Gün yoktur ki, bağımsızlık için mücadele eden direnişçilerin öldürülmeleri, diktatörlük, özgürlük için mücadele eden bir militanın hapse atılması, kaybedilmesi yaşanmasın. Bu da tabii ki halkların güçlü mücadelesinin bir kanıtı olarak ortaya çıkıyor. Bu aynı zamanda mücadele karşıtlarının tahammülsüzlüğünü gösteriyor.

Bu katliamlar Paris’te de gerçekleşti. Bu nedenle Sakine, Leyla ve Fidan’ın anısı önünde saygıyla eğiliyoruz. Onlar burada ve bizimle… Bu kadınların yoldaşları ve dostları “Bu kadınlar barış için buradaydı ve bunun bedelini ödediler” diyorlar.

Avukatlık bürosu önünde katledildi
Bunu da unutmadık… Bundan 2 ay önce Mathinthiran Naidarajah, Tamil mücadelesinin bir militanı ve yöneticisi Paris’in 20. Bölgesinde infaz edildi. Bugün onu da anıyoruz. Bu cinayetler, duygusal bir ayaklanmayı getiriyor. Fakat duygu geçicidir. Bizlere yasak olan bir duygu varsa o da: Unutmak!
Biz onları unutmayız. Amokrane Ould Aoudia’yı unutmadığımız gibi. O Cezayir Kurtuluş Ordusu’nun Avukatlar Birliği üyesiydi. 1959’da avukatlık bürosunun önünde infaz edildi.

Kaçırıldı daha sonra katledildi

Bunu da unutmadık… Mehdi Ben Barka’yı da unutmuyoruz. Fas Ulusal Halk Güçleri Birliği’nin kurucusu ve üç kıtanın komisyon hazırlık başkanı (Commission preparatoire de la Tricontinentale). Saint Cermain bulvarında kaçırıldı. Daha sonra katledildi. Bu olay 1965’de yaşandı.
Bunu da unutmadık… Mahmoud Al Hamchari, Fransa’da FATAH ve Filistin Kurtuluş Ordusu’nun Fransa Temsilcisi 1972 yılında yatağının yanındaki komidine yerleştirilen patlayıcının infilakı sonucu hayatını kaybetmiştir.
Bunu da unutmadık… Muhammed Boudia FLN-Cazayir militaniydı. Aynı zamanda Filistin davası için mücadele eden bir enternasyonalisti. Fosses Saint-Bernard sokağında 1973 yılının bir haziran sabahı arabasının infilak etmesi sonucu hayatını kaybetmiştir.
Bunu da unutmadık… Yine Henri Curiel, başka bir enternasyonalist militan Filistin halkının davasını savunan daha önceleri de Cezayir halkıyla dayanışma içinde olan biriydi. 1978’de oturduğu evin merdivenlerinde iki kişi tarafından infaz edildi.

Sadece bir kaç metre uzaklık

ANC Güney Afrika temsilcisi Dulcie September, 1988 yılında başına 5 kurşun sıkılarak 28 rue des Petites Ecuries ANC bürosu çıkışında katledildi. Unutmayalım ki bu sokak üç Kürt militan kadının öldürüldüğü büro, Kürdistan Enformasyon Bürosu’na sadece birkaç metre uzaklıktadır.
Yine unutmayalım... Kandiah Perinpanathan ve Kandiah Kesenthiran’ı da unutmuyoruz. Avrupa’da Tamil halkının Avrupa temsilcileri, La Chapelle’de 1996 yılında katledildiler.

Sıralamak bile tahammül sınırlarını zorluyor

Bu cinayetleri sıralamak tahammül sınırlarını zorluyor. Kabul edilemez bir tabloyu ortaya çıkarıyor. Bu kişiler, Cezayir, Kürt, Fas, Filistin, Güney Afrika, Tamil veya enternasyonalist birer militan ve ya da sorumlu olarak Paris’te omos operasyonları çerçevesinde (Bu isim bu insanları infaz etmek için görevlendirilen servislerin verdiği bir isim) katledildiler.
Onların anıları için, savundukları davalar için bizim unutmak kelimesini literatürümüzden çıkarmamız gerekiyor. Bundan dolayı da gerçeğin ortaya çıkma zorunluluğu kaçınılmazdır.

Dosyalar rafa kaldırıldı

Sonuç maalesef ortadadır. Ne yazık ki bu cinayetlerin hiçbirinin sorumlusu yakalanıp yargılanıp ceza almamıştır. Çok güçlü verilerin olmasına rağmen bu cinayetlerin arkasındaki gerçek güç hiçbir zaman ortaya çıkmamıştır. Bu dosyaların hemen hemen tümü takipsizlikle sonuçlanıp dosyalar tamamıyla rafa kaldırılmıştır.
Birçok politikacı, avukat, gazeteci vatandaş bu cinayetlerin sorumlularının ortaya çıkması için mücadele etmiştir. Bu cinayetlerin arkasındaki devletlerin veya da karanlık güçlerin tespit edilmesi için mücadele etmiştir. Fakat hepsi bu çalışmalarında yabancı servislerin veya da devlet sırrı karşısında ileri bir düzeyde araştırma yapamamıştır.

