Joyce aslında Ulysses’i 1900’lerin başlarında Dublinliler adlı nefis öykü kitabına dahil etmek niyetiyle kısa bir öykü olarak tasarladı. Fakat, o öykünün konu evreninin kendinde barındırdığı genişleme imkanını fark etmiş olacak ki, öyküyü nihayet 1914’te yayımlanabilmiş Dublinliler’e koymayıp, ardından üstünde çalışmaya başlayıp bir romana evriltti. .

 

Kawa NEMIR

 

İrlandalı yazar ve şair James (Augustine Aloysius) Joyce’un 1914 ila 1921 yılları arasında İngilizce ya da daha doğrusu, devasa bir absorption olan İngilizce(ler)ce yazdığı Ulysses adlı romanı, ‘tartışmaya açık bir şekilde’ kimilerince tüm zamanların en sarsıcı (Eliot) ya da kimilerince en berbat (Coelho) romanı olsa da, ‘şüpheye yer bırakmayacak bir biçimde’ dünyanın en çok tartışılagelen edebiyat metinlerinden biri olmayı hep sürdürdü. Ulysses, bu bakımdan, insanlığın zihnini giderek daha fazla meşgul etmekte.

Ulysses, etrafında inşa edilen ‘anlaşılmaz bir metin’ ve ‘okunması imkansız bir roman’ yollu modern zaman söylencelerine ya da kapitalist modernitenin endüstriyel safsatalarına hiç takılmadan, iyi okuma-yazma bilen ve en önemlisi de dikkatli her insan evladı okurun hiç ertelemeden, mümkünse İngilizcesinden, özgün dilinden hemen okumaya başlaması elzem bir edebiyat metni olarak durmadan bizi çağırmakta. Bu husustaki tecrübeme dayanarak kendi nazarımda böyle tespit ettiğim bu Ulysses’i nasıl okumalı meselesi, bu romana ‘yaklaşma çabası’ açısından son derece önemli. Çünkü neyi nasıl okuyacağımız da bir yerde, son kertede ihtisas gibi bir şey.

Kısa bir öykü olarak tasarlandı

Bu metni okumakla bağlantılı olarak öncelikle vurgulamamız gereken önemli bir konu var ki o da Ulysses’in Joyce tarafından belli bir sürede bir roman olarak tasarlanıp hemen ardından, günümüzün birçok ‘roman yazıcıları’nca yapıldığı gibi, belli ve kısa bir zaman dilimi içinde pat pat pat diye yazılmamış olmasıdır.

Joyce aslında Ulysses’i 1900’lerin başlarında Dublinliler adlı nefis öykü kitabına dahil etmek niyetiyle kısa bir öykü olarak tasarladı. Fakat, o öykünün konu evreninin kendinde barındırdığı genişleme imkanını fark etmiş olacak ki, öyküyü nihayet 1914’te yayımlanabilmiş Dublinlilere koymayıp ardından üstünde çalışmaya başlayıp bir romana evriltti.

Romanın bizzat Joyce’un başına gelmiş bir olaya dayanan öykü hali kısaca şöyle: “Stephen Dedalus olması kuvvetle muhtemel genç ve allame bir öğretmen, bir sebebten dolayı Dublin’de işgalci bir İngiliz polisiyle ağız dalaşına girip bir sürtüşme yaşar ve orta yaşlı Dublinli bir Yahudi, herhalde Leopold Bloom tarafından bu beladan kurtarılır.”

Tüm İrlanda’nın öyküsü

Bu kadar basit ve sınırlı gibi görünen bir konuya sahip bu öykü, gel zaman git zaman, Joyce’un ‘neredeyse kör’ olan gözünden, tüm Dublin ahalisi şahsında, İngiliz İmparatorluğu tarafından yüzlerce yıl kültürel ve dini işgal ve fiziki sömürü altında inletilmiş tüm İrlanda’nın dallı budaklı öyküsüne evrilir ve bir dehanın kaleminden Ulysses adlı bu roman ortaya çıkar.

Fakat, Joyce tarafından kısacık ve sade bir konudan alınıp neredeyse tüm zamanlarda dipdiri yaşayacak bitimsiz bir ‘modern’ kıssaya dönüştürülen ve yaygın tabirle ‘in a nutshell’; yani bir fındık kabuğuna sığdırılan dev ve konuşkan Dublin şehri, dev labirent Ulysses, okuruna ne anlatmaktadır?

