“Daiş 20. yüzyılın yenilmiş devrimlerinin kefaretidir.. Dünya devrimci hareketinin kapitalizme biatının kefaretidir. Bizihati, sizin liberalliğinizin kefaretidir.. Mesaj açık. Fransız devriminin temsil ettiği modern hikayeyi yıkıyor. Burjuva dünyanın şeceresini eline veriyor.. Hümanizmle yatıp, burjuvaziyle kalkanlar Daiş’i öğrendiklerinde iş, işten geçmiş olacak.. Sol ideolojik olarak Daiş'e yenilmiştir.. Türkiye’de protesto dışında Daiş'e ‘kışt’ diyebilen bir solun olmaması manidar değil mi.. Peki Kürtler olmasaydı bu gücü kimler durduracaktı.. Sol mu? Rojava savaşının Rojava’dan fazla bir savaş olduğunu anlamayanlara zaten söylenecek bir şey yok…" (Hikmet Acun)

Yazılarımı okuyanlar, konuşmalarımı dinleyenler başka kitaplara, yazarlara, hayatlara “borcumu" fark ederler. Bu ilişkilenme kopyala yapıştırın ötesinde “metinlerarasılık" ya da Karacaoğlan’ın “Kim var imiş biz burada yoğ iken" cümlesini içeren ama ötesine geçen bir zihin haritası ve yaşam biçimidir benim için. Çünkü bazı yazılar borçlandırır bizi; bazı yazılardan alacaklıyızdır. Hayat da böyledir, bazı hayatlara, sokaklara, dağlara, taşlara borcumuz vardır ki birkaç devrim yapsak dahi ödeyemeyiz! Ne zaman SuphiNejatParamazKızılbaş’ın babası/yoldaşı/arkadaşı Hikmet’in bir yazısıyla, cümlesiyle, imasıyla hatta iğnelemesiyle karşılaşsam “borçlanma" ve kendime o kavramların aynasında yeniden bakmayı hissederim. Katılmanın ya da katılmamanın ötesinde beni değişik kavram ve analiz kapılarından geçiren, politik-poetik “cevaplarımdan" şüphelendiren, zihnimin siyasal-teorik işleyişine “müdahale" eden kıymetli yazılardır bunlar. 

Girişe aldığım çok kısa ama üzerinde çok düşünüp çok uzun konuşmamız gereken alıntı bana Lacan’ın “Ölüler neden geriye döner" sorusuna verdiği, “Usulüne göre gömülmedikleri" için cevabını hatırlattı. Bana göre yapısal dert “yenilmiş, kapitalizme biat etmiş devrimlerin, devrimcilerin" ötesinde öldüğünü bildiği halde “ölmemiş gibi yapmanın" çürümüşlüğü ile doğrudan ilgilidir. Teorideki ve pratikteki bu “ölümü" kabullenmek ve yasını tutmak yerine, Afrikalı yerlilerin okla vurdukları can havliyle kaçan hayvanın arkasından söylediği, “Zavallı! Öldüğünün farkında değil!" cümlesindeki hali yeniden üretmek delilleri karartmaktır. “Yanlış hayat doğru yaşanmaz" cümlesinden el alarak söylersem, devrimci olmayan hayatlardan devrimci projeler çıkmaz. Klişe haline getirilen “küllerinden doğmanın" mümkün olması başka bir tercihi zorunlu kılıyor. Öldükten sonra da, kapitalizmin tersine yarışmak için öncelikle bu dünya tarihsel ve yerel “ölüyü" usulüne göre kaldırmak ve yasını tutmak gerekiyor.

Delillere bakarak söylersek bu bir evcilleşme hikayesidir… 12 Eylül 1980 öncesinde koşturarak evden, okuldan, devletten kaçarak devrime koşup kayıtlananların, 12 Eylül sonrasında, anında ya da zaman içinde devlete, eve, özel mülkiyete dönüp kesin veya geçici kayıt yaptıranların hazin hikayesidir bu. Karşı çıktığımız şeylere benzemenin ötesinde karşı çıkılan her şeyin kendisi olmanın hikayesidir bu… Hal böyle olunca, “evcilleşenlerin, asimile olanların IŞİD ile ya da kapitalizmin neden ve sonuçlarıyla mücadeleyi devletlerin ve cümlelerinin arkasına sığınarak sığ bir “insanlık", “hümanizm" edebiyatını çözüm olarak görmeleri ve bunu “modernizm" kutsamalarıyla ilişkilendirmeleri “zamanın ruhuna" uygundur. 

Bize lazım olan ise bunun dışında bir kurguya sahip olanların kurdukları ve kuracakları cümlelerin ve pratiklerin orta ve uzun erimde kurucu nitelik taşıyacağıdır. Kapitalistlerin emperyalist pazar yerlerinde olup bitenlerden sonra çıkardıkları gürültülerden sürekli irkilmek ya da zalimlerin seslerine kulak verip üniter ulus devletlere teslim olmak yerine nerede olursa olsun devrimin gürültüsüne ve ayak seslerine kulak vermek yeniden doğmak ve doğanlara eklemlenmek için şart.