Hukukun sessizliğini reddet

Paris’te 10 tane, 20 tane siyasi cinayetin işlenmesi veya işlenebilmesine ilişkin gerçeği öğrenemememizin bir açıklaması var mıdır?
Hukukun sessizliğini reddetmek lazım. Bu kabul edilemez cinayetlerin arka planındaki güçlerin ve nedenlerinin ortaya çıkarılmalarının kaçınılmaz olduğunu bir kez daha ifade etmek gerekiyor.
Her siyasi cinayetten sonra devlet güçleri bizlere şu güvenceyi vermekte: (Devlet güçleri bu olayı en kısa zamanda açığa çıkartacaktır.) Bu söylemin sadece kelimede kalmaması gerekmektedir. Çok önemlidir. Sakine, Fidan, Leyla ve (Paris’te 2 ay önce katledilen Tamil yöneticisi) Mathinhiran dosyalarının diğer dosyalar gibi kapatılıp ve davanın takipsizlikle sonuçlanmasını engellemek gerekiyor.

Takipçi olmak zorunluluktur

Gerçek öğrenilene kadar bu olayların aydınlığa kavuşturulana kadar takipçisi olmak bir zorunluluktur. Unutmaya hakkımız yoktur. Ve gerçeği öğrenmek de vicdani bir görevdir. Unutmadan söylemek gerekiyor ki bu cinayetler cezasız kaldıkça, keyfi bir biçimde bu tür katliamlar devam ettikçe demokrasi ciddi anlamda tehlikeye girmektedir.
Örneğin Tunuslu muhalif Chokri Belaid’in katledilişinden sonra Tunus demokrasisinin aldığı darbe görülmektedir.
Bu cinayetler siyasi cinayetlerdir. Yoksulluk, liberal ekonominin sancılarına karşı, sosyal baskıya karşı mücadele edenleri hedef almıştır. Aynı zamanda bunlar birer sömürgeci cinayetlerdir. Halkların kendi kaderlerini tayin etme taleplerine karşı geliştirilen eylemlerdir.

Gerçeği öğrenmek zorundayız

Emperyalizm ve sömürgecilik demokrasiyle bağdaştırılamaz. Bundan dolayı da anti-sömürge haftası çerçevesinde sömürgecilikten çıkma emperyalizme karşı mücadele etmek, emperyalizm karşısında dayanışma içerisinde olmak zorunluluğumuz var. Çünkü düşmanımız aynıdır.  
O düşmanların tetikçileri ve kuklaları Tunuslu Ferhat Hachet, Cezayirli Larbi Ben M’hidi, Camerunlu Rduben Um Nyobe, Congolu Patrice Lumumba, Mozambikli Eduardo Mondlane, Cap-Verdianlı Amilcar Cabral, Güney Afrikalı Steve Biko, Jameikalı Walter Rodney ve Burkinalı Thomas Sankara öldürdü.


Unutmaya hakkımız yok...
Gerçeği öğrenmek zorundayız. Demokrasiye ve halkın bizi yönetmesine ihtiyacımız var. Bu anti-sömürgeci hafta boyunca bu taleplerimiz ve bu hedeflerimizi duyurmak zorundayız. Çok özel bir güçle örgütlenip amaçlarımız doğrultusunda hareket etmemiz gerekiyor.

2 Mart’a çağrı

2 Mart 2013 tarihinde düzenlenecek olan Irkçılığa ve Kolonyalizme Karşı eyleminde güçlü bir şekilde toplanarak Mathinthiran, Sakine, Fidan ve Leyla’nın anılarına bağlılığımızı haykırmamız gerekiyor. Bu şekilde mücadelemizi daha ileriye taşıyarak anti-kolonyal ve enternasyonalist dayanışmamızı güçlendirelim.

Nils Andersson kimdir?

İsviçre’nin Lozan kentinde 1933 yılında doğan Nils Andersson, önce yayıncı daha sonra İsviçre’de siyasi araştırmacı yazar olarak çalışmaya başladı.
1953 yılında ‘Gölün ülkesi’ adlı derginin kuruculuğunu yaptı. Daha sonra 1955 yılında ‘Aydınlık’ gazetesinin kurucuları arasında yer aldı. Daha sonra Nükleer Silah Karşıtları Derneği kurucuları arasında yerini aldı. Bükreş’te gençlik festivaline katıldığı için İsviçre tarafından vatandaşlık başvurusu reddedilir.
1957 yılında Moskova’da gerçekleşen gençlik festivaline İsviçre adına katılır. O dönemde Pierre Canova ile birlikte bir dergi çıkarma projesinde başarısız olunca Fransız yayıncılarının yayınlamış olduğu ve entelektüel tartışmaya katkı sunacak kitapların dağıtımını yapmaya başlar.

