Avreş Jiyan
Aile faktörünü toplumsal sorunlardan bağımsız ele almak bugüne dek yapılmış en büyük hataydı. Toplumun en küçük birimi olarak tabir edilen ailenin, toplumsal bir realite olarak birey psikolojisi üzerinde ne denli etkili olduğunu analizimiz derinleştikçe anlayabileceğiz. Neolitiğin Komünal (ortak üretim ve tüketim) klanlarının paylaşım, adil tüketim ve özgür yaşam biçimlenmesinden çok sonraları gelişen uygarlık biçimlerinin hemen hepsinde bireyi, aileyi ve toplumu şematize etme, maddeci bir yaklaşımla numaralandırma, fişleme ve sıraya sokma olarak bilinen süreçlerin tümünün altında yatan nedenlerin, denetimde tutup yönetme arzusu ve sınırsız kazanabilme istemi olduğunu artık birçoğumuz biliyoruz.
Toplumun en alt katmanlarından başlayıp hiyerarşik bir yol izleyerek gelişen meslek kategorileri, bu eksende ayrışan iş gücü ve örgütlülüğü, bunların yanında bir de uzmanlaşma ve katı şematik birey rolleri bu durumu bize açıklar. Toplumsal psikolojinin morfolojik gücü olan bu şematik olgular (asker, polis, öretmen, iş insanı, örenci, ev kadını, iş kadını v.s) bireyin konfüzyon (patolojik düzeyde zihin bulanıklığı) yani ruhsal karmaşasının da ana nedenini oluşturmaktadır. İndirgemeci ve baskıcı yollarla hizaya getiren, bireylerin psikolojik alt benliklerinde (bilinçaltı) arada bir oluşan psikoz (ağır derecede duygu ve düşünce bozukluğu) ve hezeyanların ana nedenlerinden birinin de Neolitik tarım topluluklarından genetik ve ırksal olarak bize geçip bilinçaltına ötelenmiş özgürlük arayışı ile kişiyi uzmanlaştırma ve denetim altında tutma biçimindeki psikolojik şartlanmalar yoluyla oluşan Nevrotik (duygu durum bozukluğu) yozlaşma, yabancılaşma ve asimilasyon (özümleme) süreçleriyle ehlileştirme çabasında olan uygarlık çelişkileri ve çatışmaları olduğunu iddia etmek pek de zor olmasa gerek. Toplumsal gerçeklik ile kurgusal toplumun ortasında kalmış aile, başkalaşım ve toplumsal diyalektiğe yabancılaşma süreçleriyle yeni dünya düzeninin imgelem (zihinsel tasarım) motor gücü olarak rol oynayacaktır. Sözünü ettiğimiz imgelem gücü, uygarlığın kurguladığı tüm fantastik hayaller ve zihinsel biçimlendirme yetisidir. Bu etkinlik elbette toplumda kolon görevi gören aile kurumu üzerinden inşa edilecektir. Toplumu oluşturan aileler bütünü, aynı zamanda uygarlık değirmenine su taşıma göreviyle yetiştirilip uygarlığa kazandırılacak bireylerin de denetiminden mükellef olacaktır.
Kurgu toplumunun biçimsel yapısı
Topluma kazandırılan bireylerin uygarlık eğitim ve şartlandırmalarıyla doğaya ve yaşam diyalektiğine (karşıtlıkları kullanarak akıl yürütme biçimi) yabancılaşan düşünce sistemlerinin psikolojik algı biçemlerine olan etkisini düşünürsek buna yol açan bireyi ele geçirme, yönetme, istemsiz kılma ve öz benlik bilincinden yoksun bırakma v.b müdahaleler olduğu hemen görülecektir. Aile burada kurgu toplumunun bir parçası olarak sistemsel organizasyonlara bireyler kazandırmanın bir aracı olarak işlev görür. Daha doğrusu Kapitalist Uygarlığın her alanda olan sömürü sistemlerinin birincil sömürüleni konumundadır.
