Bulutlu gök yüzünde yağmur damlalarının hafiften çiselendiği bir gündü. Güneş doğmak ile batmak arasında mekik dokuyordu. Bildiğimiz normal doğmak ile batmak faslı değildi. Yağmurlu, bulutlu, yarı karanlık bir gün. Parça parça bulutlar arasında saklambaç oynar gibi bir görünüp tekrar kaybolan güneşin oyunu gece ile gündüzü yaşatıyordu. Gün yeni başlamıştı. Akşam erkenden uyumuş sabah dinç kalkıp iş başına gidip para kazanma hesabını yapmıştı. Aylardı bir koşuşturmaca vardı. Bir tedirginlik. Her televizyon kanalları açtığında savaş naralarını ve silah namlularını kendi üzerine doğrultmuş gibi hisseder, öfkelenirdi.

Evdeki tüm zamanları televizyon karşısında geçerdi. Durduk yere söylenir, etrafa sataşırdı. Bitlis paketinde çıkarttığı sigarasını yakar, camdan dışarı öflerdi. Sigarayı içerken dahi televizyon kanallarını bir bir değiştirir, sanki bir haber bekliyormuş gibi pür dikkat ekrana kilitlenirdi. Televizyon kumandasıyla kanaldan kanala geçer, etrafına ‘sessiz olun’ diye tekrardan söylenirdi. ‘O gün gelmesin derdi. O gelirse ben gitmeliyim. Dönmemek üzere gitmeliyim’.

Tarihten kalma karanlık anılarla büyümüştü. Vartolu’ydu. Rindalya köyünden. 1925 Şêx Seid tertelesinde yetim kalmıştı. Babası Elî 21 yaşında dipçiklere ve süngülere hedef olmuştu. Şerafettin dağlarında onlarca sivil Kürt ile birlikte eskerê Romênin katliamlarına tabii kalmış ve bir daha eve dönmemişti. Babası ve katledilen diğer köylülerin hikayelerini duymuş, dinlemiş ve ezberlemişti. Zaman zaman şehitlik olarak bilinen ve ‘senin baban ve diğer köylüler burada gümülüdür’ denilen mezarlığa gidip ağlamış, öfkelenmiş ve eve gelerek Kürtlerin bahtsızlığına isyan etmişti. Bu isyanlar Amaralılarla tanışmasıyla birlikte tekrar umuda dönüşmüş, gece gündüz demeden babasının intikamını almak için çalışmıştı. Üzerine düşen her göreve amasız koşmuş, başarmalıyız kelimesini kendisine sırdaş kılmıştı.

Büyüyen umutlar onun gerçekleri unutmasını sağlamamıştı. Babası döneminde devrim hayallerinin dilden dile dolaştığı günlerde Qasimê Gûlo, Bekoy Ewam rolüne soyunmuş, Abdurrahman Paşa Köprüsü’nde Kürt lider Şêx Seid’i eskerê Romêye teslim etmiş, katliam, sürgün, idam, tecavüz, soygun, kafa kesme, açlık ve yoksulluğun temellerini atmıştı. Yakalanan Şêx Seid ve birkaç yoldaşıydı. Fakat geride binlerce köylü eskerê Romênin insafsızlığına bırakılmıştı. Önderliksiz dönemin acısı aklına gelince hırçınlaşırdı.

Birgün ansızın MED TV ekranlarında İtalya ve Roma sözcüklerini duyunca rahatlamış. Keyiften ayağa kalkıp evdekilere tek tek sarılmış. ‘Oh be rahatladım’ demişti. Gerçekten de rahatlamıştı. Aylardı uyumuyordu. Bir ses, bir umut, bir direniş, bir sözcük duymak istiyordu. Hem de Amaralı’nın ağzından. İşte o gün gelmişti ve ‘Qasimê Gûlo artık bitti’ diye kendi kendisine söylenmişti. Daha çok umudun yükseldiği günlerden geçiyordu. Öfkesi, siniri, stresi geçmiş. Kürt’ün dünyaya açılan penceresi ile özgürlüğe daha çok yaklaştığına inanmıştı.

‘İster güneş saklambaç oynasın, ister hiç doğmasın’ deyip işine koyulmuştu. Hafta sonu dinlenmiş, Pazartesi sabahı erkenden işe koyulmuştu. Artık sabahları televizyon açıp bakma gereğini duymuyordu. ‘Amaralı güvendedir. O artık kendisini koruyabilecek açık alanlardadır’ derdi. Bekoları ve Qasimê Gûloları çabuk unutmuştu. ‘Onlara artık yem yok. Şimdi daha çok Amaralı zamanıdır. Dünya ile açıktan hesaplaşacak, sesimizi duyuracak, üstümüzdeki yılların birikmiş olan bu kara bulutları dağıtacak’ diye çevresindekilere söylenirdi.

Oysa ki uzak düşündüklerimiz bize çok yakındır. Yakını görmediğimiz için uzak ile sabahlanmışız. Sabah böyle doğdu batıp-doğan güneşin üstüne. Bulutlu olan sadece gün değildi. O yani Rindalyalı’nın ta kendisiydi. Rindalyalı da artık saklambaç gibi olmuştu. Yüzündeki tüm ışıklar bir anda sönmüştü Rindalyalı’nın. Yüzündeki ışıkların söndüğünü aynaya bakınca çok daha net görmüştü. Birden aynada yansıyan Qasimê Gûlo’yu gördü. Hem de tüm dişleriyle sırıtırcasına. İşte bize uzak olmayan o tarihi günü unutmak ne demektir diye yüzüne çarpmıştı. ‘Amaralı’ya sahip çıkmadık, O’nu karanlık ellere teslim ettik. Kendi elimizle kara deliğin içine bıraktık hem de 15 Şubat 1999’ta Kürt’ün üstüne karabasan gibi çöksün diye’.

Amed Surları ve Wan gölü olmalıydık Amaralı’nın etrafında. Sadece ateşten çember olmak yetmemişti onu korumaya. O’na çember olan ateşe su taşıyanlar da bizdik. Bizdendi, bizimle idi. Biz bizim olabilirsek Amaralı da bizim olur. Özgürleşen bizler Amaralı’ya yoldaş olur, onu özgürlüğün Newroz meydanlarında halklarla buluştururuz.