Ulus devletlerin dünyamızdaki sorunların en temel kaynağı olduğunu sıklıkla duyarız. Peki gerçekten ulus devletlerin olmadığı, bir dünya, bir yönetim modeli mümkün mü? Bilim insanları dünyanın çok daha iyi idare edilebileceğini söylüyor. 

Bir an için gözümüzün önüne ülkelerin olmadığı bir dünya haritası getirelim. Belirgin sınırların, bize nereye gidip nereye gidemeyeceğimizi, ne satın alıp alamayacağımızı, ne üretip üretmeyeceğimizi dikte eden hükümetlerin olmadığı bir dünya hayal etmeye çalışın. 

Birçok insan böyle bir düşünceye kapıldığında işlerin doğru yürümeyeceğini varsayarak, koordinasyon, yönetim vs gibi devlete benzeyen organizasyonlar koyuyor. Bugün zaten dünyada halihazırda bir ulus, bir ırk ya da nadiren de olsa bir din temelli 193 ayrı ülke, ayrı devlet, ayrı yönetim var. 

Ve bunun üstüne dünyada devlet edinmek, devleti olması için çabalayan bir yığın halk var. Hatta devlet, bağımsız bir toprak parçası fikri milletler arasında oldukça popüler. Bunun en yakın örneğini Avrupa Birliği projesinden İngiltere’nin çekilmesinin kabul edildiği referandumda yaşadık. 

Ama buna rağmen dünyadaki ekonomistler, siyaset bilimciler ve hatta ulusal birçok hükümet yetkilileri gün geçtikçe artan oranda ulus devletlerin gerekli olmadığını düşünmeye başlıyor. Ve artan oranda insan ulusal hükümetlerden ziyade, bölgesel ya da yerel idarelerin daha etkili hizmet götürdüğünü, insanların daha etkin bir şekilde temsil edildiğini savunuluyor. 

Peki o zaman kendimizi nasıl örgütleyeceğiz? Ulus devlet gerçekten de doğal ve vazgeçilmez bir kurum mu? Bu normalde bilim insanlarını pek de ilgilendiren bir soruymuş gibi durmuyor ama bu yargı giderek değişiyor. Sosyal bilimciler ve tarihçiler giderek ulus devleti farklı bakış açılarıyla sorguluyor. 


Cevap orta ve yeni çağda saklı

Londra Ekonomi Okulu’ndan John Breuilly 18’inci yüzyıldan önce dünyada ulus devlet tanımına uyacak hiçbir hükümetin olmadığını söylüyor. O tarihlerde eğer Avrupa’da bir gezintiye çıkmak isteseydiniz kimse size pasaport sormayacaktı. Halkların yine etnik ve kültürel kimlikleri vardı, ama bu içinde yaşadıkları siyasal yapıyı tanımlamıyordu. 

Bu kaynağını insan medeniyetleşmesinin en eski köklerinden alıyor. Avcılık ve toplayıcılıkla yaşamını sürdüren insanların 10 bin yıl kadar önce tarım toplumuna geçmesinin ardından zamanla köyler, şehirler, şehir devletler, devletler ve imparatorluklar oluştu. Bunların hiçbirini tanımlayan kesin etnik sınırlar da yoktu. Zamanla insanların sosyal ilişkileri daha komplike bir hal aldı. 

Bilimsel araştırmalar bir insanın sosyal ilişkilerinin bir sınırı olduğunu gösteriyor. Sosyologlara göre bir insan 150 kadar insanla ilişkilerini düzenleyebiliyor ve değerlendirebiliyor. Tarihte 150 kişiden çok daha büyük örgütlenmelere geçildiği zaman bilim insanları hiyerarşinin ortaya çıktığını ve bu şekilde insanların karmaşık sosyal ilişkileri kontrol etme yeteneğine kavuştuğunu düşünüyor. 

Büyük devletler, imparatorluklar döneminde de ulusun, milliyetin çok sınırlı bir önemi vardı. Leipzig Üniversitesi’nden tarihçi Andreas Osiander’e göre bu dönemde politik işbirliği çerçevesi, ulusal kimlikten çok daha öndeydi. 