‘Soru’ Fransa’ya köklü bir eleştiridir

1957’de Andersson yayın evini kurar. 1958 yılında Jerome Lindon Henri Alleg’in ‘Soru’ adlı kitabını yayınlar. ‘Soru’ adlı kitap Cezayir’de Fransız ordusunun işgalini sert bir dille eleştiren ve Cezayir halkının kurtuluş mücadelesine destek verilmesi gerektiğini yüksek bir dille savunan bir muhalefet kitabı rolünü oynadı. Bu kitap Fransa’da yasaklandığı için Jerome Lindon Andersson’dan bu kitabın İsviçre’de yayınlanmasını talep eder. Andersson Jean Paul Sartre’ın ‘Zafer’ adını alan önsözüyle birlikte bu kitabı yayınlar. Daha sonra ‘Kangren’ adlı kitabı yayınlar. Özellikle bu kitaplar arasında ‘Kayıplar’ (Avukatlar Birliği tarafından hazırlanan bir kitaptır) adlı araştırma kitabını yayınlayarak uluslararası kayıplar üzerine dikkatleri çeker.
Andersson’un yayınladığı kitaplar muhalifler tarafından önemle takip edilen kitaplardır. Bu nedenle bu kitaplardan bir tanesi kullanılarak muhaliflere tuzak kurulmuştur. Kuryeyle gönderilen kitabın patlaması sonucu bir muhalif yaşamını yitirmiştir.
1961 yılında Robert Davezies ile Lyon’da yakalanır. Davezies kendisine el yazısı bir belge vermesi gerekiyor. Belgenin adı ‘Hukuk Zamanı‘… Bu belgede FLN ile birlikte mücadelesini anlatmakta. Bu nedenle Andersson’un Fransa’ya girişi yasaklanır ve aynı zamanda belgeye de el konulur. Fakat bu belgenin bir kopyası Belçika’da olduğu için orada yayınlanır. Yayınladığı kitaplar gibi Nils Andersson Cezayirli militanlar dayanışma komiteleri, vicdani redciler ve Fransız asker kaçaklarıyla da dayanışma içindedir.
Sovyetler Birliği ile Çin devleti arasındaki polemik açığa çıktığında kitapçılardaki Çin Komünist Partisi’ne ait yazıları geri çekmesi dayatılır. Fakat iki partinin düşüncesinin tartışılabilmesi için bu belgelerin mevcut olması gerektiğini savunur. 1963 yılında Çin Komünist Partisi’nin boykot ettiği birçok belgeyi ve aynı zamanda Mao Zedung’un filozofik yazılarını da yayınlar.
Yayınladığı kitaplar ve siyasi duruşundan dolayı Lenin merkezinin kurucuları arasındadır. Marksist-Leninist düşüncenin yayılmasına büyük katkı sunmuştur. 1966 yılında İsviçre polisi yayıncı ve politik kimliğinden dolayı (Lenin Merkezi, Cezayir, Nijerya, İspanya, Portekiz ve Angola ile dayanışma içerisinde olduğu için) sınırdışı kararı verir.

İmza kampanyası başlattı

Bu karara itiraz etmek mümkün değildir. Bundan dolayı da çok yoğun bir tepki çeker ve bir imza kampanyası başlatılır.
Jean Paul-Sartre ve Simone Beauvoir İsviçre hükümetinden böyle bir kararın endişe verici olduğunu ve kararın geri çekilmesi yönünde talepte bulunurlar. Fakat kararı iptal etmek mümkün değildir. 1967’de İsviçre’yi terk eder.
Daha sonra İsveç’e yerleşir. Brüksel’de çalışır. Arnavutluk’ta Fransızca yazıları yayınlanması için İşçi Partisi ve Radyo Tirana tarafından çağrı alınca Andersson, 5 yıl boyunca orada kalır.
Çocuklarını okula vermek için İsveç’e 5 yıl sonra döner. Orada yine Fransızca yayıncılık yapmaya devam eder. Politik olarak Marksist-Leninist İsveç hareketleri içerisinde yer alır. 1986 yılında Bertil Galland’ın girişimleri üzerine İsviçre devleti kendisine yönelik yasağı kaldırır.
1990 yılında bu yana Fransa’da yaşamakta olan Andersson, ATTAC hareketinin çalışmalarına katılır. Fransa Helsinki Komitesi’nde 2004’e kadar yer aldı. Aynı zamanda Uluslararası İnsani Hakların Savunulması ADIF’te yer alır. Andersson, Barış Araştırmaları Vakfı’nda (IDRP) halen görev almaktadır.


* Bu yazı, uluslararası alanda büyük üne sahip anti-emperyalist aktivist ve yayıncı-yazar Nils Andersson’un Paris’teki ‘8. Anti Sömürgecilik Haftası’ kapsamında Kürtlere ayrılan bölümdeki değerlendirmesidir.
Nils Andersson’un Paris’teki siyasi cinayetlerin tarihi üzerine kapsamlı değerlendirmesini konun güncelliği nedeniyle siz okurlarımızla paylaşma gereği duyduk…
  Hazırlayan: SELMA AKKAYA/PARİS


NILS ANDERSSON