İnsanın kendisinin var olduğunu ispatlama zorunluluğu içine sokulması ne acı şey. Daha acı olan ise, bu ispatın ispat olarak herkes tarafından kabul görmesi için her türlü çaba gösterilmesine rağmen görmezlikte ısrar edilmesi. Kötü, karanlık ve cehennemlik insanlar inkarcı olur ve açığa çıkmaması için örterler ya da yok sayarlar gerçeği. İyi ve cennetlik insanlar ise aydınlık günler için sorgulayarak, inanarak mücadele edip gerçeği açığa çıkarırlar. Dolayısıyla acı durumu ortaya çıkaran da gerçeği örtme hileleri içinde olan karanlık yüzlü zebanilerdir. Öyle ya ret olmazsa, inkar olmazsa insan ne diye var olduğunu ispatlama çabası içine girsin ki! Varsa vardır, yoksa da zaten yoktur! 

Reddediliyorsam ve var olduğumdan kuşkum yoksa sizce de ortada bir sorun yok mudur? Peki, siz olsanız böyle bir inkarcılık durumu karşısında nasıl davranırdınız? Ne hissederdiniz, hiç düşündünüz mü? Ne yapılmasını isterdiniz ya da ne yapardınız? Baskı ve zorla dayatılan "sen yoksun” zihniyet ve uygulamaları sonucu sinerek, başkalaşıma uğrayarak "ben yokum” deyip sizi yok edenlere her gün sizi siz olmaktan çıkardığı için şükür mü ederdiniz, yoksa "Ben varım” deyip var olmanızı kabul ettirene kadar mücadele etmeye mi yönelirdiniz? 

Reddetme, yok sayma ve inkar etme komple şeylerdir ve her şey bu sistemin savunucuları tarafından o "Yoksun”a göre organize edilir. "Yoksun” demek; seninle ilgili, sana ait, seni andıracak, içerecek hiçbir şey yoktur demektir. "Yoksun” demek, kendin gibi düşünemezsin, istediğin gibi eylemlerde bulunamazsın demektir. "Yoksun” demek, sen hakikaten yokmuşsun gibi davranacaksın demektir… 

Oysa doğada var olan her şey kendisi gibi tezahür eder. Öz biçimi belirler, biçim de özü yansıtır. Bu gerçekliğin insandaki karşılığını ya da ahlaklı insan oluşu Mevlana "Ya olduğun gibi görün ya da göründüğün gibi ol!” veciz sözüyle ortaya koyar. Varlık-yokluk ikilemi toplumlar için kendisini daha yakıcı biçimde ortaya koyar. Toplumlar varsa kendisi gibi olmalıdır ya da kendisi gibiyse toplumun varlığından söz edilebilir. Toplum var olduğu gibi değilse kültürel soykırıma uğratılmış yığın demektir. Kültürel soykırıma uğramak ise kısa ve kesin bir cümleyle ifade edersek "yok olmak” demektir. 

Ulus-devletçi zihniyet ve paradigma tekçidir. Her şeyin bu teklere göre ve bu tekler içinde de teklere göre olmasını ister. Bu zihniyetin insanları götürdüğü yer Hitler faşizmidir. Ulus-devletçiliğe göre tek bir millet vardır, diğerleri ya kendini inkar etmelidir ya da ona hizmet etmelidir. Hizmet etmiyorsa yok edilmelidir. Tek bir inanış vardır, tek bir dil vardır, tek bir kültür vardır, tek bir vatan vardır… Farklı etnik ve inançsal topluluklar bu tekliğin yaratılması uğruna kimi zaman fiziki soykırımla, kimi zaman da kültürel soykırımla yok edilir. 

Bir insanın kültürü ve kimliğiyle yaşaması, dilini konuşması ne güzel oysa! Gerçekten birilerine zararı var mı benim varoluşsal davranmamın ve olduğum gibi olmamın? Oysa dilini hiç anlamadığı biri de karşısında kendi diliyle konuştuğunda heyecanlanır, mutlu olur insan. Farklılık çokluk ve zenginlik çünkü! Mesela Fransızca kulağa hoş geliyor diye bütün dillerin yerine Fransızca mı geçmeliydi? Bütün kuşlar bülbül gibi mi ötmeliydi? Bahçemde sadece devedikeni yetişiyor diye bütün dünyayı devedikeni tarlasına mı döndürmeliydim?... Bir dilin, kültürün, rengin, farklılığın güzel olup olmadığını sormak bile sorunlu bir şey, ama sorulacaksa da o farklılığın sahiplerine sormak lazım. Kaldı ki iyi ve güzel ya da kötü ve çirkin olanın yaşaması ya da yok edilmesi kararı verilmesine vakıf olduğunu kim, neye göre ve hangi temelde kendinde hak bulabilir ki! 

