ALİ ÖZŞERİK ZÜRİH Birleşmiş Milletler (BM), Suudi gazeteci Cemal Kaşıkçı’nın öldürülmesinden sonra Suudi Arabistan’ın başkenti Riyad’da 23-25 ​​Ekim’de düzenlenecek ‘Çöldeki Davos’ olarak tanımlanan ‘Geleceğin Yatırım Girişimi Konferansı’na (FII) iş çevrelerinin katılmamamasını memnuniyetle karşıladı. BM Çalışma Grubu ve İnsan Hakları Çalışma Grubu’na başkanlık eden Dante Pesce, konferanstan çekilme kararlarının şirketlerin güçlerini, insan hakları kaygısı doğrultusunda kullanabileceğini gösterdiğini belirtti. İş dünyasının, faaliyet gösterdikleri her yerde, sivil hakların ve alanlarının korunmasına güçlü ilgi göstermesini isteyen Pesce devamla şu ifadeleri kullandı: “Çünkü bu, gazetecilere ve insan hakları savunucularına yönelik insan hakları ihlallerini etkili bir şekilde önleyebilir. Onların özgürce konuşabildikleri bir ortam yaratır. Aynı zamanda, bu yılın Birleşmiş Milletler İş Forumu’nun da ana teması. Birleşmiş Milletler İş ve İnsan Hakları -Yol Gösterici İlkeleri doğrultusunda insan haklarına yönelik kurumsal saygınlık için sivil alanın kritik önemine odaklanmak olacaktır.” Suudi Arabistan’ın İstanbul Başkonsolosluğu’ndaki Kaşıkçı cinayetinden sonra BM İnsan Hakları Yüksek Komiserliği, Suudi Arabistan ve Türkiye hükümetlerini hızlı, kapsamlı, etkili, tarafsız ve şeffaf bir soruşturma başlatmaya çağırmıştı. BM’nin temel konusu olmak durumunda BM’nin insan hakları alanlarında iş çevrelerinin gücünü kullanması ve ihlallere neden olan ülkelere karşı yaptırım uygulanmasının, insan haklarının geliştirilmesine büyük katkı sağladığı açıklaması elbette doğru bir adım. Fakat BM’ye hakim büyük güçlerin iş çevrelerini kendi politikalarına göre yönlendirmesi de büyük bir handikap oluşturuyor. Örneğin Kaşıkçı cinayetinde gösterilen tepkinin, yüzlerce insan hakkı ihlalinin yaşanan diğer ülkelere gösterilmemesi, tepkinin ilkesel duruşu olmayan devletlerin kendi utançlarını cilalamak için göstermeleri de BM’nin temel konusu olmak durumundadır. Türkiye’den neden kimse çekilmiyor? Suudi Arabistan, Kaşıkçı cinayeti öncesi de insan hakları ihlallerinin en fazla yaşandığı ülkelerden biriydi. Cinayetin işlendiği ülke ise Türkiye. BM İnsan Hakları raporlarına da yansıdığı gibi savaş suçu işleyen, sivilleri, Kürt yerleşim alanlarını bombalayan, gazetecileri ve aydınları tutuklayan, demokrasiyi ve imzaladığı uluslararası anlaşmaları rafa kaldıran bir ülke konumunda. Türkiye’de iş yapan Avrupalı, Amerikalı hiçbir iş çevresi, bu ülkede insan hakları ihlal ediliyor diye geri çekilmedi. Türkiye’ye tek bir uyarı yapmadı. Mevcut durumdan Türkiye pazarında çekilenler bile ekonomik krizden en az zararla kaçmak isteyenlerden oluşuyor. Ne yazık ki büyük sermaye, büyük devletler istemedikçe hiçbir pazarı insan hakları ihlallerinden dolayı terk etmiyor. Sermaye üzerinde hükümetlerin baskısı ve kararı olmadan bu çevrelerin insan hakları ihlallerinden dolayı bir ülkeye yaptırım yapmaları imkansız gibi gözüküyor. Yaptırımlar Kaşıkçı’yla başlamadı BM’nin övgüyle söz ettiği iş çevrelerinin kararlarının arkasında bile hükümetlerinin kararları bulunuyor. Eğer öyle olmasaydı Suudi Arabistan’a yaptırımların Kaşıkçı cinayeti sonrası değil öncesinden başlaması gerekirdi. ABD’li kimi şirketlerin ve ABD hükümetinin Türkiye’de yüzlerce işverenin, siyasetçinin, seçilmiş milletvekili ve belediye başkanları, aydın, gazeteci, din insanlarının tutuklarken Türkiye’ye hiçbir yaptırımdan söz etmemesi ama Papaz Andrew Brunson’un tutuklanmasıyla bu ülkeye karşı iş çevrelerini harekete geçirmesi de benzer bir örnek oluşturuyor.