Aylardır devam eden, giderek tüm dünyaya yayılan virüs salgını şimdilik milyonlarca vakanın yaşanmışlığına, yüz bine yakın insanın ölümüne neden olmuş bulunmaktadır. Salgın sadece biyolojik ve fizyolojik olarak insani ve insan toplumsallığını etkilemiyor, aynı zamanda sosyal, kültürel, siyasal, ekonomik, sanatsal tüm faaliyetlerini dondurmuş bulunuyor. İnsanın dondurulmuş bu yapım ve yaratım faaliyetleri sonucu siyasal ve ekonomik kriz ile beraber çok yoğunca açlık, yoksulluk ve issizlik yaşanacak gibi. Kapitalist modernite ve onun kâra doymayan iktidarcı zihniyetinin neden olduğu bu salgın sonrasında bambaşka bir dünyaya uyanacağımız konusunda neredeyse herkes hem fikir. Ancak nasıl olacağına dair birbirinden farklı çokça teorem ve düşünce ileri sürülse de genel hatlarıyla bu düşünceler üç temel parametrede buluşuyor.
1- Emperyalizmin dijital totalitarizme yöneleceği.
2- Kapanmacı ulus devlete dönüleceği.
3- Anti-kapitalizm arayışları.
İnsanlık şimdi yol ayrımındadır. Ya barbarlık, ya demokrasi diyeceğiz. Ya küresel düzeyde demokratik, ekolojik, kadın özgürlükçü anlayışın siyasal sistemi. Ya da ulus devletin milliyetçi, dinci, cinsiyetçi ve bilimci girdabında ekolojik ve toplumsal kırımı yaşamaya devam edeceğiz. Anti-kapitalist alternatif mücadelemiz güçlü ve tüm dünyada örgütlü olmadığından devletçi sistemin kendi seçenekleri daha öne çıkıyor görünümündedir.
Ulus devletin içe kapanmacı histerisini fırsat bilen kapitalist modernite insanlığı teknolojik kuşatmayla esaret altına almanın arayışındadır.
Emperyalizm insan ötesi jeopolitik sürecin siyasal, askeri, sosyal ve kültürel değerlerini yeniden biçimlendirmek istiyor. Geleneksel coğrafyaya dayalı jeo-stratejik ve jeo-politik yaklaşımın yerini teknolojik üstünlüğe dayalı dijital hegemonya alıyor. İnsan ötesi bu jeopolitik sistem; insandan öte robot, algoritma, bilgisayar teknolojileri ile virüslere dayalı yeni bir uluslararası ilişkiyi gerektiriyor.
Devletli sistem sadece insanları değil, tekno-politik objeleri ve onların insanüstü fonksiyonlarına dayalı yeni bir sistemi bize dayatmanın siyasal projesi sahibidir. Bu projede askeri, siyasi, kültürel ve sosyal alanın kontrolü insanda değil, insanın yarattığı duygudan yoksun objelerde olacaktır. Patriotlardan S-400’lere, predatör (insansız hava aracı)’lerden uzaya fırlatılan uydulara, dronelerden sensörlere. Algoritmalardan dijital kameralara ve el telefonlarına dek birçok teknolojik araç herkesi, her zaman ve her yerde izlemek için devrede olacaklar. İki kutuplu dünyada devlet ajanlarının takibinde olan insanlık, artık dijital denetimin kuşatıcılığında ve kontrolü altında olsun isteniyor. Bu vesile ile insanları uydular ve el telefonları ile yakından izlemekle kalmıyor, sokak başlarındaki yüz tarama kameraları sayesinde insanların sağlık, siyasal, kültürel ve sosyal faaliyetlerini de denetimde tutmak istiyor. Kendisi için risk ve tehlikeli gördüklerini anında saf dışı ederken; hisler, duygular ve tercihler olsun istemiyor. İktidarı elinde bulunduran mutlak egemenin kodlaması ve şifreleri ile hareket eden, verilen emir ve talimatı yerine getirmekte bir an için tereddüt geçirmeyen dijital teknolojik araçlarla geleceğimiz karartılmak isteniyor.
Bu güvenlikçi konsept; küresel sermayeyi yapay zeka araçları ile hem güvencede tutmak, hem de yeni güvenlikçi yöntemleri ile toplumu ve bireyi araçsallaştırmayı öngörüyor. Küresel veya bölgesel savaşlar ve onun yıkıcılığı yerine sermayenin uluslararası dolaşımının güvenliği için teknolojik araçların mutlak hakimiyetinin stratejisidir bu.
“Vesayet savaşı” ya da ‘vekalet savaşları’ üzerinden yürütülen üçüncü dünya savaşında son dönemlerde yaşananlardan da görüleceği üzere; insan odaklı silahlı çatışma dinamiği yerine, askeri robotik savaşlara bırakacak. Aynen Star Wars filmlerinde olduğuna benzer İHA’lar havada, suda, hatta yer altında ‘düşman’ı ortadan kaldırmanın siyasal sistemi öngörülüyor. Egemenlikçi sistem daha çok hız, daha çok tempo ve daha çok mekan hakimiyeti için az maliyet, az risk çok kâr esasıyla hareket etmek istiyor. Bu nedenle moleküler ve nano boyutta otonom robotik araçların savaşları onlar için hayati önemdedir.
Önümüzdeki dönemde biyometrik bileziklerle her insanı her gün 24 saat izlemek isteyen sistem, biyolojik saldırı projesi ile bizi iknâ etmeye bakıyor. Vücut ısımızı, kalp atışımızı ve nabzımızı, ruh sağlımızı bu bilezikler sayesinde kontrol altında tutacağını söyleyerek, bizi prangalara razı olmayı dayatacaktır. Bu prangalar sayesinde devlet daha biz hasta olduğumuzu bilmeden, o bilme hakkını kendi bulacak, yapılması gerekenleri bize rağmen irademiz dışında yapma hakkını kendisinde görecektir. Bununla da kalmayacak nerede olduğunuzu, kimlerle ilişki içinde neler yaptığımızı, siyasal, sosyal ve kültürel aktivitelerimizi bilme hakkına sahip olacaktır.
Dijital denetim sistemi ile siyasi görüşümüzü, farklı olay ve gelişmeler karşısındaki tepkimizi, sevinç ve kızgınlığımızı gözleyecek, biz harekete geçmeden engellemenin tedbirine, hatta risk büyümeden ortadan kaldırmaya kalkışacaktır.
Koronavirüs salgını geçtiğinde, başka bir virüs dalgasından, ya da başka felaketlerden söz edecek, korku üreterek, kendisini ve güvenlik politikalarını olmazsa olmaz olarak bize dayayacaktır. Bu süreç kapitalizmin yapısal ve tarihsel krizi nedeni ile küresel düzeyde ağır travmalarla yaşanan sistem krizdir. Her krizde olduğu gibi bu krizde de fırsatlar söz konusudur. Yeter ki krizi doğru tanımlayabilir, kaynağını bilince çıkarabilir ve süreci doğru yönetebilirsek eğer, kriz çok daha büyük ve daha ağır yıkımlara yol açmadan ön alabiliriz.
Biz harekete geçmezsek doğayı tüketilecek, alınıp satılacak mal olarak gören kapitalist modernitenin insafına terk edersek hem doğayı, hem de insan toplumsallığını korunaksız ve güvencesiz bırakmış oluruz.