İnançlı olduğunu söyleyen ve inkarcıların yanında yer alan insanlara sormak istiyorum; madem ki farklılıkların zararı vardı, o zaman yüce rabbim neden bütün insanları "birbirinin aynı gibi”, "bir ya da tek” yaratmadı? Neden bu kadar renk var? Bu kadar dil, din, mezhep, ırk, millet, devlet, vatan, bayrak,… niye? Her şeyin tek olması gerektiğini söyleyen bir sure ya da ayet var mı? Tek değilse tekleştirilmeye çalışılmak istenmesi niye? 

Farzı misal bütün dünya teklik için Türk oldu, herkes Türkçe konuştu, dünyada tek bir bayrak dalgalandı ve o da Türk bayrağı oldu, herkes Müslüman ve Sünni oldu, dünyaya başkanlık sistemi geldi "o” tek adam da başkan oldu…. ne olacak o zaman? Bu durumun herkes için daha iyi olacağını gerçekten düşünenler var mı? 

Acı, ama hastalıklı bazı insanlar var. Durmadan bozuk plak gibi tekleyerek "tek millet, tek vatan, tek bayrak, tek devlet” diyen sorunlu insanların fantezisi de böyle oluyor. 

Kürtler yok edilmeye karşı direnme mücadelesi veriyor ve her gün, neredeyse her gün sivil insanlar bu uğurda canlarını veriyor. 

Bu baskı ve zulme karşı Kürtler  ne diyor? 

Kürtler diyor ki, ben varım, bakın buradayım! Görmüyorsanız sesimi duyun, işitmiyorsanız dokunun, dokunma duyunuz ölmüşse koklayın… Hepsi birden ölmüşse zaten ya siz ölmüşsünüz ya da inkarcısınız. Beni inkar ve yok etmekten başka bir şey düşünmüyorsunuz demektir. Bu durumda benim de varlığımı ispatlamak zorunda olacağım kimse yoktur demektir ve olduğum gibi ve beni yok etmek isteyeni ben yok sayarak yaşamımı örgütlerim, sürdürürüm. Ruhu, duygusu ve hissiyatı zedelenmişlere doğru yolu göstermek ve aynı yolda yürümek için her yol ve yöntemi denedim, denerim. Ama zihniyet zehirlemesi sonucu ruhları ölmüş, duyguları ölmüş ve hisleri ölmüşlerle artık onların istediği gibi yürüyemem, yaşayamam, yaşamak zorunda da değilim… Çünkü ben yok olmadım, canlıyım, varım ve yaşamımı sürdürmek istiyorum. Nice canlar verilerek yok olmanın eşiğinden dönmüş bir toplum olarak yaşama daha çok bağlıyım. 

Kürtler Türk devletinden bir şey istemiyor. Kürtler diyor ki, beni yıllarca inkar ettin, reddettin, yok saydın, ama "ben varım” ve kendim olarak Türkiye Cumhuriyeti devleti içinde Türk kardeşlerim başta olmak üzere, Araplarla, Çerkezlerle, Lazlarla, Gürcülerle ve bütün halklarla, bütün inançlarla, farklı toplumsal kesimlerle birlikte ve kendim olarak yaşamak istiyorum. Bu kardeşçe ve herkesin kendisi olarak yaşayacağı yola ben Demokratik Özerklik diyorum. Bunu sadece Kürtler için değil, Türkiye'nin bütün farklılıkları için istiyorum. Çünkü biliyorum ki Türkiye o zaman gerçekten demokratikleşecek ve çoraklaştırılmak istenen topraklar güller bahçesine döndürülecek. Ama Türkiye'nin geneli için bu sistemin varlığını kabul etmiyorsan, bulunduğum her yerde sana ihtiyaç duymadan kendi sistemimi inşa ederim. Türk devletini bölme gibi bir sorunum da derdim de yoktur. Sınırlarla da sorunum yok, ayrılmak da istemiyorum.

Benim Demokratik Özerklik dediğim model gibi model dünyanın birçok yerinde vardır. Özellikle farklı etnik ve inançsal toplulukların yoğun olduğu yerlerde çözüm için ilaç gibidir. 

