KÜLTÜREL SOYKIRIM -I-

Varlık ve anlam arasında belli bir diyalektik ve birlik söz konusudur. Anlam varlığın gölgesi gibi bir şeydir, varlık sönümlendiğinde anlam boşlukta kalır. Anlam bedenin içindeki yeşil damardır, yeşil damar yaşamsal bir değer taşır. Yeşil damar kesildiğinde beden ve varlık körelir. Varlık sönümlendiğinde ise yeşil damar (anlam) matlaşır. Bu kesilmelerin, yaralanmaların, ketlemelerin yaşandığı zeminde insanın varoluşsal anlamı önemli oranda engellenmiş olur. Varlık ve anlam gücünden baslenmeyen bir toplum ya da birey sonunda, ruhsal ve zihinsel sürecini baskılandıran bir işbirlikçiye veya kendine yabancılaşmış bir şeye dönüşür. Bu yabancılaşmanın yaşanması ise bireyin kendi geçmişinden ve hikayesinden kopmasıyla başlar. Kendi içsel anlamından, çelişkilerinden ve ontolojisinden beslenmeyen bir akıl, düşünce, yetenek ya taklitçi olur başkasının yaptığını yapar, ya da başkasının telkinleriyle kendisine sistemde yer açar ve efendisini memnun edecek şeyler yapar. Kürt Halk Önderi Öcalan’ın yaptığı şu belirleme bunu kanıtlar;
“Asimile edilen köleye düşen temel işlev efendisine mutlak benzeşmek, onun eki ve uzantısı olma uğruna her tür çabayı göstererek kendini kanıtlamak ve böylelikle sistemde kendine yer yapmaktır. Başka hiçbir çaresi yoktur. Yaşayabilmek için eski toplumsal kimliğini bir an önce terk etmek ve kendini efendilerinin kültürüne en iyi şekilde adapte etmek kendisine tek seçenek olarak sunulmuştur. Asimilasyonu yaşayan toplum en uysal, en çalışkan ve uşaklıkta yarışan vicdansız, ahlaksız ve zihniyetsiz insan taslaklarından oluşur. Özgürce aldığı hiçbir karar ve gerçekleştirdiği eylem yoktur. Tüm toplumsal kimlik değerlerine ihanet ettirilmiş, sadece midesini doyurma peşindeki insan kılıklı bir hayvana indirgenmiştir. Hakim elit, asimilasyon toplumuna bu kimliksizliği dayatmak için iki temel silah kullanır: Birincisi, çıplak fiziki zor’dur. En ufak isyan ve başkaldırısında imha kılıcı başında sallanmaktadır. İkincisi, açlık ve işsizlikle karşı karşıya bırakmaktır. Şu demirden kanun geçerli kılınmaya çalışılır: Eğer kültürel kimliğinde ısrar eder ve efendinin dilediği gibi bir hizmetçi olmazsan, ya başın gider ya aç kalırsın!”
Asimilasyon ve Soykırım koşullarında insanlara adeta şartlı refleks deneyleri yaşatılır. Kişi kendi özgürlüğü, özgünlüğü, şartlarında kendi aklını ve yeteneklerini yaşamayı başaramaz, ceza ve ödül tecrübeleriyle nasıl isteniyorsa öyle öğrenir. Kendi tecrübelerinden, kendi anlamından ve kendi özgürlüğünde yaşanacak bir ‘ol’uşun kendi hakikati olduğunu bilen bir birey, asimilasyon ve soykırımı reddeder.
Kapitalizm ve Ulus-devletçi sistemin geliştirmiş olduğu asimilasyon ve soykırım sistemi milyonlarca insanı yurtsuzlaştırdı, milyonlarca insanı kendi kültürlerinden, öz’lerinden uzaklaştırarak kendi ülkelerinde yabancı bir duruma getirdi. İnsanlar kimliklerini kusup unutsunlar diye aklın sınırlarını zorlayan zulümler yapıldı. Bu zihniyet insanları vatansızlaştırdığı gibi içlerinde oyuklar ve boşluklar oluşturdu. İnsanlar ne şimdiki zamanı ne geçmişi ne de gelecek zamanı duyumsayacak ve yaşayacak durumda bırakıldı. İnsanları demokratik, komünal yaşam araçlarından mahrum ederek kötürümleştirip, körleştirdi.
“Tarih bilincinde muazzam bir kirlilik ve körlük vardır. Bu kirliliği ve körlüğü aşmadan halkların, özellikle trajik konumda olan halkların kültürel mirasının değerini doğru anlayamayacağımız gibi, güncelde de doğru yaşayamaz, geleceğe taşıyamaz. Gerçekliğini tarih içinde araştırmadan, hiçbir toplumsal olgunun sadece güncel analitik yöntemlerle tanımlanamayacağını, tarihselliğin dışında ele alınması durumunda toplumsal gerçekliğin çok eksik ve yanlış kavranacağını iyi bilmek gerekir.”(A.Öcalan)