İşte tam da şimdi benim ‘uydurduğum’ şu, “Roman, girişteki (nefis) Martello Kulesi (tüm İrlanda ülkesine dair muhteşem bir şafak tasviri) ve Buck Mulligan ve Stephen Dedalus bir yana, 16 Haziran 1904 tarihinde sabah erkenden evinden çıkıp, mırıldayan ve pırıldıyan bir kedi misali hâlâ yatakta uzanmış da ay uzanmış tüm Leopoldvari evreni tüm kadın varlığıyla dolduran Oblomov’un kadın hali Cebelitarıklı çağının nadide çiçeği karısı Molly Bloom’un kahvaltısı için mahallesindeki domuz kasabından böbrek aldıktan sonra evine dönüp karısına kahvaltı hazırlayıp, kahvaltıyı yatakta uzanmış eşinin ayağına kadar götürüp, ve işte sonra, sonra hayat gailesine bir önceki gün kaldığı yerden yeniden devam etmek ve birkaç iş siparişi meselesini hal yoluna koymak için evden çıkıp Dublin’i arşınlamaya başlayan reklam ve benzeri işlerle uğraşan orta direk ve kumreş (“acaba karım şimdi O’nunla mı, o kel tenör bozuntusuyla mı sevişmekte”den kafasının ve kalbinin içi gürül gürül ve için için yanan) Yahudi Leopold Bloom’un Dublin’i arşınlarken bir gün içinde kafasından geçen her ama her şeyi onlarca başka sesle karıştırarak ve deriştirerek görmesini ve anlatmasını, sonrasında akşamdan itibaren Dublin’in kerhanelerini ve dünyanın tüm neon-naylon hallerini barındıran bölgesinde genç, allame, boynu bükük, kolları kanatları kırık öğretmen ve de ‘uzak oğlu’ Stephen Dedalus’la karşılaşmasını, o esnada beliren tüm halüsinasyonları ve ardından günün sonunda, geç bir vakitte Stephen Dedalus’la birlikte evine, karısı Molly Bloom’a dönmesini ve en sonundaysa Molly Bloom’un dilin en cömert haliyle son bölümde dur durak bilmeden ve nefes nefese ilerleyen monologunu içermektedir...”

Şiddetle tavsiye ediyorum

Özet dışında? Şöyle ki, yere göğe sığdırılamayan ve sadece Joyce’un dehası hesabına yazılan fakat edebiyatın ortak birikimi (Marcel Proust ve Virginia Woolf mesela) olan bilinç akışı ve türünden modern ve uç roman tekniklerinin en ileri düzeyde uygulandığı metin olması bir yana, Joyce’un Ulysses’i Yunan medeniyetinin ulu dengbêji Homeros’un Odysseia’sına paralel bir yapıda tasarlamış olması, bence, asıl bu başarılmış edebi teşebbüs, Ulysses’i gerçekten büyük, kalıcı ve zamana karşı kendisini sürekli yenileyebilecek bir roman mertebesine çıkarmaktadır. Çünkü, sözlü ya da yazılı, eğer epik metin, Gilgamêş, İlyada, Odysseia ve Memê Alan gibi tüm insanlığın o benzersiz ortak biçemini ete kemiğe büründürmüşse, bir altüst oluş çağı olan geçen yüzyılda bunu Odysseia’yı, direngenliğiyle zayıflığıyla, kurnazlığıyla dürüstlüğüyle, her haliyle insanı temsil eden ve sayısız felakete ve badireye rağmen evine, yurdu İthaka’ya, sabah akşam kendisine dadanan erkeklere rağmen ona sadık kalıp bekleyen eşi Penelopeia’ya ve oğlu Telemakhos’a dönen Odysseus’un hikâyesini büyük oranda paralel bir biçimde alıp Dublin’e yerleştiren Ulysses başarmıştır. Bu nedenle, okuyacak herkesin Ulysses’in şu paralel ama asla taklit olmayan, hakiki bir edebi yaratıcılığı temsil eden hususiyetini akıldan çıkarmamasını, bu perspektifle bu metni okumaya yönelmesini ve bu sayede de kendisini büyük bir edebi şenlikten mahrum bırakmamasını şiddetle tavsiye ediyorum.

Çünkü Richard Ellman’ın aktardığına göre James Joyce, Arthur Power’la yaptığı sohbetlerin birinde, 1901 yılında olsa gerek, şöyle demiştir: “In the particular is contained universal.” Yani, hem “Teferruat, cihanşümul olana şâmildir” hem de “Kişisel olan, evrensel olanı içerir” şeklinde çift okunabilecek ve okumalarımızı farklılaştırıp zenginleştirecek bir tespit.

Ve hepimizi, sıradanlaştıran klişe edebiyattan ziyade, hakiki edebiyatın muazzam kıtasına taşıyacak birçok edebiyat eseri arasından bir eser ismi zikredecek olursak, şüphesiz James Joyce’un Ulysses’i işte o nadide ve aşılması güç eserlerden bir eserdir ve o yüzden mutlaka okunmalıdır.