
Küresel ölçekte değil, bölgesel ölçekte neler olduğuna biraz bakalım.
15 Temmuz gelip geçti. İdlib için belirlenen süre bitti. Aynı gün Suriye Dışişleri Bakanı Walid Muallim açıklama yapıyor, “Anlaşmanın eksiksiz bir şekilde yerine getirilmemesi halinde ordu birliklerimiz terörü kökünden sökmek için İdlib civarlarında hazır bekliyor” diyor.
Yani Suriye ordu birlikleri Nusra’nın İdlib’den çıkmaması durumunda o çok dillendirilen operasyonu gerçekleştirecek, vesselam.
Peki Nusra İdlib’den çıktı mı?
İşte burası muamma. İdlib çok kirli ve karanlık işlerin döndüğü bir bölge. Tam bir kapalı kutu. Ne tarafsız bir medya girebiliyor, ne de tarafsız bir uluslararası heyet. Aslında bunun sözünü eden de yok.
Diğer yandan alandan gelen bilgiler Nusra’nın bu bölgeden çıkmadığı yönünde. Çıkmadılar ama tam olarak neler dönüyor o da bilinmiyor. Alan üzerine resmi açıklamalar, varlığını yalan üzerine kurmuş Erdoğan’dan geliyor. Hal böyle olunca İdlib’deki gerçekler karanlıkta kalmaya devam ediyor.
Peki idlib neden bu kadar kapalı tutuluyor?
Şimdilerde bütün kirli pazarlıkların yapıldığı, kirli çamaşırların temizlenmeye verildiği yer İdlib de ondan dolayı kapalı tutuluyor.
Walid Muallim tehditlerde bulunup, şantaj yapsa da aslında öz gücüyle bir şey yapamayacağını herkesten iyi o biliyor.
Irak Dışişleri Bakanı ile Şam’da gerçekleşen görüşmenin bir yanı da, devlet iradelerinin halen olduğunu ortaya koymak, teröre karşı iki devletin zaferini ilan etmekti. Tabi söylediklerine kendileri de inanıyor mu başka bir soru işareti.
İşin gerçeği, Walid Muallim (Suriye Rejimi) işgal altında bulunan Cerablus’tan İdlib’e kadar ki bölgede hiçbir hükümde bulunamıyor. Ama beri tarafta Suriye’nin bağımsızlığından, teröre karşı zaferinden söz ederken, Fırat’ın doğusunda bulunan özerk yapıyı tehdit etmekten de geri durmuyor.
Fırat’ın doğusunda kurulan özerk yapı Suriye’nin en güvenlikli bölgesi. Bu güvenlikli bölge, DAİŞ, Nusra ve Türkiye destekli diğer çete gruplarına karşı Suriye’yi ayakta tutan yegane bölge. Türkiye’yi arkasına alan DAİŞ, Nusra ve diğer selefi gruplar Fırat’ın doğusunda bulunan “Suriye topraklarına” saldırdıklarında Suriye ordu birliklerinin esamesi okunmuyordu. Eğer Kuzey Suriye’de YPG-YPJ ve QSD güçleri olmamış olsaydı şimdi sadece İdlib değil, Suriye’nin büyük toprak parçasında çeteler cirit atıyor olacaktı. Suriye rejiminin, Suriye’nin devlet egemenliğinden söz etmesi bir yana, rejimin ayakta kalıyor olması bile büyük bir mucize sayılacaktı.
Peki tüm bu gerçeklere rağmen Suriye rejimi ne yapmaya çalışıyor?
Walid Muallim’in açıklamaları güçlü devlet görüntüsünden öte bir anlama sahip değildir. Suriye’nin, Rusya istemediği sürece İdlib’e operasyon yapacak gücü yoktur. Pazarlıklar kızışınca “artık güçlüyüz” mesajı verilmeye çalışılıyor. Eğer Suriye rejimi güçlü olsaydı, kendi öz gücüyle yapabilseydi zaten İdlib’e operasyon yapar, anlaşmaya da uymazdı. Ama dikkat edilirse anlaşmayı yapan da kendileri değil, Suriye adına Rusya’dır.