Ve güvenlik, askeri fetihler ağırlıklı olarak ülkelerin etki alanlarının dışında geçerli konulardı. Örneğin Fransa Kralı 14. Louis’nin 500 bin askerlik ordusu savaştan savaşa koşuyordu. Ama şehirlerde düzeni sağlayan birliklerinin sayısı ise 2 bindi. 


Ülkeler yerine şehirler

Bu dönemde Hollanda ve İsviçre’de merkezi bir idare de yoktu. Çünkü böyle bir örgütlenmeye ihtiyaç yoktu. Ülkeler o kadar anlamsızdı ki 19’uncu yüzyılda ABD’ye göç eden insanlar doldurdukları formların nereden geldiklerine ilişkin bölümlerine kendi köylerini, şehirlerini yazıyordu. 

Siyasal olarak ifadede ise insanlar daha ağırlıklı olarak bölgenin hakimi olan kral ya da derebeyini adres gösteriyordu. Çokça belirttiğimiz gibi bu siyasal tanımlamada da etnik kimliğin payı yoktu. 

Ticaret ve tarım üretiminin çok arttığı ve güçlü bir devlet organizasyonuna ihtiyaç duyulduğu dönemde etkinlikleri artan merkezi monarşiler dahi ulus devlet (devlet ulus) tanımından çok uzaktı.

Ulus devlet 1776 ve 1789 yıllarında gerçekleşen ABD ve Fransız devrimleriyle tarih sahnesine gerçek anlamda çıktı. 1800 yılında Fransa’da kimse “ben Fransızım” demiyordu. Ancak 1900’de hepsi dedi. Günümüzde Fransızlıkla uzaktan yakından alakası olmayan bireyler dahi asimile edilerek Fransızlaştırılıyor. 

1789’daki devrim sırasında Fransa’daki nüfusun yarısı Fransızca konuşmuyordu. 1860’ta İtalya birleştiği zaman nüfusun yüzde 3’ünden azı İtalyanca konuşuyordu. 


Hayali topluluklar

New York’taki Cornell Üniversitesi’nden Benedict Anderson’a göre uluslar “hayali” topluluklardır. Anderson, hiçbirini doğru düzgün tanımadığımız halde ulus devlete olan “inancımız” yüzünden ulus için canımızı vermeye, ailemiz için canımızı vermekten daha yakın olduğumuzu söylüyor. Bunun nedenleri arasında da iletişim araçlarının gelişmesini ayrıcalıklı bir yere koyuyor. 

Anderson’a göre matbaanın icadı ile çok sayıda basılan kitaplar aynı dili konuşan toplulukları standart hale getirmeye başladı. Gazeteler insanların “ortak” endişelerine değinerek daha önce mümkün olmayan şekilde yatay bir toplum yaratmayı başardı. 

Sosyal ilişkilerin sanayi devrimi ile birlikte daha komplike bir hal alması ve refah farklılıklarının, bürokrasinin ortaya çıkması ile birlikte de vatandaşlık kavramı ulus devletin tanım çerçevesinde gelişmeye başladı. 

Avrupa’da gelişen ulus devlet ve ulaşılan refah dünyada çok çabuk yansımasını buldu. Ve dünyamız bugün homojen ırkların, ulusların dünyanın değişik bölgelerini işgal edip, diğerlerine kapattığı bir düzene sahip hale geldi. 


Ulus devletin antropolojik dayanağı yok

Kanada’daki York Üniversitesi’nden Brian Slattery’e göre dünyadaki insanlar şu anda dünyanın birbirinden ayrı, homojen ulusal ya da kabile grupları arasında ayrıldığını ve bunların farklı bölgeleri işgal altında tutma hakları olduğuna inanıyor. Ama antropolojik bulgular hiç de bu savı destekler nitelikte değil. İlk Çağ’da Orta Çağ’da en küçük kabile toplumlarında bile etnik ve kültürel çoğulculuk her zaman çok yaygındı. Örneğin Ortadoğu’da çokdillilik, birden fazla dil konuşmak çok doğal bir durumdu. Bir kültürün diğeri üzerinde egemenlik kurması otomatik asimilasyonu getirmiyordu. 