Kurgu toplumunun morfolojik (biçimsel) yapısı tarih öncesi komünal toplumların biçimsel yapısından o denli farklıdır ki bu farklılık kendini ailelerden oluşan bir soy isim ve kan bağından ibaret sülaleler şeklinde toplumsal parçalanmışlık olarak ele verir. Bu durumda ailelerden oluşan katı ve basit bir alt topluluk hüküm sürer. Bu kan bağı şeklinde gelişen topluluk, kendi çıkarlarını toplum çıkarlarından önce görür ve basit bir algı sistemine sahiptir. O kadar küçük düşünür ki tüm dünyasal sorunlar onun aileler birliğinden ibaret gibidir. Ulusal ve küresel çapta hiçbir çelişki umurunda olmaz. Kendi soy isim ve sülale bağlarıyla gurur duyar. Öncesinde sülale birliktelikleriyle oluşmuş olan daha geniş bir toplum tabakasını oluşturan aşiret yapıları, genel itibarı ile toplumda en çok hükmü geçen, yasa yapıcı ve bağlayıcı bir konumu teşkil ederdi. Tabi ki sözü edilen uygarlık sistemi, sonradan tarihte özgür topluluklar olarak yaşamış bu aşiret yapılarının özgür iradelerini kırarak onları kendi kurgu toplumunun bir parçası haline getirmiştir.
Parçalı bir toplum öngörüsü daha kolay yönetebilme arzusundan kaynaklanır. Bu noktada bütünsel, istemsel (irade) yapıcı ve gelişmeye açık bir toplum yapısından söz etmek olanaksızdır. Aile kurumu olarak bilinen ve sosyalist ideolojinin devletin prototipi diye geçiştirdiği bireyler bütününü toplumun en alt katmanlarından başlamak üzere ruhsal ve algısal bir süreç analizinden geçirmek olanaklar dâhilindedir.
Freud: İnsan, kendisine ölümsüz bir ruh bağışladı
Uygarlıkçı düşünce ve organizasyon, tüm insanlığı maddeci ve mekanist (hareket yasası) bir algı sistemiyle ayrıştırır. Dünyanın ve yaşamın birbirinden ayrı ve bağımsız parçalar halinde oluştuğu fikrini savunur. Bu doğrultuda tüm toplum tabakalarının birbirinden kopuk var olması gerektiğini var sayar. Dolayısıyla maddeci bir yaklaşımla mantığın önüne aldığı zekâ unsurunu kendi sistemsel çıkarlarını savunan bir araç olarak kullanır. İnsanlık uygarlık ile beraber hümanist mantığı bir kenara bırakarak, materyalist ve pozitivist (maddecilik-olguculuk) zekâyı geliştirerek yaşam diyalektiğine iyice yabancılaşmıştır. Bu yabancılaşma doğaya, hayvanlara ve kendi hemcinsine karşı amansız bir egoizmi ve duyarsızlığı beraberinde getirmiştir. Freud bu durumu şöyle tanımlıyor:
"İnsan uygarlığın gelişim süreci içinde çevresindeki hayvanları egemenliği altına alarak onların efendisi aşamasına yükselmiştir. Ama bu egemenlikle yetinmeyerek, kendisiyle hayvanlar arasına bir uçurum açtı, hayvanlarda da bir aklın bulunduğunu yadsıdı, kendisine ölümsüz bir ruh bağışladı, hayvanlar dünyasıyla birlik ve beraberlik bağının kopup parçalanmasına yol açan bir savı öne sürerek tanrısal bir soydan geldiği görüşünü benimsedi. Bu büyüklenmeye küçük çocuklarda ve ilkel insanlarda rastlanmayışı dikkate değer bir noktadır; söz konusu büyüklenme, uygarlık tarihinde daha sonralara rastlayan iddialı bir gelişim sürecinin sonucudur. İlkel insan soyunu bir hayvan ataya dayandırmakta yüz kızartıcı bir durum görmemiştir. Bu eski düşünüş tarzının çökeltisi diye bakılacak mitlerde, tanrıların hayvan kılığında tasarlandığına tanık oluruz. İlk çağların sanatı, tanrıları hayvan başlarıyla donatmıştır. Çocuklar da kendi insan varlıklarıyla hayvanlar arasında bir ayrıma gitmez, masallarda düşünen ve konuşan hayvanların boy göstermesini hiç de hayretle karşılamaz. Kendisinden korkup çekindiği babasının yerine pekâlâ bir köpeği ya da bir atı geçirebilir ve bunu yapmakla asla babasını aşağılamak gibi bir amaç gütmez. Ancak erişkinlik dönemine ayak bastığı zaman hayvanlara öylesine yabancılaşır ki insan soydaşlarını aşağılayacak oldu mu hayvan isimlerine bile başvurmaktan geri kalmaz.”