RHİZOME: Kök, gövde, sarmaşık
“Bu evren bizi koruyor ama eziyor; bizi saklıyor ama çarpıtıyor, maskelerimizi çıkarıp atarsak, dünyaya açılırsak, kısaca kendi karşımıza çıkma yürekliliğini gösterirsek, gerçekten düşünmeye ve yaşamaya başlayabiliriz yeniden.” (Yalnızlık Dolambacı)


Kök hücre olarak Kürtler
Kürtler için bir tanımlama yapılacaksa, Kürtlerin tam da bir neolitik halkı olduğu en çarpıcı tanımlamalardan biri olabilir. İnsanlığın milyonlarca yıl klan toplulukları halinde yaşamalarının ardından yeni bir toplumsal sıçramaya her yönüyle elverişli olan Kürdistan coğrafyasında, yerleşik yaşama geçtiği, tarımcılık yapıp hayvan evcilleştirdiği, kendi kendine yeten bir ekonomik üretimi gerçekleştirdiği; çanak-çömlekçilik, dokumacılık, madencilik vb. pek çok buluşla yeni bir toplumsallık ve yaşamın adı olan neolitiği yarattığı eldeki veriler ışığında kanıtlanmıştır. Etnolojik, etimolojik ve arkeolojik verilerden ve günümüzde de hala çok güçlü bir şekilde yaşanan örneklerinden çıkan da şu oluyor: Kürtlerin anaları ve ataları bu dönemde bölgenin asıl kültür ve dil yapıcısıdır.
Bazen büyük deprem, sel, fırtına gibi afetler insanın üzerinde yaşadığı toprağı tümden bozulabilir. Fakat afetin boyutları ne kadar büyük ve yıkıcı olursa olsun, insanın bu tip afetlere karşı kendini koruyabilecek, kendi kültürünü ve yaşamını yeniden üretebilecek geçmiş tecrübesine ve bilincine sahiptir. Sömürgeleştiren, köleleştirilen ve asimile edilen yaşam koşullarında ise insan, tecrübesiz bırakılmış, tecrübelerini kullanacak ortamlardan ve araçlardan mahrum edildiğinden, uyaranların insanın kişiselliğini ve toplumsallığının dengesini bozmasına karşılık verecek ve direnecek toplumsal ve bireysel tecrübeden yoksundur. Yoksun insan muhtaç insandır, muhtaç olanın sosyalleşmesi olmaz, olsa da bu yarıklar ve handikaplarla dolu bir sosyalleşme olur.
                                          
