Heyecanımızı azaltan şeyse özellikle “usta”ların, heyecanla beklediğimiz filmlerinde ya çıtalarını düşürdüklerini ya da önceki yapıtlarını tekrarlamış olduklarını görmekti. Farhadi, Louch, Dardenne kardeşler vs. Bu yüzdendir ki film yorumlarına hep aynı cümle ile başlar olduk “Usta yönetmenin aynı tattaki filmlerinden...” Bu ilk bakışta kötü bir yorum gibi durmasa da yerini “muhafaza” etmekten başka bir şey değil. Bu da değişimin önünü tıkayan ve pek de övünülmeyecek bir durum. Aynı hikâyenin farklı varyasyonlarını anlatmak “ustalık” sınıfında “kalınmayacağı” anlamına gelmiyor, en azından “sınıf tekrarı” ustanın da bir “mezuniyeti” olduğunu gösteriyor.

Açılmayan kapı

İşçi sınıfı ve prekaryanın gündelik yaşamını mercek altına alan Jean-Pierre ve Luc Dardenne kardeşlerin son filmi Meçhul Kız da benzer cümle ile başlayan yorumlardan kurtulamayanlardan. Meçhul Kız, yönetmenlerin yine sınıfsal çelişki, ahlak ve vicdan üzerinden kurarak oluşturduğu denklem filmlerinden biri. 

Göçmen, alt gelir gruplardaki hastalara bakan ve bir akşam geç saatte muayenede çalışan Doktor Jenny (Adèle Haenel) “mesai sonrası” çalan kapıyı açmaz, hatta açmak isteyen asistanı Julien’e engel olur. Bu bölümden önce, sara krizi geçiren ve müdahale etmekte zorlanan stajyeri Julien ile Doktor Jenny arasında yaşanan gerginlik, kapının açılmamasına sebep olan şeydir. Jenny daha sonra kendisinin de itiraf ettiği üzere çalan kapı meselesinde Julien’e “patron” olduğunu kanıtlamak ister. Nitekim işler Jenny’nin umacağı türden bir seyirde gitmez. O gece kapıyı yalnızca bir kez çalan kişi, daha sonra kliniğe yakın bir yerlerde ölü bulunan ve adı sanı bilinmeyen Afrikalı genç bir kadındır. Polisin kamera kayıtlarını istemeye gelmesiyle olayı öğrenen Jenny, bu olayı bir “vicdan” meselesine dönüştürür. Sonrasında tüm enerjisini bu “meçhul kızın” kimliğini bulmaya harcar. 

Karakterler sığ kalıyor

Hikâye ana hatlarıyla böyle. Bakıldığında Dardenne kardeşlerin kişisel ve toplumsal vicdani çelişkilerin iç içe geçtiği bir filmi var karşımızda. Jenny, göçmenlere ve alt gelir grubuna bakan, tüm film boyunca muayeneye gittiği yerlerde adeta bir azize ya da idealist bir doktor olarak boy gösteriyor. Hatta kendisine çok havalı bir klinikten gelen teklifi de daha sonra reddeden bir doktor. Ama azize/idealist de olsa yaşadığı “sınıfsal” çelişki gündelik hayatta başına onulmaz bir sonuç getirebiliyor. Jenny’nin vicdanını susturma çabası üzerinden hafiyeliğe soyunması, cinayeti adım adım çözmesi; olayın dram üzerine dram yüklü olması derken Dardenne’lerin altından kalkamadığı bir tür polisiye sarmalı içine girmesi filmin enerjisini emiyor. 

Ufak bir gerçeklik

Tüm bunlar film boyunca ortaya çıksa da sadece bir iskelet olarak kalıyor. Dardenneler bir önceki filmleri İki Gün Bir Gece filmi kadar başarılı bir işe imza atmıyor. Hatta bir süre “beyaz yakalı” bir kadının vicdan için koşturmasını izletiyor seyirciye. Yine de yönetmenler bir noktada, Jenny hafiyeliğe soyunmuşken, kendine göre alt sınıfın “gerçekleriyle” karşılaşma sahnesini “o pembe vicdan” hikayesinin bir yerlerine sıkıştırıveriyor. Ama bu fimi kurtarmaya yetmiyor. Filmin sonlarına doğru yaşanan çözülme ise drama dönüşüyor. Jenny’nin dramı izleniyor ama çok da tat vermiyor, belki biraz her zamanki tattan ama çok değil.


Suzan A. Demir