- Avrupa’daki söz konusu gençlik öncülüğündeki halk hareketinin Türkiye’ye yayılmayacağını, Türkiye’nin bunun dışında kalacağını söylemek mümkün değildir. Elbette bir biçimde Türkiye’ye de yayılacak ve Türkiye’yi de aynı etki altına alacaktır.
FUAT ALİ RIZA
Bizim kuşak, 1968 Gençlik Devrimi'nin etkisi altında yetişti. Daha doğrusu söz konusu tarihi devrimin ateşi içinde pişti. 1968 Devrimci Gençlik Hareketi esas olarak üniversite gençliğine dayanıyordu. Bilinçlenen ve örgütlenen gençliğin tüm topluma öncülük etmesinin en parlak deneyimi oldu. Üniversite gençliği, bu devrim hareketiyle rüştünü ispatladı ve tarihin sınavından geçti.
1968 Gençlik Devrimi, I. Dünya Savaşı içinde ortaya çıkan 1917 Sovyet Devrimi'nden sonraki en etkili devrimci dalgaydı. Krizi derinleşen kapitalist modernite sistemini yıkmayı hedeflediği gibi, özgürlük ve farklılıklara dayalı eşitlik ilkelerinden uzaklaşan reel sosyalizmi aşmayı da hedefledi. Kuşkusuz çeşitli nedenlerle kapitalist modernite sistemini yıkamadı, ancak kendini düzeltemeyen ve yenileyemeyen reel sosyalizmin yıkılmasında önemli bir etken oldu. Reel sosyalizm, üniversiteli aydın-gençliğin geliştirdiği devrimi anlayabilse ve bu devrimin özellikleri temelinde kendini değiştirme ve yenileme gücünü gösterebilseydi belki de yaşadığı trajik sonu görmeyecek ve öyle çözülmeyecekti.
1968 Gençlik Devrimi, önce Avrupa kıtasında gelişti ve etkisini giderek yaydı. O tarihten itibaren Avrupalı akranlarının geliştirdiği örgütlenme ve mücadeleden etkilenen Türkiye gençliği, devrimci eyleminde zirveye 1970-71 yıllarında ulaştı. Filistin Direnişi'nin etkisini de fiili olarak kullanmayı bilen Devrimci Gençlik Hareketi, Türkiye’nin 1970’li yıllarda yaşadığı demokratik devrime öncülük etmeyi başardı. Türkiye ve Kürdistan’da yeni sosyalist ve devrimci oluşumlar da bu hareketin ateşi içinden çıktı. Kuşkusuz bu yeni çıkışın en etkili temsilcisi PKK oldu.
Şimdi kriz ve kaosun zirve yapmasından da öteye kapitalist modernite sisteminin doğayı ve toplumu yok olmanın eşiğine getirmiş bulunduğu günümüz koşullarında çıkış, yine Avrupa’dan oluyor ve yine gençlikten geliyor. Umudu yine gençlik taşıyor. Bu sefer kıvılcımı çakan üniversite gençliği değil, liseli gençlik oluyor. Kuşkusuz bunda gelişen bilim ve tekniğin önemli bir payı var. Belli ki liseli gençlik, bunları daha etkili kullanıyor.
Her zaman olduğu gibi, bu sefer de Fransa’da başlayan liseli gençlik hareketi, çok kısa bir sürede neredeyse tüm Avrupa’ya yayılmış bulunuyor. Aynı zamanda farklı toplumsal kesimleri harekete geçirmeyi de başarmış görünüyor. Bir zamanların “Baldırı çıplaklar"ına benzer bir biçimde, kendilerine “Birkaç çocuk” gözüyle bakılan liseli gençlerin hareketi, daha şimdiden kapitalist modernite sistemini, üstelik kendi merkezinde çok ciddi biçimde sarsmayı başarmış bulunuyor. Çok açık ki “Birkaç çocuk”, herkesi kendilerine hayran bırakan harikalar yaratıyor. Nitekim Fransa yönetimi kısmi sokağa çıkma yasağı getirdiği gibi, Avrupa çapında yeni önlemlerin tartışılmakta olduğu da anlaşılıyor.
Kuşkusuz Ekim ayı boyunca süren ve giderek gelişip yayılan gençlik öncülüğündeki bu halk hareketi, son derece ilginçtir ve yakından takip edip doğru değerlendirmeyi gerektirmektedir. Esas olarak nereden kaynaklandığı bilinmekle birlikte, gelişmenin nasıl olacağı, söz konusu hareketin nasıl yol alacağı ve nereye varacağı tam olarak kestirilememektedir. Basit yaklaşımlarla ve kolayca bastırılamayacağı da açıkça görülmektedir.
İlginç olan ve dikkat çeken bir yanın, neden üniversite gençliği veya tüm gençlik değil de liseli gençliğin bu hareketi geliştirdiği olduğu açıktır. Yukarıda liseli gençliğin bilim ve tekniği daha etkili kullanıp hızlı organize olduğunu belirttik. Bir etken olmakla birlikte, kuşkusuz bu durumu tek etken olarak göremeyiz. O halde diğer bir etken olarak da üniversite gençliği üzerinde planlı bir özel savaş sisteminin uygulandığı ve bu temelde söz konusu gençlik kesiminin önemli ölçüde sistem içileştirildiği düşünülüp söylenebilir. Tıpkı 1917 Sovyet Devrimi'nden sonra işçi sınıfına yönelik özel savaş politikalarının uygulanması gibi, belli ki 1968 Gençlik Devrimi'nden sonra da üniversiteli gençliğe yönelik benzer bir plan uygulanmışa benzemektedir. Eğer böyleyse üniversite gençliği ağır bir eleştiri altında ve öz eleştiri sürecindedir denebilir.