Kültürel varlık olarak Kürtler

Kürtlerdeki uygarlık karşıtlığı hakim yaşam formu olsa da uygarlık, zamanla Kürt toplumunun dokusuyla oynanacak, toplumsallaşmasında yarıklar ve dengesiz bir sosyalleşmeyi oluşturmayı da başaracaktır. Uygarlıkların etkisine girdikçe ahlakları ve aşiret düzenleri bozulacaktır. Bozulan bu düzen ‘işbirlikçiliği’ ve ‘sınıflaşmayı’ da beraberinde getirecektir.
Kürt kültürel varlığı bu uygarlık dedikleri ve Emevi Dönemine rast gelen İslamî çıkıştan şiddetle etkilendi. Daha çok da Saltanat İslam’ının yıkıcılığıyla karşılaştı. Emevi Hanedanlık ve sultanlık rejimi, İskender’in fetih ve tahrip tarzına çok benzer bir biçimde giriştiği kanlı geçen fetih savaşlarıyla Kürt topraklarını kısa sürede sultası altına aldı. İktidar denilince hep işgalci efendiye uşaklığı aklına getiren Kürt işbirlikçi zümresi, süreç içinde Emevi Hanedanlığıyla önce bütünleşti, giderek gönüllü asimilasyonla Araplaştı. Kürtlerin karşılaştığı bu tip istilaların tarihte bilebildiğimiz ilk örneği, Gılgameş Destanı’na konu olan işbirlikçisi Enkidu’yla birlikte gerçekleştirdiği ve kan döktüğü seferdir.

İşbirlikçilik

İnsanın gelişim sürecinde uyum sorunsalını çözmek, kendini bulmak, kendini yaşamak ve yaşama katmak ve evreni ve kendisinin keşfini yaşamak için insanın en azından ‘insan yerine’ konulacak kadar özgürlüğe ve şahsiyete sahip olması gerekir. İnsanın olumlu bir özdeşleşme sürecini yaşayabilmesi için oluş halinde ki insanı değerli bulan ve imkanları kullanmada işbirliği yapacak kişi, topluluk ve kurumların varlığını gerektirir. Bu anlamda, burada dikkat etmemiz gereken şey oluş sürecini yaşayan insanın işbirliği yapabileceği bir çevrenin varlığı; eğer kişi çevresindeki olup bitenlere ve toplumun oluşumuna kendi kişiselliğiyle katılmıyorsa, orada insan katılan değil iteklenendir, işbirliği yapan değil işbirlikçileşendir. Sömürgeleştirme pratiğinde insanın adı olmadığından, şahsiliği ve şahsiyeti olmadığından insanın uyumundan, toplumsallığından bahsedilemez. Çünkü uyumun yaşandığı yerde insanın uyması gerektiği bir ölçüt söz konusudur. Sömürgeleştirilenlerin uyacağı bir ölçüt olmadığından sömürgeci egemen sistem toplumunun bünyesindeki bir işbirlikçi olmaktadır. Tıpkı Gılgameş Destan’ındaki Enkidu gibi.
Gılgameş Destanı’ndaki Enkidu, Kürtler açısından bilinen ilk devlet işbirlikçisi olacaktır. Ana-kadın toplumunun bir çocuğu olan Enkidu, kölelik düzeninde önce düşürülen, sonra da tapınak fahişesi haline getirilerek erkeği düşürmede ustalık kazandırılan kadın eliyle devletli sistemin ağına düşürülür. Kente, devlete bağımlı hale getirilen Enkidu, sembolik olarak işbirlikçi Kürt “egemen” sınıfının da atası olacaktır. Onda temsilini bulan bu gerçeklik, daha sonra Kürt egemen ve işbirlikçi sınıfın adeta genetik kodlaması biçiminde kendini her dönem gösterecektir. Bu durum günümüzde Kürt egemen sınıf gerçekliğinin anlaşılmasında oldukça yararlı veriler sunmaktadır.

