
M. ZAHİT EKİNCİ / HAMBURG
Anayasa değişikliği referandumu için yurtdışında oy kullanma süreci devam ediyor. Almanya’nın en önemli kentlerinden biri olan Hamburg’da yurttaşlarla referandumu konuştuk.
Birçok kişi, adını vermek istemiyor. Sebebi malum: “Memlekete gidersem başıma bir şey olur” korkusu. İsminin yalnızca Gökhan olarak yazılmasını isteyen bir genç bunu, “‘Edison yaşasaydı ampülü icat etmezdi’ dedi diye Atilla Taş’ı kodese tıkan anlayış bize neler yapmaz ki” diyerek gerekçelendiriyordu. Konuşmak istediğimiz birçok insan da elimizde fotoğraf makinesini görür görmez yanımızdan uzaklaştı.
Bu ahvâle rağmen konuşmak, içini dökmek isteyenler de var elbette. Bunlardan ikisi, bir kafede koyu sohbete dalmışken yanlarına yanaştığımız Süleyman Gündoğdu ve Mehmet Budancamanak.
Soykırımdan bugüne...
Süleyman Gündoğdu ve Mehmet Budancamanak
Süleyman Gündoğdu, Dersimli. Daha çok “Pîro” olarak tanınıyor. Almanya’ya 1984’te işçi olarak gelmiş ve fındık-fıstık fabrikasında çalışmış. “Ama” diyor, “Hayatım fındık-fıstık tadında olmadı.” Çocukluğu da annesinden Ermenilerin başına gelenleri dinleyerek geçmiş: “Şu anda 102 yaşında ve İstanbul’da kalıyor. Çoğu zaman konuşmak istemezdi, halen de suskun. Ermenilere ait kilisenin yıkılıp taşlarından okul yapıldığına şahit oldum. Annem, hep Ermeni üç kızın hikâyesini anlatırdı. Anne babasını kaybeden bu üç kız, saklandıkları ormandan her gece kilise kapısına gelir, ağlaşırmış. O günleri anlatırken yeniden yaşar gibi gözleri dolardı.”
Erdoğan’ın ‘freni patlamış’
Pîro Dayı’nın gözü, memleket meselelerine daha o yıllarda açılmış, sonra da politik kimliğini hep sürdürmüş. Referanduma ilişkin ise şunları söylüyor: “Erdoğan freni patlamış araba gibi uçuruma gidiyor. Tek derdi başkanlık zırhına bürünüp işlediği insanlık suçlarından yargılanmamak.”
‘Qicik nîyo?’
Çevresinde daha çok “Hasari” ismiyle tanınan Mehmet Budancamanak ise fikrini şöyle anlatıyor: “Zazalarda bir söz vardır: Qicik nîyo? Yani ‘gıcıklık değil mi?’ Yıllardır halkımıza kan kusturan bu zalime referandumda gereken dersi vermeliyiz. Bu yasalar onu kurtaramayacak, yaptığı bunca zulüm gözünden fitil fitil çıkacak. Bu Erdoğan güzellik adına ne varsa düşman; hele söz konusu Kürtler oldu muydu, dağına, toprağına, ovasına, her şeyine düşman.”
‘Kardeşlik değil riyakârlık’

Bertî aşiretinden olan Necmettin Demirbağ ise Hayır’ın Kürtlerin mücadelesi sayesinde kazanacağını düşünüyor. “Vallahi Kürtler Erdoğan’ı delirtecek” diyor ve devam ediyor: “Kürt korkusuyla yatıyor, Kürt korkusuyla kalkıyor. Hani biz kardeştik? İnsan kardeşinden korkar mı? Bunlarınki kardeşlik değil, riyakarlık. İşlerine geldi mi kardeş, işlerine geldi mi karnını deş!”
Eziklik...
Karakoçan’ın Karşı köyünden Hulusi Selçuk, garsonluk yapıyor. Yoğun öğle mesaisinde yanına gidiyoruz. Kürt misafirperverliğiyle önce önümüze yemeğimizi koyuyor, sonra anlatmaya başlıyor: “Erdoğan’ın her şeyi tehdit ve şantaj üstüne kurulu. Avrupa’ya da sırf Türk halkının gazını almak için kafa tuttu. Halk da, ‘Helal olsun, nasıl da elin gavuruna kızıyor’ diye düşünüyor. Çünkü ezik bir toplum. Ama daha dün kızdığı Rusya ve İsrail karşısında nasıl çark ettiğini görmek istemiyorlar. Çünkü toplumsal hafıza yok.”
‘Korkunun ecele faydası yok’
Herkesin sorumluluk bilinciyle sandığa gidip Hayır oyu vermesi gerektiğini söyleyen Selçuk, korkanlara da sesleniyor: “Korkunun ecele faydası yok. Biz korkarsak bu onlara güç verir. Haklı olduğumuz bir davada neden korkalım ki? Bence onlar bizden korksun.”