Diğer taraftan Fırat’ın doğusu denilerek, bir algı yaratılmaya çalışılıyor. Bu durum Rusya’nın ısıttığı bir durumdur. Çünkü Rusya; Suriye’nin paylaşımında elini güçlü tutmak istiyor. Muallim’in, Fırat’ın doğusundan söz ederken, ABD’ye gönderme yapması bundan dolayıdır. Oysa Fırat’ın doğusunda meşru bir güç var. Halkların ortak iradesi ve direnişiyle ortaya çıkmış bir güç. Bu güç dışarıdan buraya gelmiş bir güç de değil. Arap, Kürt, Türkmen, Asuri, Ermeni her kesimin kendisini içinde bulduğu meşru bir yönetim gücü.
Bu güç Suriye’nin selameti açısından aslında tarihi bir işlev de görüyor. Nasıl ki, geride kalan birkaç yıl içinde Suriye topraklarına saldıran çeteler burada büyük kırılma yaşayarak Suriye’yi tümden istila ve işgal etmemişlerse, bundan sonra da aynı şeyin olmayacağının hiçbir garantisi yoktur.
Suriye rejimi güney bölgelerinde Rusya ve ABD-İsrail anlaşması sonucu görece bir kontrol sağlayınca, her şeyin bittiğini, kendi öz gücüyle bu durumu ortaya çıkardığını sanıyor. Hem iç hem de dış kamuoyunda da böyle bir algı yaratmak istiyor. Oysa Suriye’nin her tarafında karanlıkta bekleyen on binlerce çete halen kendilerine doğacak günü bekliyor. Eğer söz konusu güçler arasında anlaşma sekteye uğrarsa, bir anda on binlerce silahlı çete mantar gibi bitebilir.
Bu karanlık tablo da ehemmiyet edilecek tek bölge Kuzey Suriye bölgesidir. Suriye rejimi açısından doğru olan, Kuzey Suriye bölgesi ile sorunu anayasal temelde diyalogla çözmektir. Özerk yapı; Suriye rejimini hem demokratik otorite anlamında hem de güvenlik açısından sağlama alacak önemli bir işleve sahiptir. Walid Muallim yaptığı tehditlerle aslında baltayı ayağına vurduğunun farkında bile değil.
Zira Erdoğan gibi pusuda bekleyen saldırgan bir siyasetçinin, Suriye’nin yanlış hamlelerinden pay çıkarmaya gitmemesi mümkün değildir. Eğer rejim Kuzey Suriye bölgelerine saldırı gibi bir yanlışın içine girerse bu Suriye açısından işlerin daha karmaşık hale gelmesi anlamına gelecektir. Çünkü bu bölgedeki güçler, çete güçleri gibi dışarıdan devşirilen, serseri mayın gibi ortaya çıkan ve bir anda ortadan kaybolup gidecek güçler değildir. Kanımca Muallim, çete grupları ile Kuzey Suriye savunma güçlerini karıştırıyor, aynı sanıyor. Böyle bir durum Suriye’de on yıllarca sürecek bir iç savaş anlamına gelecek ve Suriye bugün kabul etmediği özerklik yerine toprak açısından bölünmeyle karşı karşıya dahi gelebilir.
Ulus devletin merkezi iktidar ve zor zihniyetiyle yoğrulmuş bir iktidarın dönüşüm yaşaması ve gerçeklerle yüzleşmesi elbette ki zordur. Suriye rejiminin ülkenin yaşadığı bunca yıkıma rağmen halen dönüşüm yaşayamaması da bu zihniyetin sonucudur. O açıdan dil hep buyurgandır, emredicidir. Bu zihniyet ve dilden vazgeçmek tüm Suriye halkları açısından en hayırlısı olandır.