Tabakalaşma

İşbirlikçiliğin yanında Kürtlerde alt-üst tabakalaşmanın yaşandığı dönem yine İslamiyet’in Kürdistan’a hakim olduğu döneme denk gelmektedir. Kürt işbirlikçi zümresinin, süreç içinde Emevi Hanedanlığıyla önce bütünleştiğini, giderek gönüllü asimilasyonla Araplaştığını söylemiştik. Kürt kabile ve aşiret üst tabakası da bu hızlı bütünleşme ve asimilasyondan payını aldı. Kısa bir sürede Arap aristokratik dil ve kültürü içinde eriyip bütünleşen çok güçlü bir işbirlikçi Kürt üst tabakası oluştu. Bu kesimler şeklen Kürt sayılsalar da, dil ve kültürce resmi Arapçanın birer bendesi durumundaydılar. Kendi dil ve kültürlerini en erken terk edenler bu kesimlerdi. Halen Kürdistan’da bunlardan kalma güçlü kalıntılar vardır.
“İktidara oynayan işbirlikçi Kürt aristokrasisi mezhep olarak Sünni geleneğe bağlıdır. Kürt beyliklerinin ekseriyetle Sünniliği benimsemeleri çıkarları gereğidir; İslam’ın hakikatle ilişkisi bakımından bir anlam ifade etmez. Denilebilir ki, İslam’ın çıplak iktidar ve rantıyla ilgilenen zümrelerinin maskeli inanç biçimidir.” (A.Öcalan)
Kürt işbirlikçilerinin ezici bir çoğunluğunun Kürt kültürel varlığı karşısındaki inkarcılığı, saygısızlığı ve onu gelişmekten alıkoymaları sınıfsal karakterleri, ideolojik ve iktidarcı yapılanmalarıyla bağlantılıdır. Bir sınıfsal varlığın ideolojik ve yapısal olarak oluşum tarzı toplumun bütünsel kültürel varlığı üzerinde derin etkiler bırakır. Günümüzde de bu işbirlikçi kesimler, kendi öz toplumlarını kemirerek beslenen yaratıklara dönüşmüşlerdir.

Gövde
Burada önemine değinmek istediğimiz konu kültürün bir toplum yapım işi olduğudur. Ya da kültürün toplumun her türden anlamsal ve yapısal inşa çabalarının bir toplamı olduğudur. Bu yönüyle kültür tamamen toplumsaldır. Böylesi bir yargı kültürü toplum dışı olan egemenlerin bir işi olmaktan çıkarır. Kültürün hakikati bize ona karşıt olan, onu dağıtmayı ve parçalamayı hedefleyen egemenlere ait bir kültürün olmayacağını göstermektedir. O nedenle de egemenlere ait bir kültür tanımlaması yapmak Özsel olarak yanlıştır. Böylelikle toplum yapım kültür olurken, toplum kırım uygarlık olmaktadır. Bu nedenle de kültür Özsel olarak toplumsalken, uygarlık Özsel olarak toplum dışıdır. Bu yönüyle kültür toplumsal doğadan çıkan yaşamın kendisi olmaktadır. Bu yaşam da demokratik ve komünal olduğundan demokratik komünal kültür gerçek kültür olmaktadır. Dolayısıyla kültürden bahsettiğimizde demokratik komünal kültürden bahsetmiş oluyoruz.
Peki, bu demokratik-komünal kültüre karşı ulus-devletçi uygarlığın kültür adı altında geliştirmiş olduğu asimilasyon ve kültürel soykırım çerçevesine bakmanın aydınlatıcı olacağı kesindir.

Ulus-devlet kültürü

Devletli sistemin son aşaması olarak yaşanan ulus-devlet modelinde devletin en yumuşak söylemli ama kanlı çağı yaşanmaktadır. Rönesans’ın yeniden doğaya, topluma ve insanın özüne dönüş felsefesini gasp etmiş, adına yeniden doğuş anlamına gelen Rönesans’ın sloganlarını kendine mal ederek meşruiyetini sağlamıştır. Rönesans’la yeşeren toplumsal kültürü kırıma uğrattığı yetmezmiş gibi kendisini bu kültürün öncüsü gibi göstererek yaşam zeminini oluşturmuştur.
Beyaz katliamlar olarak tanımladığımız, kültürler üzerine uygulanan içini boşaltan ve kendi zimmetine geçirerek kendi çıkarları için kullanma özelliği ulus-devletin doğuş zemini sayılabilir. Bu nedenle ulus-devletin var oluşunun ve ilerlemesinin temel dinamiğini, Kültür kırım, asimilasyon ve soykırım üzerine oluşturmuştur. Ulus-devletin en açık bir diğer tanımı da faşizmdir. Hiçbir çağ, uygarlık ve devlet biçimi ulus devlet kadar topluma saldırmamış, toplumu savunmasız ve çaresiz bırakmamıştır.
“Halklar tarihlerinin en felaketli dönemini yaşarken, toplumsal kültürün son kalıntıları ulus-devletin çarklarında eritilmektedir. Sözde bireysel haklar ve özgürlükler çağında, birey onurunun son kırıntılarına da elveda demekteyiz. Soykırım kavramını çözümlerken, daha genel ve sistemik özü yakalayarak bunu başarabiliriz. Yahudi soykırımı için ‘biricik’ sözcüğü özenle korunur. Gerçek bunun tersidir. Kapitalist modernite sisteminde ‘biricik’ soykırımlar yoktur. Her toplumda, halkta ve de ulus-devlette az veya çok soykırımlar vardır. Kiminde fiziki uygulamalarla yürütülür, çoğunlukla örtülü ve kültürel olarak gerçekleştirilir. Tarihsiz, ekonomisiz, yönetimsiz ve zihniyetsiz bırakılmak, en az fiziki ve kültürel soykırımlar kadar etkili ve acımasızdır.” (A.Öcalan)
                 
