Ermeni halkının soyunu, sülbünü, nesli, nesebini kurutup, kökünü kazımak amacıyla başlatılan kırımın yüzüncü yılında, bütün dünyada bu halk anılıyor, yası tutuluyor. Ben de saygıyla eğiliyorum.
Onların kaybı, Kürtlerin yoksullaşmasıydı. Demire, taşa, ağaca şekil veren, doğanın estetiğini yaratan "Krivo"ydu, onlar. Kirvelerinden yoksun kaldılar.
Onların trajedilerini anlatmayacağım. Buna yerim de müsait değil. Vahşinin dehşeti ayandır, zaten. Nitekim Federal Almanya Cumhurbaşkanı Gauck, Berlin'de düzenlenen anma toplantısında barbarlığı şöyle özetliyordu:
"Fark gözetmeksizin, kadınlar ve erkekler, çocuklar ve yaşlılar zorla götürüldü, ölüm yürüyüşüne gönderildi, korumasız ve gıdasız bozkırlarda ve çöllerde bırakıldı, diri diri yakıldı, ölünceye dek kovalandı, öldürüldü ve vuruldu. Bu planlı ve hesaplı caniyane eylem, Ermenileri sadece bir sebepten dolayı vurdu: Ermeni oldukları için. Benzeri şey de aynı kaderi paylaşan Pontus Rumlarını, Asurileri ve Süryanileri de vurdu. Ermenilerin kaderi, 20. yüzyıla dehşet veren bir şekilde damgasını vuran toplu kıyım, etnik temizlik, tehcirler ve evet soykırım tarihi için bir örnektir."
Ermeni Soykırımı, 1900’lerin başı dünyasını kirleten ilk insanlık suçuydu. Fakat, sonuncusu değildir. Ermenilerden sonra Rumlar, Asuri ve Kürtlerin hayatı vahşetin çengeline takıldı. Ancak, "yer yüzünün avukatsız tek halkı" Kürtler olarak çıktı karşımıza. İnsanlar Kürt’ün kanına gözünü kapadı, feryadına, "hewar" sesine kulağını tıkadı.
Vicdanların da alınıp satıldığı bir dünyada, duyular hala Puntus (Karadeniz) Rum Soykırımı, ta başında Yunanistan tarafından tanındı. Amerika’da, anılarına heykel dikildi. İsveç ve Avustralya Asurilerin soykırıma uğradığını dünyaya haykırdı. Tanımaysa eğer Fransa, Belçika ve Yunanistan birer Asuri anıtı dikerek andı, onları…
Ama Kürt soykırımı, hala dünya gündeminde yoktur. Nasıl olsun ki. Değme Türk aydının beyin kapısından bile girmedi.1990’larda yazdığım "Kürt İsyanları" adındaki kitapta, Dêrsim örneğiyle, "Kürt isyanları yok, kırım seferlerini isyan yalanıyla sıvama ve soykırıma kılıf çekme var" temasını işlemiştim. Kemalizmin henüz devrimcilik sanıldığı dönemdi. Kürt dostu bir yayıncı, yine Kürt dostu olan bir yazarın itirazıyla karşıma çıkmış ve "…abimiz, bu görüş Devrimci Dêrsimlilerin isyancı ruhuna hakarettir diyor" diyerek, kitabı yayımlamaktan vazgeçmişti.
Ama aradan on yıl geçmeden Lahey'de, Uluslararası Ceza Mahkemesine soykırım suçu dilekçesi verilecekti. Gerçeklerin kabulü de zamanın ruhuna bağlıydı…
Oysa, 1920’den günüzüme uznan Türk belgeler, Kürt soykırımı suçunun kanıtlarıyla doludur. Türk Genelkurmayının 1970’de yayımlanan özel kitabında yer alan "Zilan deresi lebalep insan cesetleriyle doldu" cümlesi, tek başına soykırım suçu delilidir. Türk tarihinin 1920-1940 etabı ise bebek, ihtiyar, kadın ve erkek ayırımı gözetmeyen kitlesel Kürt kırımı mezarlığıdır.
Kürt diliyle eğitim, hala yasakla zincirlidir. Birleşmiş Milletler (BM) tanımına göre bu, soykırımdır. 1990’larda devlet eliyle binlerce köyün yakılıp yakılması, dört milyon kişinin köklerinden koparılıp, sürülmesi de BM tanımında soykırım …
Soykırım, devlet eliyle işlenmiş insanlık suçu, Türk büyükleri divanının pek çok baş kişisi ise, (tetikçi, planlayıcı ve komutan) katiller şenliğinin ödül avcısıydı. Ellerindeki Ermeni kanını gösteren kimileri Adana’da, Ankara, İstanbul ve İzmir’de talan ve hırsızlık zengini kesiliyor, torunları da günümüz Türk burjuvazisini temsil ediyordu. Bazı şair ve yazarlar ellerine bulaşmış Ermeni kanını kapı kulu olma yolu yapıyorlardı.
Arnavut Mehmet Akif Ersoy, ölüm teşkilatının adamı olarak İstiklal marşı ihalesini alıyor, Diyarbakırlı Kürt Ziya (Gökalp) Türk ırkçılığının esaslarını yazıyordu.
Soykırım sanığı olarak aranan, yakalanıp Malta adasına sürülenlerden pek çoğu, Atatürk’ün kadro adamı, (İstiklal mahkemeleri üyeleri, Milletvekili, Bakan, daha sonra Başbakan -Refik Saydam, Şükrü Saraçoğlu-) rejim bekçisi yazar, gazeteci oluyordu.
Kürdistan Muş, Van, Bitlis, Erzurum, Diyarbakır, Urfa, Antep’de kırımları koodine eden valiler ve yardımcı personel servet ve makamla ödüllendiriliyordu.
Dedesi Kürt kırımı planlayıcısı olan popüler tarihçi Murat Bardakçı, ödül sahiplerinden bazılarının adlarını sıralıyordu.
Bütün bunlar olurken, soykırım ruhu diri ama toplumda insanlık vicdanı ölüydü. Vicdanlar, katillere, tecavüzcülere, soyguncu ve talancılara, vatana hizmet aşkıyla moral veriyor, toplumun vicdanı medya, 1980’lerde olduğu gibi çetelere moral borazanı, insanlık ve ayıbı şeref belgesiydi.