“Her siyasi parti, 

kendi yalanını yutarken ölür.”

John Arbuthnot


Yalan söylemek bir çıkmaza sarılmanın son adımı olabilir mi? Öyle ki son adım ilk adımın çevikliğinde aranan erkin kazanılmayan deneyimlerinde saklı bir alışkanlıktır. Her alışkanlık, bir diğer yalanın yenilenmesine katkının ara adımıdır. İnsan eskiden kalma alışkanlıklarını, yeniye rağmen koruyorsa, çıkmazların boğumunda, üretemez, yenilenemez bir durumda demektir. İlginç bir siyaset propagandası olarak, kalabalıkların galyanına gelen parti genel başkanları ya da bilinmez, parti genel başkanlarının galyanına gelen kalabalık kitleler, neyin doğru, neyin yanlış olduğunu bilecek durumda mıdır, bilinmez? Bilinen tek doğru, alışkanlıkların meydanlarda söze varan suskularda hayat bulunmasına inanılmasıdır. 

***

Herkes bir şeylere inanarak değil, beklenti içine girerek, istemlerini kurulan cümlelerde, dinlemesidir. Dinliyor, alkışlıyoruz çılgınca... Konuşan da çılgın, dinleyen de çılgın olunca yapılan siyaset de çılgınca oluyor. Ve toplumsal çılgınlık, bir çağın heba olmasına vesile oluyor. Bunun farkında olan siyasetçi, yalan üstüne yalan atmaktan korkmuyor. Alışılmış durumların deliliği, bir yaşam tarzı olarak hesaplanıyor ve meydanlar o hesapların çevirisi ile hipnoz ediliyor. Üç defa tekrarlatılan istemler; “söz vermek”, “yapacağım”, “vereceğim” “ben” olgusu, bir çıkmaz kibir olarak, halkı enayi yerine koymaktan korkmamanın yobazlığıdır. Yanlışlardan korkmayan siyasetçi, doğru hiçbir işe girişemez... Bizde öyle değil, korkusuzluk bir diğerin yoksulluğu ve sinmesi olarak, inanılan şey: “işini bilen” metaforundan emin olan anlayıştır... “İşini bilseydin sen de adam olurdun” sözü, “gemicikler”, “çerez parası”, “saray”ların vb. oluşumuna önayak olan düşüncenin belleklere şırınga edilmesidir. Vaatler ülkesinde, partilerin güdümünde olan bu durum, yanlış bir mücadelenin sonucu olarak yanlışa varan betondan yalanlar üreten, liderlerle doludur. 

***

Oysa verilen tüm vaatler, bir partinin işi olarak yapması gereken şeylerdir. Doğal olarak, bir siyasi parti bir ülkeyi yönetmeye aday olmuşsa, o verilen vaatler lütuf değil, mecburen hayata geçirilmesi gereken işler olarak görmek, toplumsal siyasetin gereğidir. Gel gör ki durum pek de öyle görünmüyor... Beton yollar, beton binalar, beton camiler, betondan insanlara kavrulmuş bir gelecekten başka bir vaat vermiyor. Yaptım dediği şey, betondan başka bir şey değilse, işitilen söz, bir geleceği yok ediyor demektir. Bilinç de betonlaşıyorsa bir ülkede, o ülke pişti olmuş demektir.

***

Yalanlar üreten tek ülke Türkiye’dir. Kurulan her cümlenin sonunda ortaya çıkan bu kibirli ve acayip propaganda, insanların inanma duygularını alt üst etmiş durumda görünüyor. Her söylenene inananlar öylesine bir siyasetçi ahlakı yaratmış ki her defasında aynı nutukları görmek, her seçim arifesinde tekrardan öteye gitmiyor. Halkın nabzına göre siyasetini şekillendiren siyasetçi, kirli bir sayaset ortamının kalıcı olmasına oldukça özen gösteriyor. “Bana, bana, daha daha bana” söylemleri oy devşirmekten başka bir şeyi ifade etmiyor. 

***

İnsani hiçbir programı olmayan, insana yatırım yapmayan, insani değerlerden söz açmayan siyaset, çıkarların boy boy havalandığı bir balondan başka bir şey değildir. Zorunluklarını, görevlerini; “ben yaptım, siz yapmadınız, yapamazsınız” sözünde ifade eden siyaset, o yaptıklarının kaymağından vazgeçemiyor demektir. Oysa siyaset, birlikte yapılınca, sorumluluk kabul eder. Doğru budur derken, birlikte yapılmayan siyaset, kör ve renksiz siyasettir. 7 Haziran’ın, doğrunun ilk adımı olması dileğiyle, çok renkli, bol hayalli olmasını dileyerek HDP’yi şimdiden yürekten kutluyoruz.