Homojen toplum ve soykırım

Ulus devletin sanal bir üretimi de homojen ulus modelidir. Bu modelin en gerçek dışı ve vahşi olan yanı homojen ulus anlayışıdır. Oysa homojen ulus bir hayaldir. Çünkü dünyanın hiçbir yerinde hiçbir coğrafyasında başka bir toplumdan etkilenip şekillenebilmiş, bağımsız tek başına var olagelmiş kendini yaratabilmiş bir halk veya ulus yoktur. Başka halklara illa kendisi gibi olma, kendi kültürünü, dilini dayatma zamanı gelindiğinde bunu o halkı rencide ederek, aşağılayarak, erimeye zorlayarak yapma, eğer boyun eğmiyorsa, o zaman en vahşi katliamlarla yok etme ve kalanların üzerinde de sürekli teslim olmayı dayatır. İşte ulus-devletin biricik ütopyası olan homojen toplum yaratmanın gerçek yüzü budur.
“Homojen toplum soykırımdan geçirilmiş toplumdur. Homojenleştirme ile toplum gerçek tarihinden kopartılır, fiktif (kurgusal, en içeriksiz din) bir ideolojik kurgulamayla tüm farklı kültürler yok edilir.” (A.Öcalan)

Ulus-devlet soykırımcıdır

Etnik yapıların temizlenmesinde ilk soykırım denemeleri Asur belgelerinde iftiharla anlatılmaktadır. Asurluların ileri düzeyde talan, işgal ve soykırımdan arta kalanların göç ettirilmesine dayanan politikaları buna fırsat vermemektedir. Roma’nın yaptığı gibi, egemenliğine aldığı halklara yaşam şansı bırakarak imparatorluk sürdürülmüyor. Yasası olmayan, sınırsız ve keyfi bir otorite uygulaması esastır. Zaten beklenmedik biçimde son bulması bu politikasıyla bağlantılıdır. Salt zora dayanan tüm politik sistemlerin sonu benzer olmaktadır.
Hiçbir örnek ulus-devletçiliğin bir soykırım rejimi olduğunu Ermenilerle Türkçü ulus-devlet çatışmasından daha öğretici biçimde gösteremez. Ermeni soykırımı, bu genel tablo içindeki en trajik bölümdür. Ulus-devlet için ayağa kalktıklarında (1914 öncesinde ve savaşın ilk yılında), İttihat ve Terakki yönetiminin 24 Nisan 1915 tarihli kararı temelindeki karşı saldırısıyla kendilerini binlerce yıllık yurtlarından atılmak ve yollarda imha edilmekle, geriye kalanların ise uzun süreli diaspora yaşamına mahkûm edilmesiyle karşı karşıya bulacaklardı. 14 Mayıs 1915 tarihli ‘TEHCİR KANUNU’ ile bu gerçekleştirildi. Bundan Ermeni’ler dışında diğer Hıristiyan haklarda nasibini aldı. Bu ‘TEHCİR KANUNU’ndan bazı bölümler ise şöyle:

‘Büyük Felaket’

