Yeni yıla girerken sakin bir kentte sabahı selamlarken düşünüyorum. Ölüm ve açlığın, yıkımın, korkunun kol gezmediği sokaklarda yürümek, eminim ki hepimizin rüyasıdır. Ama öyle bir kent sanırım yok ve belki de hiç olmayacak. Namlular her gün yeni çocukları öldürecek, insanlar durmadan oradan oraya sürülecek ve onaramadıkları ruhlarına hep yeniden ve yeniden neşter atılacak, yaraları daha da derinleşecek. Yaralar derinleştikçe birbirine yabancılaşacak insanlar.

Son günlerde dünyaya bakıyorum da aklım duruyor adeta. Dünya gerçekten de böyle bir yer miydi? Böyle bir dünyanın döngüsü içinde nereye baksam kanayan yaraların görüntüsü. Daha ne kadar sürecek bu cehennem görüntüleri? İçimdeki umut kırıntılarını yok ediyor ölümler.

Her yeni yılda umut, sevgi, barış, dostluk mesajları da artık anlamını yitiriyor. Acaba Tanrı’nın laneti mi bu coğrafya diye bir düşünce geçiyor aklımdan. Tanrı ya da Tanrılar acaba sınıyor mu bizi? Oysa biz; Uz ülkesinde yaşayan ve Tanrının bin bir türlü sınamasından geçen Eyüp değiliz. İki yüz yıldır kanın aktığı ve bir türlü durmak bilmediği bir coğrafyanın ortasında Travmatik ruhlarımızla neyi ve kimi beklediğimizi de bilmiyoruz. 

Acaba Sanayi Devrimini gerçekleştirmek ve ulus devlet yaratmak için bunca kan dökmeye gerek var mıydı? Yoksa bu trajedi Batı’nın yıllarca Barbarlar geliyor dediği Osmanlı’dan ve onun yurdu olarak belledikleri topraklardan aldıkları intikam mı? 

Geçen yılı geride bırakırken Ermeni Soykırımının yüzüncü yılında yüzleşme beklerken yeni bir kıyımla, yıkımla karşı karşıya kaldık. Bu ruh nedense hiç ölmüyor. Eminim; "Göze göz, dişe diş!" yasasının formatlandığı ruhlar arasında yaşamak ve ona benzememek için çabalamak da hepimizin ruhunu yeterince yormuştur.

Ama tüm bu olan - bitene rağmen öyle sanıyorum ki hiçbirimiz bu yazgıdan kaçamayacağız. Bilirsiniz yetişkinlerle karşılaştırıldıklarında en çok çocuklar yurtsuzdur ve ne yazık ki geçen her saniyede çocuk yurtsuzların sayısı hep artıyor. Böyle bir dünyada en zor şey de çocuk olmak. Esir çocuk, terörist çocuk… Ölü çocuk!

Böyle bir ortamda Sadabat Paktı ile daha önce sınırlarını güvence altına alan Türkiye, Irak, İran’daki Kürt Özgürlük Hareketlerinin önünde farklı seçenekler var artık. En azından yeni gelişen politik iklim Kürt halkının belli bir statü elde etmesi için bu seçenekleri daha güçlü kılıyor. Elbette bu seçeneklerin içinde Bağımsız Birleşik Kürdistan yok. Ama bunun yerine, bağımsız, otonomiye dayalı federal sistem ve Suriye Kürtleri için ise Kanton sistemi var. Bu iklim elbette Sadabat Paktı'nın çöküşü aynı zamanda. 

Bu tablonun yanında çok daha iç karartıcı bir yan daha var o da üçüncü dünya harbi! Gerçi adı daha konmamış bu harp fiili olarak zaten başlamış durumda. Öyle gözüküyor ki daha yoğunlaşacak bu harbin fitilini de Türkiye ateşleyecek gibi, iki yüz yıldır ulus devlet ve sanayi devrimi yapmak için çabalayan ve halkları yok sayan bu zihniyet sürekli öldürüyor. Öldürdükçe kendisi de ölen bu canavarın daha nereye kadar gideceğini söylemek ise çok zor. 

Öyle sanırım ki tek çıkış bu zihniyetin ve erk anlayışının köklerinden koparılması ve onun yerine insancıl, adalet, eşitlik ve özgürlüklerin geniş olduğu yeni bir erk ve zihniyet anlayışının kurulması. 

Unutmayalım ki ille de sanayi devrimi yapmak ve bir ulus devlet kurmak gerekli değildir. Bunların dışında da seçenekler var ve bizler artık "Eyüp" olmak istemiyoruz, sokaklarda ölmüş çocuk bedenleri de görmek istemiyoruz. "Göze göz, dişe diş" ile kimsenin bizi öldürmesini de istemiyoruz. Hastanelerin, okulların kışlaya dönüştürülmesini, sivillerin, çocukların öldürülmesini ise savaş suçu olarak görüyoruz.