‘Altona’nın muhtarı’ Behçet Algan: Erdoğan yüzünden gelinimle aram bozuldu!

Behçet Algan, 35 senedir Hamburg’un meşhur Altona semtinde berber dükkanı işletiyor. Ayrıca SPD’nin Altona Belediye Meclisi üyesi. Berber dükkanı müze gibi. Kimler gelip geçmemiş ki... Duvarlarında Bülent Ecevit’ten Aziz Nesin’e, Ahmet Kaya’dan Mahsuni Şerif’e birçok ünlü isimle birlikte çektirdiği fotoğraflar duruyor.
Algan, Hamburg’un tanıdık simalarından. Öyle ki, dükkanının 35. açılış yıldönümüne Hamburg Eyaleti Başbakanı Olaf Scholz bizzat katılmış. Zaten o çevredekiler ondan, “Altona’nın muhtarı” lakabıyla bahsediyor.
“Allah’ına kadar Adanalıyım” diyor Algan; ama ailesinin kökleri Arap. Anne tarafı Suriye, baba tarafı Mısır Araplarından. Politik kimliğini ise CHP üzerinden tarif ediyor. CHP’nin üyesi de...
Züccaciyedeki fil gibi!
Şimdilerde Behçet Algan, “Hamburg’un en sıkı Hayırcılarından biri” olarak da biliniyor. Türkiye’nin cumhuriyet değerlerinden uzaklaşması, en büyük dertlerinden biri. Erdoğan’ın bu şartlar altında Avrupa’yla kavga etmesine ise öfkeli: “Cumhuriyet ve demokrasi adına ne varsa ayaklar altına alacaksın, sonra da başkan olmak isteyeceksin. Erdoğan aynen züccaciye dükkanına girmiş bir fil gibi. Söylediği her söz yurtdışında yaşayan bizleri yaralıyor. Benim gelinim Alman; Erdoğan’ın Nazi benzetmesi sonrası adeta birbirimizin yüzüne bakamıyoruz. Türkiye anavatanımız olabilir ama birçok gurbetçi için burası da babavatan. Çocuklarımız burada doğdu, burada kendimize bir gelecek kurduk.”
‘Sana ne kardeşim!’
Erdoğan’ın fevri çıkışlarına, saldırgan konuşmalarına bir hayli kızgın Algan. Heyecanla anlatıyor: “Herkesin her şeyine karışıyor. Kardeşim sana ne el alemin kaç çocuk yapacağından? Çok meraklıysan beş mi yapıyorsun, on mu yapıyorsun, o senin sorunun. Bunlar bir cumhurbaşkanının tartışacağı konular mı Allah’ını seversen? Her konuşmasıyla bizi mahcup ediyor. Sen böyle konuşursan insanlar da seninle alay eder tabii. Ondan sonra da, ‘Vay efendim bana hakaret ediyorlar!’ Demokrasi ile yönetilen bir ülkede Erdoğan gibilerini bırak başkan, kaymakam bile yapmazlar.”
Dört kere Hayır
Konuşurken içeriye yaşlı ve görme sorunu olan Bekir amca giriyor. Algan hemen ona da dönüp, “Sen referandumda ne oy vereceksin” diye soruyor. “Tabii ki Hayır” diyor Balıkesirli Bekir amca da. Atadan, dededen beri “Halk Fırkası” seçmeni. “Erdoğan yüzünden Türk olduğumuzu söylemeye utanır hale geldik. Dört oyum var, dört kere Hayır diyeceğiz” diyor.
323 BİN SEÇMENLİ FRANSA
‘Bir Hayır’dan ne çıkar ki’ demeyin

SELMA AKKAYA / PARİS
Fransa, 323 bin seçmen ile anayasa değişikliği referandumunun Avrupa’daki önemli merkezlerinden biri. Ülkedeki Hayır çalışmalarının en öne çıkan öznesi de Avrupa’da Hayır Platformu.
İrfan Dayıoğlu, 1982’den bu yana Paris’te yaşıyor. Demokratik Alevi Federasyonu (FEDA) yöneticisi; aynı zamanda Fransa’daki Hayır çalışmasının yürütücülerinden. Cumhurbaşkanlığı, 7 Haziran ve 1 Kasım seçimlerinde ise HDP çalışmalarının tanınan yüzlerinden biriydi. Dolayısıyla ülkedeki sandık atmosferine dair bilgi ve deneyim sahibi. Dayıoğlu’yla ülkedeki çalışmaların gidişatını ve referandum sürecinin ülke özelindeki önemli başlıklarını konuştuk.