Açık ki söz konusu hareketlilik, mevcut haliyle Avrupa sınırları içinde görülmektedir. Böyledir diye hızla yayılmayacağı da elbette söylenemez. Kuşkusuz 1968-70 sürecinde olanın aynısı gerçekleşecek de denemez, ancak Avrupa’daki söz konusu gençlik öncülüğündeki halk hareketinin Türkiye’ye yayılmayacağını, Türkiye’nin bunun dışında kalacağını söylemek de mümkün değildir. Elbette bir biçimde Türkiye’ye de yayılacak ve Türkiye’yi de aynı etki altına alacaktır. Ne zaman ve nasıl olacağı konusunda net bir şey söylenemese de söz konusu yayılmanın mutlaka olacağı rahatlıkla ifade edilebilir. Bu tür bir gelişmeyi ne derinleştirilen özel savaş uygulamaları engelleyebilir ne de AKP iktidarının ustalık döneminde geliştirdiği oyun ve hileler engelleyebilir.
Aslında Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’ın geliştirdiği Barış ve Demokratik toplum Süreci'nin gerekleri iktidar ve devlet tarafından yerine getirilse, yani Türkiye’nin demokratikleşmesini ve Kürt sorununun çözümünü gerçekleştirecek bir zihniyet ve siyaset değişimi yaşanabilseydi, o zaman söz konusu gelişmeler kontrollü yaşanır ve yıkıcı etkisi olmazdı. Zaten Kürt tarafı süreci böyle tanımlamış, Barış ve Demokratik Toplum Süreci'nin bir değişim, dönüşüm ve yeniden yapılanma süreci olduğunu ifade etmişti. Bu durumu kendi açısından gerçekleştirebilmek için de hem Önder Abdullah Öcalan hem de Özgürlük Hareketi çok yoğun bir çalışma içine girip gereken adımları atmıştı.
Değişim, dönüşüm ve yeniden yapılanma süreci tek taraflı değil, iki taraflıdır. Nasıl ki Kürt tarafı sürecin gerektirdiği zihniyet ve siyaset değişimini yaşıyorsa devlet ve iktidar tarafının da benzer biçimde ciddi bir zihniyet ve siyaset değişimi yaşaması gerekir. Yani Kürt halk varlığını inkâr eden ve soykırım uygulayan zihniyet ve siyaseti değiştirip, Kürt özgürlüğü ve Türk-Kürt kardeşliği temelinde bir demokratikleşmeyi öngören bir zihniyet ve siyaseti esas alması gerekir. Böyle bir değişim, dönüşüm ve yeniden yapılanma yönelimi ve çabası, Türkiye tarafında görülmemektedir. Kürt sorununun çözümü ve Türkiye’nin demokratikleşmesi yönünde değil hukuki ve siyasi değişiklikler yapmak, bunların sözü bile edilmemektedir. Dahası hangi amaçla söylendiğinden öteye, MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin Grup Toplantısı'ndaki açıklamaları ve bu temelde verdiği sözler bile hayata geçirilmemektedir. Cumhuriyet'in demokratikleşmesi yönünde gereken çalışmalar yapılmamaktadır.
Çok açık ki, değişimi AKP engellemektedir. Zaten yaklaşık 25 yıldır 12 Eylül darbe anayasası ile Türkiye’yi yönetmekte, bazen söz konusu anayasayı bile uygulamamaktadır. Tüm siyasi yönelimini mevcut hukuki sistem içinde Tayyip Erdoğan’ın yeniden seçilmesini sağlamaya ve iktidar ömrünü uzatmaya vermektedir. Her şeyi bu temelde araçsallaştırmaktan çekinmemektedir. Sadece kendi iktidarını düşünmekte, Türkiye’nin yaşadığı tehlikeleri görmemekte veya göz ardı etmektedir.
Oysa Türkiye’nin etrafındaki tehlikeler giderek daha çok büyümekte ve kuşatma daralmaktadır. Bu yönlü ilginç ve tehlikeli açıklamalar olmaktadır. Libya ile geliştirmeye çalıştığı karasuları politikasına Ortadoğu ve Avrupa’dan sonra ABD’de ciddi tepki göstermiş, bu girişimi bir provokasyon olarak nitelemiştir. Yine Mekke İttifakı’nın İran ziyaretinde Suudi Arabistanlı bakanın “İran’dan sonra İsrail’in saldırı sırasında Türkiye ve Suudi’nin olduğunu söylediği” görüşmelere katılan İranlı yetkili tarafından açıklanmıştır. Belli ki AKP’nin teslimiyetçi ve iş birlikçi politikaları da Türkiye’yi kurtarmaya yetmemektedir. Kurtuluşun iç cepheyi demokratikleştirip sağlamlaştıracak Barış ve Demokratik Toplum Süreci'nin başarısında olduğu açıktır. Bunun için de 1968 Gençlik Devrimi içinden doğup gelen ve bugün de umudu gençlikte gören Önderlik ve Hareket önünde engel olmaktan kendini çıkarmak gerekir. Açık ki; değişmeyen aşılır; engel olan da tarihin çöp sepetine atılır.