Yüreği pıt pıt atarak endişeyle açtı güvercin tüneğinin kapısını. Bütün güvercinler tünekleri üzerinde başlarını içlerine çekmiş bir halde uyukluyorlardı. Hep birlikte mırıltı ile inleme arası bir ses çıkarıyorlardı. Açık gagalarını tüneğin kapısına doğru uzatmış, sanki birini beklerken uykuya dalmışlardı. Süleyman, onları uykudan uyandırmak istemiyormuş gibi sessizce içeri girip tüneğin tel kapısını kapattı. Köşede bir tepside tepeleme istiflenmiş simitlerden birini alıp yere ufaladı. Bir süre sonra bütün güvercinler tünekten yere inip Süleyman’ın yere serdiği sofraya bağdaş kurdular. Süleyman, Akıtmalı’nın sofrada olmadığını fark ettiğinde heyecanla yüreği yerinden oynadı. Akıtmalı, dışarıya açılan tel kapının üzerindeki tel kafesli pencerenin üzerine konmuş, delirmiş gibi kafasını tel kefesin aralığından dışarıya çıkarıyor, gövdesiyle deliğe yükleniyor, gövdesini delikten dışarı çıkaramayacağını anlayınca geri çekilip yeniden olanca gövdesiyle tel kafesin bir başka deliğine yükleniyordu.

Sabahın alaca karanlığında fırından simit dolu tepsisini alıp köşeyi döndüğünde bir duvar dibinde rastlamıştı Akıtmalı’ya. Daha kanatları bedenine yapışık küçücük bir yavruydu. Bembeyazdı. Alnının ortasında siyah bir akıtma vardı. Yerden havalanmak için olanca gayretiyle kanatlarına yükleniyor, çok az havalandıktan sonra yerde düşüyor, denemekten vazgeçmiyor, tekrar tekrar aynı şeyi yapıyordu. Hiç kimse bu sıska yavru güvercinin Suriçi’nin en namlı taklacı güvercini olacağını tahmin bile edemezdi. 

Sabah, surların üzerinde güneş bütün kızıllığıyla yükselmeye başladı mı tünekten havalanır, akşam kızılı Surların öbür tarafından batarken arkasına birkaç güvercin takmış halde tüneğe geri dönerdi. Bu tünekteki bütün güvercinleri Akıtmalı getirmişti Süleyman’a. Aslında adı Süleyman değildi. Fakat güvercinlerle konuştuğu, kuşlar söylediklerini anlayıp istediği şeyleri yaptıkları için annesi ona Süleyman demişti. Oğlu kuşlarla konuşabiliyordu, tıpkı Hz. Süleyman gibi. Akşamdan sabaha gözüne uyku girmezdi Süleyman’ın, Akıtmalı’yı özlerdi. Çok düşkündü göklere, özgürlüğüne akıtmalı. Süleyman daha gün doğmadan kalkar, fırından simit tepsisini doldurup Suriçi’nin dar sokaklarını sesiyle inletmeden önce tüneğe uğrar ve Akıtmalı’yı göğün yüzüne salardı. Gökyüzünde taklalar atarak kaybolana kadar hayranlıkla izlerdi. 

Evleri hendeklerin dışında, ana caddeye yakındı. Fırına geç kalmıştı o gün. Damdaki güvercinlere uğramadan fırına gidip simitlerini aldıktan sonra güvercinlerin yanına çıktığı anda kızılca kıyamet kopmuştu. Kıyamet susup damdan eve indiğinde evin duvarları mermilerle delik deşikti. Salonun orta yerinde bir top mermisinin dumanı tütüyordu. Annesi ve kardeşlerini evden çıkarıp hendeklerin arkasındaki komşularının evine sığındılar. Simit tepsisi, güvercinleri ama en çok da canının parçası Akıtmalı hendeklerin dışında kalmıştı. Sokağa çıkma yasağı uzadıkça uzamış, güvercinleri o damda kurşunların altında aç susuz kalmıştı. Eğer Akıtmalı’yı götürebilmiş olsaydı o toplayıp getirebilirdi tüm güvercinleri barikatların arkasına. 

Bir sabah gün ağarmadan hemen önce sessizce komşularının evinden dışarı süzülmüş, hendekleri geçip, yüzü kara maskelerle kapalı karanlık adamların arasından süzülüp güvercinlerine ulaşmıştı. tepsideki simitlerin tümünü yere ufaladıktan sonra Akıtmalı’yı alıp damın ucuna yürüdü. Kollarını açıp Akıtmalı’yı göğün yüzüne saldı. Akıtmalı bir ok gibi göğün derinliklerine doğru havalandı. Tek bir el silah sesi duyuldu. Akıtmalı bir taş parçası gibi göğün yüzünden aşağıya doğru düştü. İkinci bir el silah sesi duyuldu. "Keskin nişancı” dedi içinden Süleyman. Süleyman vücudunu acıyla içine katlayıp usulca yere uzandı. Tünekteki bütün güvercinler havalandı göğün yüzüne doğru. Hendeklerin dışındaki mevzilerden uzanan uzun namlulu silahlardaki bütün mermiler boşaldı göğün yüzüne doğru.