Referandumda ‘Cizre’ etkisi
Dayıoğlu, Cumhurbaşkanlığı, 7 Haziran ve 1 Kasım seçimleri ile referandum arasındaki farkı, referandumdaki görece daha düşük motivasyonun gerekçelerini şu cümlelerle özetledi: “Cumhurbaşkanlığı Seçimleri, çözüm süreci döneminde gerçekleşti. Demirtaş da bu süreçte öne çıkan bir lider oldu ve seçilemeyeceği bilinmesine rağmen Kürt halkı ve Türkiye solu tarafından desteklendi. Bu rüzgarla yapılan 7 Haziran Seçimlerinde de HDP, büyük başarı sahibi oldu. 1 Kasım Seçimleri ise çözüm sürecinin AKP eliyle bitirildiği; baskının, yıkımın, kıyımın yükseldiği bir süreçte oldu. Bu süreçte Kürt halkı, hala ortak bir cumhuriyette birlikte yaşamak konusunda umutluydu. Halkımızın bu özlemi, Cizre bodrumlarında yakınlarla beraber kül oldu gitti. Bu gerçeği görmezden gelirsek bugünkü kırılmanın cevabını veremeyiz.”
Tereddüte karşı…
Kürt halkında saldırıların yarattığı bir psikolojik halin egemen olduğunu belirten Dayıoğlu, “Bu ruh hali ancak son Newrozlar ile aşılmaya başlandı” dedi ve “Ancak Kürt halkı halen sandıklara gitmek konusunda tereddüt yaşıyor. Bu süreçte bize düşen, var olan bütün seçmenlere birebir ulaşmak” değerlendirmesinde bulundu.
‘Buralı’ bir çalışma
Yurtdışındaki seçmenlerin yaşadıkları ülkeyle kurdukları bağın da mutlaka gözetilmesi gerektiğini ifade eden Dayıoğlu, şöyle devam etti: “Gözden kaçırılan bir etmen de şu: Burada yaşayan toplum, giderek buralı oluyor. Bu gerçeği okuyamayanlar, önümüzdeki süreçte kitleselliğin neden azaldığını da kavramakta zorlanırlar. Avrupa’da sadece ülkedeki gelişmeleri öne çıkararak örgütlülüğü ve duyarlılığı geliştiremeyiz. Artık içinde yaşadığımız ülkelerin siyasetinde etkin olabilecek mekanizmaları da devreye sokmalı, ülkedeki mücadeleye desteğimizi yaşadığımız ülkelerdeki kalıcı dostluklarımızla pekiştirmeliyiz.”
‘Sorun bizde’
Paris’teki bazı seçmenlerde “Hayır desek ne olacak ki” gibi cümlelerle somutlanan bir umutsuzluk eğilimi de mevcut. Bu eğilime karşı yeterince mücadele edilip edilemediğini sorduğum Dayıoğlu, şöyle yanıt verdi: “Yeni bir rüzgar estirecek bir eylemlilik geliştiremedik ancak her şeye karşın ulaştığımız alanlarda bir heyecan yarattığımızı söyleyebilirim. Çalışmalarımız sırasında gördük ki eğer kitlelere gidebilir, doğru anlatım geliştirilebilirse, halk sandıklara taşınabilir… Tabanda ‘Birlikte diktatörlüğü yenebiliriz’ anlayışı var ve bölgelerde harıl harıl bir çalışma yürütülüyor. Sorun, bu işin yöneticiliğini yapan bizde. Yelkenlerimizi rüzgarla dolduracak bir çalışma yapmakta yetersiz kaldık.”
Evet çıkarsa…
Peki Fransa’da ya da bir başka Avrupa ülkesinde yaşayan bir seçmen, neden sandığa gitsin? Dayıoğlu, bu soruya şöyle yanıt verdi: “Bu referandum, ülkeye gidip gelen biz yurtdışındakilerin kaderini de etkileyecek büyük değişiklikler içeriyor. Evet çıkarsa, ülkenin kaderi bir kişinin iki dudağı arasından çıkacak bir söze bağlanacak. Evet çıkarsa aslında burada yaşayan insanların rahatça gidip gelebileceği bir ülkede kalmayacak. Türkiye, süreklileştirilmiş OHAL ile yönetilecek, kararnamelerle tek adam, istediği herkesin kaderiyle oynayacak; farklı siyasi eğilimleri, hasımlarını ‘vatan haini’ ilan ederek topraklarına, mallarına el koyacak.”
‘Katılırsak kazanırız’
Yurtdışındaki seçmen sayısının ülkedeki referandumun kaderini etkileyebilecek düzeyde olduğunu da hatırlatan Dayıoğlu, “Bu nedenle, ‘Ben oy kullansam ne olur, kullanmasam ne olur’ dememek gerekiyor. Hayır diyen herkesi sandıklara taşıyabilirsek, biz kazandık diyebiliriz. Katılım çok önemli” dedi.