Bugün birçok insanın hala Ortadoğu’da farklı dini ve etnik grupların nasıl bugüne kadar gelebildiğini sorularına bu gerçek yanıt veriyor. 


Ulus devletin çöküşü

Ulus devletin altın çağı olarak nitelendirebileceğimiz 20’inci yüzyılın ikinci yarısından bu yana dünyada 180’dan fazla iç savaş yaşandı. Ulus devlet modeli dünyanın birçok bölgesinde, özellikle doğal olmayan sınırlara halkların hapsedildiğini Ortadoğu’da “error” veriyor. Kürtler bu durumun trajik bir örneği. Türkiye, İran, Irak ve Suriye ulus devletinin ortaya çıkması öncesinde Kürtler için sınırların çok bir anlamı yoktu. Ama egemenlikçi, sınırlarını koruyan ulus devletleri Kürtleri parçaladı. Ve bu ulus devletler kurulduklarından bu yana huzur görmedi. Yine de aynı modelde ısrarları sürüyor. 

1960’dan bu yana yaşanan iç savaşları inceleyen uzmanları etnik çeşitliliğin fazla olduğu ülkelerde iç savaş riskinin arttığını gözlemliyor. Ama sorun etnik çeşitlilik değil, etnik grupların biri ya da bir bölümünün iktidardan dışlanması. 


Dünya üzerindeki örnekler

Bilim insanlarına göre günümüzdeki ulus devlet modeli değişmek zorunda. Bunun için en yakın model ise Belçika ve Kanada tarafından etnik grupların kendi idarelerini oluşturup, kendi kültürleri ve dilleriyle yaşadıkları alanlar oluşturmak. 

Avrupa Birliği her ne kadar birçok kişi tarafından ulus devletin aşılmasını sağlayan bir yapı olarak görülse de birçok bilim insanı AB’nin dünyadaki ekonomik rekabetle başa çıkamayacak ulus devletleri kurtaran, onların ömrünü uzatan bir yapı olarak görüyor. Oxford Üniversitesi’nden Jan Zielonka’ya göre bugün AB’den milliyetçilik yapıp ayrılmak isteyen ülkeler hata yapıyor. Çünkü AB ulus devlete karşı değil, onu ekonomik, siyasal olarak besleyen bir işbirliği örgütünden öte bir role sahip değil. 

Zielonka, AB’nin günümüzdeki hiyerarşisinin yerini, şehir, bölge ve hatta sivil toplum örgütlerinden oluşan ağların alacağını düşünüyor. Aynı Orta Çağ’daki merkezi hükümetsiz şehirler gibi.

Princeton Üniversitesi’nden Anne-Marie Slaughter da küresel alanda hiyerarşinin zamanla ulus devletlerdeki bürokratların elinden çıkıp, küresel ağlara devredileceğini düşünüyor. Orta Çağ’daki şehir şehir örgütlenen model de hiç de uzak bir ihtimal değil. 

Sonuçta herkesin altını çizdiği şu: devlet ne kadar büyürse hiyerarşi o kadar büyüyor. Hiyerarşi ile birlikte bürokrasi büyüyor. Bürokrasi ile birlikte toplumların sorunlarının çözümü, hizmet çok daha karmaşık ve zor bir hale geliyor. 

Ulus devlet hakkında bugün bilim insanlarının bildiği tek bir şey var. Bu düzenin ömrü oldukça kısa. Ulus devletlerin yerini zamanla, 150 kişilik sosyalitemize çok daha uygun, daha küçük ve daha demokratik bir şekilde yönetilecek yapılara bırakacak. 

***

Kaynak: 

Debora MacKenzie’nin New Scientist Dergisinde yayınlanan “Ulusların sonu: Ülkelere bir alternatif var mı?” başlıklı yazısı. 


SERDAR EROÐLU