Devletin ve onun arkasında nöbete geçenlerin, özyönetim ilanı ile geçirdikleri panik ataklar her geçen gün artarak devam ediyor ve etmeye de devam edecek.
Sistemin ezberlerini ve yerleşik inkara dayalı devlet statükosunu sallayan bir direniş ile karşı karşıyalar.
Halkın sahiplendiği, arkasında durduğu, içinde yer aldığı bir direniş elbette ki bu panik atağı daha da büyütüyor. Bu direnişin kırılması mümkün değil. Bütün bir halkı yok etmeyi göze aldıklarının mesajını, tankları sürerek, bombalayıp, genç yaşlı, çocuk demeden hedeflerine koyarak gösteriyorlar. Bu çaresizliğin kendisi olduğu kadar, yönetememe krizinin de adıdır aynı zamanda.
Özyönetim talebi ve Kürt politik güçlerinin bu talebin arkasında durarak gösterdikleri bütünlük, direnişin tüm taraflarının, kendisini yok etmek, diz kırdırmak isteyenlere verdikleri önemli bir cevap niteliğindedir. Bu cevaptan anlaşılması gereken, Kürt halkının statü talebinin bir istek, rica değil, bir hak olduğudur. Rica ve minnet ile devletle hak ilişkisi kuranların anlayabileceği bir şey değildir bu. Statükocuların ortaklaştığı alan, devletle kurulan kul ilişkisinin bir yansımasıdır sadece.
Nasıl mücadele edileceği, bunun yöntemlerinin nasıl olacağına dair üst akıl çakanların, statükonun elini güçlendiren söylemlere sarılanların geçirdiği sarsıntı, özyönetim direnişinin onları da baskılayarak, gerçekliklerini ortaya açık etmesi ile daha bir anlaşılır oluyor.
HDP'nin Türkiyelileşmeden uzaklaştığı, PKK ile arasına mesafe koyamadığı, PKK'nin HDP'yi bilerek bu çizgiden uzaklaştırdığı gibi "eleştirilerin" hemen hepsinin ortak bir noktada birleşmesi bu kadar tesadüf olamaz. Direnmenin meşruluğundan değil, sürekli kimin işine yaradığı üzerinden konumlananların, bitmeyen bir "kime yarıyor" muhabbeti var. Her direnişi bu söylem ile mahkum etmek pekala çok mümkün. (Kendi dil ve söylemlerini tersten okuyup, devletin işine yaradığını söyleyebiliriz mesala.)
HDP, Türkiyelileşmeden uzaklaşmıyor. Sizler, Kürtlerin her hak, statüko talebinde, onlardan uzaklaşıyorsunuz. Biraz da buradan bakın...
Özyönetim direnişine sahip çıkarak, tüm Türkiye için önerilen bu sistemi "kasap et derdinde, koyun can derdinde" diyerek, kişilerin çıkarı düzeyine indirgeyen bakış açısı, meseleyi anlamaktan çok "ben bilirimcilik" ile kendini okşuyor. Yok, bilmiyorsunuz, hem de hiç. Sizlerin yazılarını süsleyecek bir PR çalışması değil bu yaşanan. Yaşanan, kanlı canlı sizin de hikayeniz. Sadece sizler, meselenin ortalamasında konumlanıp, tarafsızlık hikayeleri ile akıl-cılık deviriyorsunuz. Gerçek kasabın kim olduğunu bu kadar çok karıştırırsanız, devletin bıçağı altında olan bir halkın ellerini, ayaklarını tutarken bulursunuz kendinizi.
HDP’den talep ettiğiniz ama olmayan şey bu işte.
Meselenin özü; Özyönetim talebinin artık tıkanmış ve yukarıdan aşağıya kokuşmuş bir sistemin alternatifi olması ve bunun Kürtler eliyle dile ve yaşama geçirilmesidir.
Olabilirliği ve tüm Ortadoğu'ya örnek teşkil edebilecek bir modelin hayat bulması, tüm coğrafyayı zor ve baskı ile yöneten güçleri, Kürtlere karşı ortaklaştırarak, "sindir ve uyuştur" politikasında buluşturuyor. Batılı güçlerin, Türk devletinin zulmüne seyirci kalmasındaki en büyük etkenlerden birisidir bu.
Bir halk zulmü yaşıyor. Kendi kaderini tayin hakkını talep etmesinin bedeli ödettiriliyor. Her şey gözümüzün önünde oluyor.
Ölüyorlar, ölümün her çeşidi yaşıyarak ölüyorlar ve ne zaman haklarının peşine düşüp, bağırmaya başlasalar "kardeş" olduğumuzu hatırlayıp "ama hendek, ama barikat, ama" amalar hiç bitmiyor. "Kadeşiz ama" denilerek, itiraz etmeyen kardeş talebi, "devletin bölünmez bütünlüğü" içerisindeki yerini alıyor.
Özyönetim ile gerçekten kardeş olabileceğimiz bir eşitliğe sahip olacağız. Var mısın, yok musun? Diye soruyor Kürtler artık.
Var mısınız, yok musunuz?