Erdoğan’ın sonunu hazırladığını aylar önce yazmıştım.

Diyarbekir’i, "ayaklar altına" almayı başaramadı.
"Kürtçe" konuşan adamlara televizyon kurdurdu, olmadı.
Barzani’yi Diyarbekir’e davet ederek, rafine bir hile ile "siyasi kuşatma"da bulunmak istedi, olmadı.
Şivan’ı Diyarbekir’e davet ederek, onu da kendisini de "rezil rüsva" eyledi.
Ensarioğlu’nu Büyükşehir Belediyesine aday göstererek, onu Diyarbekir’e "kolonyal vezir" aday adayı tayin etti.
Ensariğlu’nun Türk cephesinde sonunu getirdi.
Her defasında "can havliyle" politika yaptı; tutmadı.
Anlamadığı şey, Türkiye’de Kürdistan’a derman bulunamayacağıydı.
Kürdistan sorunsa; çözüm de Kürdistan olacaktı; bunu hiç kavramadı.
Kürdistan’ın toplumsal coğrafyasına tamamen yabancıydı; "Kolonyal Mühendis" olmak istedi; Kürt halkı onun uzanan elinin baş parmağının "kolonyal tetikte" olduğunu hemen anladı.
Romantik takındı olmadı.
Hanımı Emine hanımı yanına alarak, onun gözyaşlarını  Kürtçe söylenen şarkılara meze etti. Bu hiç tutmadı. "Kürt kökenli" hanımını gözyaşlarına boğduğunda, onbinlerce Kürt annesinin "gözyaşları" kurumuştu. Bunları unuttu.
Kürtler’e karşı sürekli "hile politika" üreten bu adam, fazla tutunamazdı.
Ancak, Kürdistan Sorunu’nda yalnız değildi.
Kürdistan’ın bağımsızlığına taraf olan bir gücün olmadığı Türkiye’de, Erdoğan elbette ayakta durabilirdi.
Ankara Cumhuriyeti’nin ömrünü kısaltan Kürdistan’daki mücadele, Erdoğan’ı geride bırakabilecek bir gücün iktidara el koymasına yol açabilirdi.
Ecevit, Demirel, Çiller ve Mesut Yılmaz’ı tüketen Kürdistan’dı.
Siyaset rasathanesi, Erdoğan’ın 30 Mart seçimlerinde Kürdistan’dan kovulacağına işaret ediyordu.
Son ortaya çıkan "yolsuzluk operasyonları"yla birlikte, Erdoğan "Cumhurbaşkanlığı" dalına tutunmak için mücadele etmektedir.
Geç bir hamle.
Gülen Cemaati’nin hakimlerini tanıyordu.
Polis teşkilatındaki adamlarını da.
Onlara onyılı aşkın maaş veren AKP Hükümeti, Gülen Hamlesi’nden sonra, "hile hurda"ya karıştığı iddialarıyla onları görevden aldı, ya da sürgün etti.
Ancak unutulan, Türkiye’deki "kavga"ya uluslararası aktörlerin karıştığıdır. Bundan dolayı da Erdoğan "Türkiye bir muz Cuhuriyeti değildir" dedi.
ABD’den gelen yorumlarda, AKP’nin yerel seçimlerde "İstanbul ve Ankara gibi şehirleri kaybedebileceği" (Henri Berkley) iddia edildi.
Frankfurter Rundschau’dan F. Nordhausen mevcut kavgayı: "Türkiye’deki İslam Eliti’nin iktidar savaşı" olarak tanımlıyor.
Kılıçlar çekildi.
Savaş, ilahiler eşliğinde devam ediyor.
Gülen, "ABD rehinesi" ve şimdilik, son olarak transa girdi.
Bir kutupta, histerik çığlıklarla Erdoğan’a "hodri meydan" diyen Gülen var.
Diğer taraftan, polis ve yürütme gücüyle, Gülen’in bürokratik ve mali kaynaklarını kurutmak için, şimdilik copa başvuran Erdoğan hamlesi başlatıldı.
İçiçe iki iktidar; biribirini dıştalayarak, ilerliyorlar.
"Kürdistan Fobisi" ikinci plana düştü diyenler var.
Değil.
Şimdiye dek içiçe duran bu iki ortak iktidarı birarada tutan da, bu savaşın eşiğine getiren de, kendisine çözüm arayan Kürdistan’dır.
Erdoğan sahnesinin başında, sonunda da kurtuluş doğru ilerleyen Kürdistan var.
Eğer Kürdistan "mutlak kopsaydı", onları birarada tutacak o "kolonyal çimento" da olmayacaktı.
Eğer Kürdistan kendisi için bir çözüme ulaşsaydı, Türkiye de  bir nebze olsa kendi sorunlarıyla uğraşabilecek kadar nefes alabilirdi.
Öyle olmayınca da, hep böylesi "tarihi kaza"lar oldu.
Önerim: Daha herşey geç değilken: Erdoğan ve Gülen biraraya gelsinler. Sonra Sultanahmet Camii'nde bir ayinde, tanrı katına çıkıp, Kürdistan’dan feragat ettiklerini beyan etsin; kucaklaşıp hem camiden hem de Kürdistan’dan çekilip gitsinler.