tasfiye etmeyi hedeflemiştir. Ancak bu mücadeleden Kürt Özgürlük Hareketi'nin kazançlı çıktığı görülünce topyekün savaş kararı almışlardır. Çünkü Kürtler sadece Türkiye, Irak, İran, Suriye içinde değil tüm Ortadoğu'da ve dünyada güç kazanmışlardır. 

Soykırımcı sömürgeci sistemle Kürt Özgürlük Hareketi arasındaki mücadele 2014 yazında alınan bu kararla yeni bir aşamaya girmiştir. Eğer eleştirilecek bir yanı olacaksa bu saldırılar karşısında ortaya çıkan zayıf duruşlar eleştirilmelidir. Süreç böyle bir döneme evrilirken alınmayan tedbirler eleştirilebilir. Yeni dönemin mücadele gerçekliğine göre hazırlanıp daha etkili mücadele edememek eleştirilebilir. Milletvekili ve belediye eşbaşkanlarının bu yeni dönemi iyi görüp buna göre bir tedbir geliştirmemeleri, buna göre bir mücadele tutumu içine girmemeleri eleştirilebilir. 

Soykırımcı sömürgecilik Kürt Özgürlük Hareketi'ne karşı yürüttüğü mücadelede kaybettiğini görünce yeniden şiddetle, savaşla sonuç alma politikasını devreye koymuştur. Bu politika çerçevesinde belediye eşbaşkanlarının tutuklanması, milletvekillerinin tutuklanması, basının ve tüm demokratik kurumların kapatılması, binlerce siyasetçinin zindanlara atılması durumu ortaya çıktığında, emekler boşa gitti demek, ortaya çıkan saldırıları karamsarlık ve umutsuzluk ruh haliyle ele almak çok yanlıştır. Mücadeleden hiç bir şey anlamamaktır. Şimdiye kadar yaşanan gaflet durumunun gerçekler karşısında hayal kırıklığına uğramasıdır. Bu tür duruşlar, mücadele gerçekliğini, düşman gerçekliğini görmeyen ve her şeyi kolay elde etme beklentisi ve ruh halinde olmanın dışa vurumudur.

AKP-MHP ittifakı temelinde milletvekilleri ve belediye eşbaşkanlarının bu düzeyde tutuklanması, saldırıların bu kadar arttırılması mücadelenin boşa gittiğini değil, hareketin büyümesi karşısında savaşın ve mücadelenin daha şiddetlenmesi durumunu ortaya koyar. Soykırımcı sömürgecilik sürdüğü müddetçe, Kürt halkının özgürlük mücadelesi geliştiğinde saldırının ve savaşın boyutu da artacaktır. 1990’lı yıllardaki kirli savaş Kürt halkının özgürlük mücadelesi geliştiği ve tüm toplumu kapsadığı için o düzeyde şiddetlendirilmiştir. Şu anda da özgürlük mücadelesi daha güçlendiği ve etkili hale geldiği için saldırılar çok şiddetlendirilmiştir. Ya teslim olunacaktır ya da bu şiddetli savaşa karşı daha büyük bir mücadele yürütülecektir. Zaten teslim olunmadığı için bu saldırılar artarak sürdürülmektedir. Buna karşı da direniş daha kapsamlı boyutta sürdürülecektir. 

Kürdistan'da ortaya çıkarılan siyasi düzey kaybedilmemiş, hiçbir şey boşa gitmemiş; tabi ki mücadele edildiği takdirde! Mücadele yürütüldüğünde şimdiye kadar ortaya çıkarılan düzeylerden daha yüksek düzeylere ulaşılır. Soykırımcı sömürgecilik bu saldırılarla irade kırıp mücadele etmeniz boştur, sonuç alamazsınız algısı yaratmak istiyor. Zaten saldırılarını bu nedenle arttırıyor. Dolayısıyla hiçbir Kürt ve yurtsever düşmanın amacı olan ruh hali içine girmemeli, özel savaşın söyletmek istediği şeyleri aklına getirmemelidir. Çünkü gerçek o değildir. Gerçek mücadele geliştiği için bu saldırıların olduğudur. Mücadelenin kazanmaya daha fazla yaklaştığıdır. Şu anda yürütülen mücadeleyi böyle anlamak gerekiyor. 