Sefer sırasında ordu ve kolordu komutanları ve bunların vekilleri ve bağımsız mevki komutanlar, ahali tarafından herhangi bir biçimde hükümetin emirlerine ve memleketin savunması ve asayişin korunması ile ilgili eylem ve düzenlemelerine karşıt davranış ve direniş temelinde yok etmekle yetkili ve yükümlüdür. Ordu ve bağımsız kolordu ve Tümen komutanları, askeri gerekler dolayısıyla, casusluk ve hıyanetlerini hissettikleri köyler ve kasabalar halkın teker teker ya da toplu olarak öteki bölgelere gönderebilir ve yerleştirebilir.
Teşkilat-ı Mahsus ve güvenilir ittihatçılar, bu kanunun gereklerini yerine getirmekle sorumlu kılındılar. Bunun nasıl yerine getirildiği kanıtını sunan da bu pratiği yerine getirenlerdir: Ermeni katliamlarından dolayı suçlu sayılan ve idam istemiyle yargılanan Diyarbakır Valisi Dr. Reşit, Parti Genel Sekreteri Mithat Şükür Bleda’ya..” Ortada iki olasılık var; ya Ermeniler Türkü temizleyecekler, ya da Türkler tarafından temizlenecekler...” diyordu. Yapılan “temizlikler” sonucunda büyük katliamlar yaşandı.
Birinci Dünya savaşı öncesinden 1915’e kadar kime göre üç milyon, kimine göre bir buçuk milyon veya daha fazla sayıda Ermeni katledildi. Sayıyı kim nasıl tutarsa tutsun, sonuçta dünyanın en eski ve kök salmış halklarından biri olan Ermeniler Anadolu’dan yok edildiler. Bu politikaya pek çok Kürt aşiretleri de dahil edildi. Daha sonra kendi başlarını kesecek olan kılıcı, onlar bu politikaya alet olunarak Ermeni halkına karşı kullandılar. Hamidiye alayıları Kürt rengi ile Ermeni katliamlarına katılarak sadece tarihsel bir suca ortak olmadılar. Ayni zamanda kendi zenginlik kaynaklarını da öldürdüler. Daha önceki süreçler de, üstün ziraat yöntemlerini, zanaatçılığın pek çok dalını, sermayeyi, tekniği elinde tutan Ermeniler yok edilince Kürdistan ekonomisi de çöktü. Zaten geri olan durumun, gelişme dinamiği de ortadan kaldırılmış oldu.

‘SAYFO’

Ermeni halkı dışında, katliamdan geçirilen bir başka halk grubu Asuri-Nesturilerdir. Asuri imparatorluğun Kürdistan’daki mirasçıları olan Asuri-Nesturilere karşı, Nisan 1914’te İstanbul’dan başlayarak, yaz aylarında Beşirî Mîdyat ve Cîzre’de devam eden bir soykırım harekatı başlatıldı. Asuriler, bu sürece “SAYFO (kılıçtan geçirme)” diyorlardı.
Süryani-Keldani soykırımı da aynı mekanizma tarafından bu kez Kürdistan’ın iç güneyinde gerçekleştirilecekti. Asur’lular ve Babil’liler ile (Mardin Mahalmilerinin kendilerini Akadlara dayandırmalarını hesaba katarak) Akadlardan kalma bu üç Hıristiyan kültürün ve diğer versiyonlarının tüketiliş öyküleri de son derece trajiktir. Bir dönemler üç görkemli imparatorluk (Akad, Babil, Asur) kültürünü yaşayan bu halklar, tarihin belki de ilk tüccar ve zanaatkar kavmiydiler. Kentle doğmuş, kentle büyümüşlerdi. Ticaret kolonilerini ilk kuranlardı. Güzel dokumanın ticaretini yapanlardı. Telkari zanaatının öncüleri, gümüşün ve altının en güzel işlemecileriydi. Ticari muhasebenin, binlerce tuğla tabletli mektubun yazıcılarıydı. Tarihin gurur veren yönü kadar hüzün veren bu yönleri hep iç içe var olageldi.

MAZLUM ERENCİ