Freud bu tanımlamalarda çocuk ile yetişkin algı sistemlerini çözümlemiştir. Ayrıca ayrılıkçı ve maddeci görüşün zekâ çılgınlığının nasıl da doğa diyalektiğine yabancılaştığını gözler önüne sermiştir. Laboratuvar ve klinik yöntemler olarak bilinen akademik psikolojinin kıyısından bile geçemediği tarihsel, toplumsal değerlendirmeler ışığında bireyin uygarlıkla olan ilişkisine dikkati yoğunlaştıran Freud, Eric Froom ve Jung gibi psikologların insanı, toplumu ve uygarlığın toplum üzerindeki etki seyrini ele alma biçimleri oldukça ilgi çekicidir. Özellikle psikanaliz (ruh bilimi) yöntemlerindeki derinleşmesi ve gerçekçi arayışıyla Freud, toplumun psikolojik derinlerinde saklı olan mistik değerlerin uygarlık ve kurgu sistemleriyle olan bağlarını fark etmiştir. Bu değerlendirmesinde Freud çocuklar nezdinde, geçmiş Neolitik Çağlara ait sembollerle, sonradan gelişen uygarlık manipülasyonlarının (yönlendirme) akla, mantığa bürüme ve egemenlik kurma çabalarının ayırtına vararak, yeterli görülmese de bu konu üzerine eğilmiştir.
Baba faktörüne erkek egemen organizasyonun iktidar unsuru olarak tanrısal bir kutsiyet atfedildiğinden, çocukluktan yetişkinliğe doğru ataerkil toplum yapısının materyalist akılcılık ve pozitivist değer yargılarıyla müthiş spekülatif ve yanılsama (kurgusal-ilizyon) yöntemleriyle bireyin doğanın diyalektik işleyişine sırt çevirmesine sebep olduğundan söz etmektedir. Bu noktadan itibaren metafiziğin, (fizik ötesi) mitoloji ve söylencelerin en çarpıcı propagandasal etkilerinin çocukluktan beri devrede olup kişi psikolojik yapısının en alt katmanlarına kadar etkide bulunduğunu söylemek zor değildir. Uygarlık organizasyonunun en şaşırtıcı tarafı ise din ve mitlerle bireyin bilinç yapısını hızla dönüştürebilmesidir. Kurgu ve mitolojilerdeki tüm imgeler bilinçli seçilmiş gibi birey ve toplumu uygarlık sistematiğinin düşünce ve algılama biçimine entegre (bütünleşme) eder. Artık birey, toplum ve hayatın gerçeklik kavramlarını bir tarafa bırakalım, kendini dahi tanıyamayacak; öz benliğinden uzaklaşmış, önceden onaylanmış bir algı ve düşünce yapısına sahip, ne olduğu bilinmeyen bir sömürü aracına dönüşecektir. Bu eksende gelişen aile yapıları toplumsal yozlaşmaların ve gerilemelerin temel, dinamik motor görevini görecektir.