Tüm sömürücüler, soykırımcılar son bir şans olarak diktatörlüğe, zulme ve baskıya başvurarak bununla halkın mücadelesinin önünü almaya çalışırlar. Bu her mücadelenin kaderidir. Her mücadele bu durumu yaşamıştır. Bu açıdan bu mücadeleyi son bir mücadele olarak görmek ve buna göre katılım gösterip direnişi büyütmek gerekir. Önder Apo bundan sonra olacak savaş son savaş, büyük savaş olacaktır, demişti. Bunları daha şehirlerin yakılıp yıkılması saldırısı gerçekleşmeden önce söylemişti. Mücadeleden kaçmak istemeyenler için, özgür ve demokratik yaşama kazanma öncesinin final mücadelesi olarak görmek gerekir. Bu, gerçekten de bir final mücadelesidir. Eskiden de finalden söz edilirdi. Onlar dönemler açısında bir finaldi. Şimdi ise mücadelenin bütünlüğü açısından bir finali ifade etmektedir. Sadece Türkiye koşulları değil eski dengelerin yıkıldığı, yeni dengelerin kurulmaya çalışıldığı Ortadoğu'daki savaş ve mücadele gerçeğinin durumu da final savaşlarını ifade etmektedir. 

Bazılarının milletvekilleri tutuklandı, belediyeler gasp edildi, tüm demokratik kurumlar kapatıldı, bunca çabalar, bunca emekler boşa gitti diyerek boş vermişlik içine girmesi aslında yaşanan süreci anlamamalarıyla ilgilidir. Çatışmasızlık sürecine yanılgılı yaklaşılmıştır. Sanki Türk devletinin, AKP iktidarının zihniyeti değişmiş, Kürt sorunu çözülmüş gibi kendini kandıran yaklaşımlar içine girilmiştir. Çatışmasızlık döneminde ortaya çıkan yumuşak ortamın sürekli olacağı, belediyelerin bu biçimde sürebileceği gibi ciddi yanılgılar ortaya çıkmıştır. Aslında Türk devletinin ve AKP'nin politikaları ve mevcut ortam değiştiği halde sanki eski durum sürecekmiş gibi yanılgılı yaklaşım içinde olanlar, saldırılar karşısındaki mücadelenin yetersiz kalmasında olumsuz rol oynayanlar olarak görülmelidir. Dönem değişmiş, süreç değişmiş ancak bu dönemi görmeyenler, eski sürecekmiş gibi davrananlar tabi ki mücadeleyi geriye çekenlerdir. Kendi niyet ve ruh hallerini gerçekmiş gibi yaşamak isteyenlerdir. 

Halkımızın ve özgürlük mücadelesinin yürüttüğü hiçbir mücadele, emek ve çaba boşa gitmemiştir. Ancak hala soykırımcı sömürgecilik sürdürülmek istenmektedir. Bu politika sürdüğü müddetçe her kazanımı bir mücadele mevziisi olarak görmek gerekir. Her kazanımın kalıcılığı ancak zihniyet ve politika değişikliği yapıldığında gerçekleşir. Bunu da sağlatacak olan mücadeledir. Bu açıdan her an soykırımcı sömürgeciliğe karşı mücadele içinde olunduğunu görmek, her döneme de böyle bakmak gerekir. milletvekilleri, belediye eşbaşkanları seçildi, şimdi görevden alındılar ve tutuklandılar. Ancak mücadele edildiğinde bu milletvekilleri ve belediye eşbaşkanları demokratik Türkiye'nin, özgür ve demokratik yaşama sahip Kürtlerin milletvekilleri olarak kalabilir ve bu milletvekillikleri korunabilir. Kürdistan halkının büyük çoğunluğun seçtiği milletvekillikleri ve belediye eşbaşkanlıkları kaybedilmemiştir. Onlar artık bir düzeydir. Ancak bu düzey mücadeleyle hem korunur, hem de daha yüksek düzeye çıkarılır. Kürt’ün kimliği, dili, kültürü, özgür ve demokratik yaşam iradesi olarak bunların koruması ve yeni bir düzeye kavuşturulması zaten özgür Kürdistan ve demokratik Türkiye demektir.