Biz Kürtler olarak bugüne kadar dövülmemize, işkence görmemize, öldürülmemize, evimiz barkımız yakılıp başımıza yıkılmasına ve topraklarımızdan sürülmemize rağmen her gün bütün içtenliğimizle ve inanarak "Türk ve Kürt kardeştir” diyoruz. Biz kardeş derken kelimenin gerçek anlamıyla ve hakikaten kardeşlikten söz ediyoruz, siz bizi yok etmeye devam etmek için "kardeşliği” kandırma sözcüğü olarak kullanıyorsunuz. Biz barış olsun derken özgürce ve eşitçe birbirini, kültürleri zenginleştirecek zengin yaşamdan söz ediyoruz, siz barış sözcüğünü sinme ve tekleşmeye boyun eğme olarak ortaya koyuyorsunuz. Biz bunları kabul etmek zorunda değiliz! 

Peki, siz Kürtlerden ne istiyorsunuz? Kürtler sizden de kimseden de bir şey istemiyor. Benim olan benim olsun, işgalciler çekilsin ben toplumsal yaşamımı inşa ederim diyor. Kendi dilimizi kendimiz öğretip kendimiz öğreneceğiz diyor. Hastalandığımızda kendi doktorumuza gideceğiz diyor. Kendi güvenlik sorunlarımızı kendimiz çözebiliriz diyor.  Adalet sorunlarını çözmek için sana ihtiyacım yok, bunu ben kendim de yapabilirim, benim daha iyi ve daha demokratik çözüm yollarım var, diyor. Tamam, seninle bir bağımız olmalı, ama benim buradaki her şeyimi sen bir merkezden ve sana bağlı birimlerle belirleyemezsin, ben kendimi yönetebilirim diyor. Ben kardeş dedim, sen beni küçük gördün, horladın, kandırdın, yok etmek istedin, öldürdün ve her gün öldürüyorsun "artık yeter!” diyor. Bu ilişki bu haliyle daha fazla sürmez, diyor.  Bunu ilan ettiği Demokratik Özerkliklerle de ortaya koyuyor. 

Ey Türk devleti, ey AKP, ey Erdoğan! Apê Musa’nın deyimiyle "Êdî bese looo!”  

Kürtler ne istediğini biliyor ve bunu açık açık her yerde ilan ediyor. Bu isteğinin gerçekleşmesi için her gün dünyanın en güzel kızlarını ve oğullarını bedel olarak veriyor. 

Tabii ki ulus-devletçilikle beyni sulanmış bir zihniyetin ve yüreği kurumuşların bunu görmesini beklemiyoruz. Çünkü onlar kötü, çünkü onlar cehennemlik, çünkü onlar karanlık yüzlü ve bu onların doğası ve her şeyi bilerek yapıyorlar. Peki, bu nitelemelerin kendisiyle uyuşmadığını düşünenler neden sesiz kalıyor? 

Zalime karşı mücadele verilir. Devlete küçük bir eleştiri getirmek için direnişçilere ve haklı olanlara bin bir söz söylemekle kimse vicdanını rahatlatma yolunu seçmesin. Gün, haktan, hakikatten ve haklıdan, adaletten yana olanın hiçbir kılıfa ihtiyaç duymadan safını üryan ortaya koyacağı gündür. Gün var olma mücadelesi verenin yanında olma günüdür. Gün, Edward Said’in Filistinli çocuklar ve gençlerle birlikte yan yana, kol kola İsrail askerlerine taş atması gibi Sûr’da, Cizre’de, Silopi’de özyönetim ve özerkliklerini ilan eden ve savunan Kürt halkıyla birlikte, onlarla yan yana Türk polisine ve askerine taş atma günüdür. Gün, Nemrut zaliminin Hz. İbrahim peygamberi yakmasına karşı karıncanın ateşi söndürmek için su taşıması gibi safını belli etme günüdür. 

Gerçek demokratik, özgürlükçü, vicdanlı ve ahlaklı insanlar böyle zamanlarda karakterlerini ortaya koyarlar. Yoksa demokratım demekle demokrat, özgürlükçüyüm demekle özgürlükçü, vicdanlı ve ahlaklıyım demekle vicdanlı ve ahlaklı olunmaz. 

Gerisi sadece sözler, süslü sözler, boş sözler ya da zalimin yanında olma durumu…