Ataerkil aile ve toplum sahnesinde birey
Aile kurumunun erkek egemen (ataerkil) zihniyetiyle büyütülüp yine ata erk toplum motifleriyle donatılan bireyin düşünsel, ruhsal algı, hissediş ve duyumsama sistematiğinde, yaşamda; kendine, hem cinsine, karşı cinse ve evrensel diyalektiğe yabancılaşma insanın evrimsel süreçlerinde hiç bu kadar doruk noktaya ulaşmamıştır. Yaşamın hiçbir döneminde, erkek tanrılarla kıyaslanacak denli yüceltilmemiş hiçbir evrimsel sürecin büyük mirasları ve birikimleri bu denli aşağı çekilmemiştir. Erkek ve kadın karşıtlığının biyolojik (yaşam bilimi) etnolojik (ırk bilimi) ve sosyolojik (toplum bilimi) analizi, tarihsel bir takım farklılık ve evrilmelerin, gücün, şiddetin ve sinsi taktiklerin etkisiyle sonrasında 6 ile 7 bin yıl sürecek ataerkil bir dönemin ilk tohumlarını attığını bize göstermektedir. Fakat Paleolitik (yontma taş devri) ve Mezolitik (orta taş devri) birikim ve mirasının tecrübeleri üzerinde inşa edilen Neolitik (taş devrinin sonu) paradigmasının (değerler bütünü) doğurduğu anaerkil kültü ve majik (büyüsel) tanrıça kutsiyetinin aslında ataerkil çok tanrılı dinlerin de doğmasına kaynaklık ettiğini görmezden gelemeyeceğiz. Bir bakıma erkek egemen ata kültü ve Neolitik anaerkil karşıtlığı ve uzlaşmaz zıtlığının (antogonizm) bir sonucu olarak doğmuş, yine tanrıcı teorilerini anaerkil Neolitik dönemin kadın tanrıçalarının karşıtı olarak yeniden üretime (reprodüksiyon) geçirip yaşamın düalist (ikicilik) realitesinin bilimsel gerçekliğini de kanıtlamış bulunmaktadır.
Neolitik-Komün veya Neolitik-Komünal topluluklar dönemi olarak adlandırılan ve üretim araçlarının herkes tarafından paylaşıldığı mal, mülkiyet, özel olmak kavramlarının ve dil şematiğinin bulunmadığı anaerkil dönemin mutlu, özgür, eşit ve sınıfsız geçtiğini bilmekle beraber yaratılan majik, tinsel ve mistik tanrıça değerlerinin yine ileriki erkek egemen ata kültü tanrılarının yaratılmasına hizmet ettiğini bir kez daha tekrarlamayı uygun görüyoruz. Dolayısıyla ana tanrıçaların iyilik dolu özgürlük ve eşitlikçi tarafları ilkin belirgin olsa da tarihsel ve toplumsal zaman aralıklarının süzgecine vurduğumuzda kendi tam karşıtı olan ve en sonunda erkek egemen bir dönemi başlatacak ve erkek tanrıcılığının gazabına uğramanın imkânlarını erkeğe sunacaktır.
Tanrıcılık paradigmasını (değerler bütünü) oluşturan ve majik- mitolojik (büyüsel-söylence bilimi) propaganda dilini ele geçiren erkek, sonrasında tüm diğer güç öğelerini kullanarak yaşamın birçok alanında yenilgiye uğrattığı anaerkil dönemin tüm değerlerini yok edecek, bin yılların intikamını kadını köleden beter bir duruma düşürerek alacaktır. Neolitik değerlerin zıt kopyacılığı ve yeniden üreticiliği olarak hızla büyüyen erkek egemen ata kültünün oluşturduğu aile ve toplum düzeninde kadına dair ne varsa tarihin derinliklerine itilecektir. Kadın burada metalaştırılarak hissiz, cansız bir varlık gibi aile dışında süregiden yaşam alanlarından dışlanacaktır. Kadın Neolitik dönemin aşk, iyilik, sevgi, merhamet, şefkat kavramlarıyla özdeşleşirken ataerkil dönemde kadın bir tatmin metasına, sevgi ve aşkın esirgenmesi gereken gerici evlilikler yoluyla çocuk yapma öğesi olarak tanınmaz bir objeye dönüşecektir. Doğuran, büyüten ve gelişimin birincil kaynağı olan analık vasfının değişmez, değiştirilemez biyolojik değer fonksiyonlarını ata kültü ile çarpık, çelişik bir yanılgılar dehlizine itip, kara propagandalarla bu sosyolojik ve biyolojik özellikleri yok sayarak dejenerasyona (yabancılaşmaya) uğratan egemen erkek uygarlık sistemi, bireyin ontogonez (özyaşam) ve filogonez (soyyaşam) gibi evrimsel biçimlenmesinde ifadesi güç tahribatlara yol açtığını vurgulamamız yerinde olacaktır. Ontogenez yani öz yaşam, bireyin tüm gizli ve açık özellikleri ile duygusal bedensel ve ruhsal değerler bütününün gelişimidir.
