Düşmüş, nitelik değiştirip tanınmaz hale gelmiş, itibarsızlaşmış hallere, Kürtçe’de “rüzgarda savrulan hafiflik” anlamında, “berba” veya “berbad”, Türkçe’de de “berbat” deniyor.

TC şu sıralar, had bilmezliği yüzünden tarihinin en derin “berbad”lıklarından birini yaşıyor.
Oysa, delik pabuçlu ayaklarını sürüyerek gelen varoş çocukları, yolun başında Amerika ve Avrupa’nın yardımıyla “askerlerin ayak altından kurtulmuş”lardı. Hatta, onların desteğiyle, darbe planlayan ve hayal eden generalleri de tutuklamışlardı.
İşte had bilmezlik bundan sonra başlıyordu. Amerika’nın verdiği gücü kendi güçleri sanarak basın, yayını avucuna almış, adliyeyi, Başbakanın “ben talimat verdim” diyeceği düzeyde ele geçirmiş, böylece ne oldumun delisi olarak, “iktidar gücü bende” demişlerdi.
Öbür yanda, milyarlık alış-verişler, ihaleler yapılıyor, “mahdumlar” milyon dolarlarla oynuyor, rüşvet söylemleri rüzgarlanıyor, ama her şey disiplin içinde “cep ile cepken arasında” temize havale ediliyordu.
Türk halkının arkalarında duran kesimi, ruhuna tirit suyu niyetine ırkçılık, şovenizm aşısıyla meşgul gibi, Çetin Altan’ın deyimiyle “şekerim işini bilen biliyor” yapıyor, kaymak çalanlar, “durmak yok, dünya devleti için yola devam” ediyorlardı.
Varoşların, kundura topuğu basık çocukları için “dünya devleti” olmak din, mezhep, cemaat, tarikat, ticaret paydasında Arap milliyetçiliğine kapak olmaktı. Kazanç vadilerinde  demokrasi, insani haklar, özürlük satıyor, Türk halkının sırtına basıp kendilerince fedai kesiliyor, “zalim diktatörlerle savaşa” giriyorlardı.
Sloganlar keskin, ama insanlık Kürdistan’da ayak altıydı. Türk halkı ise “şey sessizliğiyle” seyrediyordu. “Ben daha has ırkçıyım” söylemini “demokrat sosuna” batıran muhalefetin yandan desteğiyle Kürtler katlediliyordu.
“Çocuklarımızı öldürmeyin” diyen Kürt kadınları Şırnak, Diyarbakır, Batman cadde ve meydanlarında dövülerek kemikleri kırılıyor, televizyonları manzarayı yayımlıyor, “insan olan” kimileri, çekidek çıtlatarak keyfini çıkara çıkara seyrediyor, sonra sokakta linç edilecek Kürt aramaya çıkıyordu.  
Kürtler, Bingöl’de yapılan bir katliamdan sonra, “yeter” sesleriyle insanlığı aramaya çıkınca, Başbakan Recep Bey, “kadın da olsa, çocuk da olsa gözünün yaşına bakmayacağız” kükremesi duyulmuş, ertesi gün asker ve polisler biri birbuçuk, öteki altı yaşında iki çocuk olmak üzere, 12 kişiyi katletmişlerdi.
Keçileri dışarıya salan Ceylan Önkol, evin yanında roketle parçalanmış katili “meçhul”e gönderilmiş, Uğur Kaymaz’ın katilleri terfi ettirilmiş, Bulanık katilleri nadide emanet misali koruma altına alınmış, sonra Kürtler Roboskî’de topluca bombaya dizilmiş, o katillere de “buharlaştılar” muamelesi çekilmişti.
Arap kurtarıcılığına soyunanların parası çoktu. Çeçen, Afrikalı, Afgan işsizleri kiralık asker şeklinde El Kaideleştirerek Kuzey Afrika’ya sürüyorlardı. Libya’da, Tunus, Mısır’da iş tutan El Kaide, sonra Suriye’ye salınıyor, Kürt katliamında kullanılıyorlardı.
Bu ne olduğunu, nerede bulunduğunu bilmemek, yerini unutmak, yani “berbatlaşmak”tı.
Çünkü TC, NATO üyesiydi. Ordusu NATO’dan besleniyordu. Bu NATO Afganistan’da, “terörist” denilen El Kaide ile savaş halindeydi. Türk ordusunun bir birliği de orada, ama TC kuytu köşede, o Kürdistan Rojava’da (Suriye), NATO’ya madik atıyor, onun silahlarıyla El Kaide ortaklık kuruyordu.
Kaideciler yedirilip, içirildikten sonra Rojava’ya sevk ediliyor,  peşinden ambulans içinde silah göderiliyor, tank, topla takviye ediliyor, gerektiği zaman içeriden atışlarla (Serêkaniyê) destek veriliyordu.
Berbatlaşmaya, sonra Kürtlere “abi gel görüşelim” yapıyorlardı.
Rojava lideri Salih Muslim, görüşmeden sonra “kendilerine, yönetimimizi kuracağımızı söyledim” diyordu.
Bu tehditlerin boşa çıkarılmasıydı. “Elinden gelen kötülüğü yaptın, yoluna devam” demekti ki, ikinci kez berbatlaşmaydı.
Kürt lider Selahattin Demirtaş da “atı alan Üsküdarı geçti” diyerek, tehdide boş vermişliği tanımlıyordu.
Çünkü bunlar, gerçekten dünyayı algılayamıyorlar. Algılama yetenekleri, akıl bir yana gören gözleri olsaydı, Amerika’nın verdiği desteği kullanır kendi hallerinde olurlardı. Ama ne oldumun delisi oldular.
Kürtlere karşı da kardeşlik diye diye, yer yüzünün neresinde bir Kürt varsa onunla düşmanlık temeline oturttular.
Düşmanlık, akıllarının göze mil çektiği, kara bant olduğu için  hangi hak ve hukuka dayanarak olduğunu bilmeden, dünyanın neresinde Kürt varsa onun hayatına müdahaleyi, insaniyet görevi biliyorlar. Bu ezberle “Ber ba” oluyor, berbatlaşıyorlar.
Mısır’da olanlar, bambaşka bir berbatlaşma.
Mısır, “sen kim, neyin nesisin ve hangi hakla iç işlerime elini sokuyorsun” uyarılarına cevap alamayınca, yüzüne yalnız kapılarını değil, göklerini de kapatıyordu.
Yazık, El Kaide müteffiğiyle yuvarlanan bu şu “ber bad” hallere bakın siz!..