Filogonez yani soy yaşam ise bireyin, aile ve akrabasını kan bağı ile birbirine bağlayan birinci derecede ana-baba ve çocuklarından oluşmaktadır. Kadına ve anaya biçtiği rolleri, tüm değişmez biyolojik ve doğasal ana-çocuk değerler bütününü kendi sistem çıkarları gereği geriletmeye, yozlaştırmaya, özünden boşaltmaya çabalayan erkek uygarlığı, çocuğun ana ile olan biyolojik bağlarını da zedelemektedir. Çocuğa ilk doğduğu andan itibaren öğretilen erkek ata kültü değerler bütünü, erkek çocuklarda kadın ve anaya yaklaşım motiflerini de belirlemektedir. Bu öğretilerde ana sadece doğuran ve fiziksel açıdan büyütendir. Anaya fiziksel bir çocuk bağımlılığı dışında aşk, sevgi ve kutsal manevi değerler beslemenin, yani anaya bedensel bağlılık dışında duygusal olarak bağlanmanın erkeği zayıflatan, onu tanrısal gücünden yoksun bırakan, erkeğin utanç kaynağı olarak öğretilir. Ana öğesi dışında tüm kadınlara karşı gösterilen bu tepki, aşk ve gönül işlerinde ‘kadın fazla sevilmemeli, kadına fazla değer verilmemeli, kadın yerini bilmeli ve ona duygusal yönden bağlanmamalı’ vb. kadın erkek karşıtlığı üzerinden vurgulanan teoriler üretilir. Artık ana ve kadın faktörü güvenilmez, sevilmez, bağlanılmaz, değer atfedilmez yabancı varlıklar olarak uygarlık organizasyonunun en affedilmez öğeleri durumuna düşürülecektir. Bu yanılsama (illüzyon) ve takılıp kalma (fiksasyon) durumuyla yüzleşen çocukta gelişen iki zıt düşüncenin (erkek değerler -kadın değerler) etkisi, ilk bakışta çocuk erkeklik retoriği (söz sanatı) ile büyülenmiş olarak gözükse de aslında olayın pek öyle gelişmediğini, çocuğun toplumun değer yargılarıyla ötelediği analık özlemi ile şefkat ve sevgisi ile bilinçdışı olayları olarak yaşamın her anında bir çatışma ve kargaşa içinde olduğunu rahatlıkla görebiliriz.
Erkek uygarlık paradigması ve öğretileri her ne kadar analık değerini çocuğun bilinç yapısında karartsa da çocuk ileriki yetişkinlik yıllarında bu duygusal yoksunluğu özgüven eksikliği, başarısızlık ve utanç durumları ile sınayarak her zaman, her anında duyumsayacaktır. Uygarlığın aklileştirme ve rasyonelliğe bürüme çabalarının ana duygusunu asla değiştiremeyeceği, sadece kendi gerçeklerinden yoksun, kendi öz yaşamına yabancılaşmış tüm bunların sonucu sapkın ve saldırgan bir erkek toplumu yaratmanın ötesine gidemeyecektir.
Bireyin toplum içindeki yerini bu eksende analiz etmemiz mümkündür. Yaşam diyalektiğinin ve tüm değer bileşimlerinin (sentez) sürekli evrimleşmeye yatkın işleyişi, toplumsal ve bireysel tüm zorlamalara tüm kurgusal biçimlendirmelere rağmen varoluşsal gelişim, değişim ve evirilme etkinliğini sürdürecektir. İnsanlığın bu evrensel değişim ve evrimleşme değerleri içindeki görevlerine müdahalede bulunmak, rasyonel evrimleşme sürecini etkilemez. Bu ilerleme diyalektiğine ayak uyduramama, sendeleme ve gerilemekten başka işe yaramaz. İnsanın zamansal ve doğasal döngü içinde evrimleşme sürecine zorlama ile etkide bulunan erkek egemen ataerkil uygarlık paradigması, (değerler bütünü) insanın bilişsel ve ruhsal gelişimini durdurmakla kalmayıp aynı zamanda insanlık tarihinde hiçbir dönemle özdeşleşmeyen tüm yaşam değerlerine ve bileşimlerine aykırı, tehlikeli bir geriletmenin de özünü oluşturacaktır.
* Gelecek bölümde Uygarlık organizasyonlarının kazanma yöntemleri üzerinde duracağız.